29 Haziran 2013 Cumartesi

POLİS-DESTAN-PRİM

Başbakanımız, Gezi olaylarında polisin "destan" yazdığını söyledi... Ardından bu olaylarda 48 saate yakın durup dinlenmeksizin görev yapan emniyet mensuplarına da prim haberi geldi...
Genel anlamda her başarıyı ödüllendirmek kadar güzel bir eylem ve motivasyon olamaz. Buraya kadar her şey güzel... Ancak düşündüren kısımlar var... Mesele ödül ve cezada değil mesele mantık ile bakış açısında...
Bir önlem türü var; olayı ve olayları kaba kuvvetle, orantılı veya orantısız şiddetle engellemek.
Bir de zekayı kullanıp küçük bir kıvılcım halindeki olayı tatlı dille empati kurarak büyümeden çözmek. Örneğin G.Saray'ın şampiyonluğunda Bağdat Caddesi'ne girip kutlama yapmak isteyenlere karşı polisin üçlü çektirerek çözüm getirmesi gibi.
Bir de işin ilginç yanı "destan yazıldı" diye tabir edilen olaya verilen primin ölçüsü... Bana göre destan kolay yazılan ve maddiyatla ölçülen bir olgu değil. Hele hele 800 TL ile 1400 TL arasında hiç değil...
Yazık...
Hem DESTAN sözcüğüne...
Hem o değer gibi görünen başarının maddiyata çevrilmesine...

23 Haziran 2013 Pazar

GEZİ TARTIŞMASI

İşten biraz geç çıktım... Talimhane'den fünikülere doğru yürüyorum... Ev Üsküdar'da...
19.00'da Taksim Dayanışması'nın karanfilli çağrısı ve GEZİ ile başlayan sonrasında çok farklı bir noktaya giden acı olayların anması hatırlatması var... Meydana doğru yaklaştığımda gergin günlerin aksine Taksim'in alışılagelen cumartesi kalabalığını andıran telaşı var gibi. Keşke öyle olsa...
Meydana girişteyim sağ tarafta yaklaşık 15 gün boyuncu ÇAPULCULAR'dan çok çekmiş (!) ve çektirmiş kolluk kuvvetleri dikilmiş. Görüntü kendi hallerinde gibi ama hissedilen ve hissettirilen tetikte.. Duran Adam'ın sembolleştiği ve insanların nöbetleşe durur hale geldiği fünikülere doğru adımladıkça kalabalık artıyor yüksek tansiyon hissediliyor. Ve herkesin bildiği ve hep bir ağızdan söylediği "BU DAHA BAŞLANGIÇ MÜCADELEYE DEVAM" dillerde... Dikkatimi ellerini yumruk yapmış yanında eşi ve kızı olduğunu tahmin ettiğim amca çekiyor. Öyle içten ve inanmış bir şekilde söylüyor ki dikkat çekmemesi mümkün değil. Emekli memur havasında. Saçları hem biraz dökülmüş hem de hafif beyazlamış. Ama amca tüm olumsuzluklara rağmen inancını ve direncini kaybetmemiş. Gençlik yıllarından pasajlar sunar gibi...
Hava güzel, gaza gelecek bir durum da yok gibi...
O sırada bir yandan da Bebişimle konuşuyorum... Ben ona Taksim'i direnişi dinletiyorum ne tesadüf ki o da bana canlı seyrettiği ve benim içinde olduğum ÇAPULCULARIN direnişini dinletiyor.
Ancak gelip giderken sürekli kontrol ettiğim ve önüne şerit çekilip polislerin nöbete dikildiği Gezi Parkı'nın girişi ana baba günü... Dikkat çeken durum ise ÇAPULCULARLA polis burun buruna... Büyük bir risk arz ediyor. Ne kadar gerçek (TDK'ye göre değil) ÇAPULCULAR mantıklı, sakin, saygılı görünse de herkes ÇAPULCU değil ki... Araya sızıp ÇAPULCULAR'ı ÇAMURCULAR haline getirmek isteyen çok... 
Neyse metro girişine doğru yöneliyorum, merdivenlerdeyim ve onlarca ÇAPULCU yukarı çıkıyor... Yabancısı, orta hallisi genci alkışlarla direniş içindeki halkla fiziğini, sesini ve hazır olan psikolojisini bütünleştirmek üzere...
Fünikülerle gidiş sakin..
Sonra Kabataş iskelesi ve motor...
İskeleden çıktık... Herkes yorgun argın iş dönüşünde ve biraz da dalgın.
Motorun orta yerinde cam kenarında, Boğaziçi Köprüsü görüş alanımda...
Arkadan yükselen cılız sesler bir anda hiddetlenmekte.
Dalmak üzere olan motor ahalisinin dikkati de o bölüme yönelmekte.
İşte başını ve sonunu bilmediğim orta yerinden tuttuğum tartışmanın içeriği.
Motorun sağ tarafındaki bölümde karşılıklı 6'şar kişilik bölümlerde 5 kişi oturmakta. Bir tarafta 3, karşısında 2 kişi var. Onun hemen önündeki bölümde bir genç ve elinde gazete. Arkadaki ağabeylerden birisi "Sanane" diyor ve devam ediyor:
"Ben senin hangi gazeteyi okuduğuna, giyimine kuşamına karışıyor muyum!.. Biz 3 kişi kendi aramızda konuşuyoruz. Sana ne oluyor"
Genç nasıl bir müdahalede bulundu bilinmez ama tahmin edilir türden... Arkadaki abiler ÇAPULCULAR'ın eylemini eleştiriyor, Tayyip Erdoğan'a destek veren yorumlarda bulunuyor...
Direnişçi genç ise "Özür dilerim abi saygı duyuyorum" diyor ama diğer taraftan da "YANLIŞ" diye kendi düşüncesinin ve direnişinin doğruluğunu empoze etmek istiyor.
Tabii ki olay Gezi Parkı olayları, Taksim'de kıvılcımlanan ve dünyayı etkisi altına alan ateşli eylem ve eylemler...
Yandan bir abla "Tamam uzatmayın" diyor 7-8 dakika süren Kabataş-Üsküdar hattı motorunda da  ötekileşme yaşanmasını istemiyor.
 Ardından tartışmayı yaşayan ağabeyin yanındaki ağabey haftaların birikimini ve Gezi Parkı olaylarının kendisinde, ailesinde bıraktığı etkiyi anlatmak istiyor. Konferans edasında başlıyor anlatmaya:
"Arkadaşım ben işçiyim, ameleyim. Bildiğin amele. Hamalım. Sırtımda yük taşırım. Günlük yevmiyem 70 TL."
Tartışmaya sebep olan genç araya girip sözünü keserek: "Abi ben de işçiyim"
Ardından ağabey kaldığı yerden devam ediyor:
"Ver bana 100 TL susayım... Bu olaylar çıktığından beri evime ekmek götüremez oldum. İş yok. Bu ay kiramı veremedim. Bana ne Tayyip'ten bana de Kılıçdaroğlu'ndan. Onların bana bir faydası yok. Ben işime gücüme bakıyorum. Sen de bana saygı duyacaksın ben de sana saygı duyacağım. Hesap sorulacak yer de burası değil. Herkes sandığa gider hesaplaşır. Ben Vanlıyım. Van'dan gelmişim buraya ekmeğimin peşine. İki tane çocuğum var. Ne yapayım ben."
NOKTA.
Ağabey kendi dünyasına göre olayı özetliyor. Geçmişi değil anı sorguluyor ve bunun kendisine verdiği zararı ifade ediyor.
Sistemle, düzenle ve onun 2 çocukla o halde mücadele vermesinde etkisi olan bugünün ve dünün iktidarı ve yapısıyla ilgilenmiyor ilgilenemiyor veya ilgilendirilmiyor. O bugün eve eli dolu mu boş mu gidiyor ona bakıyor. Çünkü eve gittiğinde  çay şeker ve yiyecek bekleyen eşine, çocuklarına "Demokratik hak, hukuk, eylem, düşünce özgürlüğü, ÇAPULCU, vandalizm, Gezi Parkı, ağaç, diktatörlük" demesi bir şey ifade etmiyor.
İki oturumda başlayan tartışma diğer oturumlara da yayılıyor. Herkes içinde biriktirdiği ve dışa vurmak istediği düşüncelerini dile getiriyor. Önde oturanların bazıları olay bölgesine yaklaşıyor "Benim de bir sözüm var" edasında tartışmaya katılıyor.
Her geçen dakika birbirinden özür dileyen ve saygı isteyenlerin tartışması farklı ve can sıkıcı boyutlara gittiği için yerimden kalkıyorum ve motorun önüne geçiyorum...
Sonrası mı?
HERKES KENDİNE GÖRE HAKLI...
TAVA DA TENCERE DE PENCERE DE FARKLI...
LÜTFEN DÜŞÜNCELERE, İSTEKLERE BİRAZ SAYGI...
HİDDETLİ, GAZLI BİR FRENLE YARINLARDA OLMAMALI KAYGI...



19 Haziran 2013 Çarşamba

GEZİ-YORUM

Dünya ve çağa yön veren büyük olaylar küçük gibi görülen eylem ve söylemlerle başlamıştır...
Derinine inilemeyen sadece sonuç üzerinden bakılarak alınan önlemler "büyük baş"ları ağrıtmıştır...
Tek bir ağaç önce bir bahçeye sonra bir parka, daha sonra da balta girmiş ama yok edilememiş Cumhuriyet, Demokrasi ve Gezi Ormanları'na dönüşmüş olabilir...
"Yılanın başını küçükken ezeceksin" der atasözü ama neden başı ezilir. O da ekosistemde yerini almış, sırası ve zamanı geldiğinde rolünü herkes gibi oynama hakkına sahip değil midir?
Evet bir elin parmakları kadar olan insan toplulukları öyle bir an ve durum gelir ki mahalleyi, semti, şehri, ülkeyi ve dünyayı peşine takabilir...
Fiziksel, siyasal, ideolojik olmayan ama sonrasında bunları da içinde barındırmak zorunda bırakılan düşünceler o tek bir ağacın damarlarından filiz olarak kendini verir... Sarmaşık gibi gençliğini, yaşlısını ve gencini sarar sarmalar... Engel tanımaz. Önü kesilir o kendi yolunu bulur ve ilerler...
Ağaç nefestir ama "gaza" gelip "Ortadoğu'yu kurtaran adam" kimliğini ve baş aktörü olmayı kendinde görenler vizyona girmemiş sadece dış güçlerin senaryosu olarak kalmış taslağın parçası olmaktan öteye gidemez.
Hukuksuzluk varsa bunu çözecek olan hukuktur (Tabii o da varsa vardır ama tarafsızsa, birilerinin etki ve güdümüne girmemişse)...
Ancak sen hukuğu tanımaz ve kendi adaletini hem de kolluk güçlerinle kendin sağlamaya kalkarsan halk da kendi adalet sistemini tıpkı tabiat ana veya baba gibi kurar.
Yazın sıcaktan kaçmak için gölge ararsın... Betonarmeler serinletmez kandırır. Teknolojiyle gelen klimalar hastalandırır. Her şeyin doğalı makbuldür. Tıpkı doğal hareketler ve eylemler gibi...
O ağaçlar kimi zaman için için ağlar, sızlar ama derdini dökemez... Çünkü kurşun kalem olmuştur bedeni. Ne yazsa silerler... Kağıt olur yakarlar... Anlaşılamadığı belirtilip "ODUN" bile yapılır. Oysa kim odundur veya kalastır tartışılır...
Ağaçlar ağaç olalı böyle bir önemsenme, benimsenme ve korunma görmemiştir.
Yüzüklerin Efendisi'nde bile dünya düzenine isyanın ormansal savaşı verilmiştir.
Ama Gezi'de ağaçlı yolda sadece mesele ağaç olmaktan çok çok öteye gitmiştir.
Bunu böyle görenler de birilerinin hedefi haline getirilip "Alabora" edilmek istenmiştir.
İlk gün göremeyenler, ikinci gün işitemeyenler, üçüncü gün acıyı hissedemeyenler, dördüncü gün halkın tatlı isyanını tadamayanlar beşinci gün yine göremeyenler, altıncı gün yine işitemeyenler, yedinci gün katlanan acıyı yine hissedemeyenler üç-beş maymunu bile üzmüşlerdir. Çünkü maymunlar hayatlarının geçtiği ve ordan oraya ZIP-LA ZIP-LA yaptıkları o ağaç dallarına haksızlık edildiğini MUZ yemeyerek göstermiştir, DİRENmiştir. Öyle ki Penguenler'e belgesel çekimlerinin arasında reklam arası bile olmaya razı gelmişlerdir...
Sabah sabah yaptığı insanlık dışı müdahale ile "KIRMIZI" alarm veren, adamın asabını bozanlar günler sonrasında bunu "Evet hata yapılmıştır AMA" diyerek hatanın büyüğünü ÇAPULCULAR'a yüklemeleri hatanın en büyüğü olmuştur.
Adı üstünde ÇAPULCU... İdeoloji yok, bilgi yok, kültür yok, her kesimden topluluk çok. Ancak o ÇAPULCU denilen halk ilköğrenim, orta ve lisenin ardından HALK ÜNİVERSİTESİNİ okumuş, gece gündüz sokaklarda kalmış, lambalar altında ampulleri patlatmış ve ORANTISIZ ZEKASIYLA MASTERINI YAPMIŞTIR. Mezuniyet töreni ise ÇADIR TİYATROSU'na dönüştürülmek istenmiştir.
En tepeden bakıldığında ise saf, temiz ve doğayı korumak adına yapılan bu eylem DIŞ güçlerin BÜYÜK OYUNU olarak değerlendirilmiştir. Hatta senaryo üstüne senaryo yazılmış ve bunlar da bu sürecin iktidar açısından 1. gücü olan belgesel kuşaklarının konulu haline dönüştürülmüştür. Ancak sosyal patlama, iletişim ve bütünleşme birilerinin BELASI haline gelmiştir...
Demeç üstüne demeç verme "BEN YAPTIM OLDU, OLUR" söylemi tencere tavaya sonra da toplumsal havaya melodi olmuştur.
Sadece bir ÖZÜR çok görülmüş üstüne tuz biber ekilmiş "bu çapulcular devrim yapacak" düşüncesi GAZA getirmiştir. Oysa "EVET HATA YAPILMIŞTIR. YÜZDE ELLİMDEN DEĞİL AMA O BİNDE BİRİMDEN ÖZÜR DİLERİM" dense sandıklar ampul olur voltajı da yüzde 60-70'i bile bulabilirmiş...
Ancak en tepeden herkesi görmesi temsil etmesi ve hizmet vermesi gereken ötekileşmiş hırsı, korkusu ve endişesi aklının önüne geçmiş görmek istediği milyonları önüne dizmiştir. Sonrasında da ağaçsız kuru ve yavan yollardı "beraber yürüdük" naraları atmıştır. Evet ASLA YALNIZ YÜRÜMEYECEKSİN ama bir DURUŞ DA GÖSTERECEKSİN.
ÇAPULCU da olsan o yorgunlukları, tüm tacizleri, ilaçlı suyu, biberi gazı DURARAK birilerine  sindirtteceksin.
Tek başına meydanda ATA-TÜRK-İYESİ'NE bakarken ilk etapta üzülecek ancak sonrasında arkanda milyonların durduğunu hissedeceksin...
ERDEM'li olmak, GÜNDÜZ'ü ve geceyi birbirine katmak, seni bir kaşık gazda boğmak isteyenleri ise çaresiz bırakmak, bitti gitti gözüyle bakılan Türk gençliğini uykusundan uyandırmak BÜYÜK OYUN...
İstanbul GEZİ'de vizyona girdi, tüm Türkiye'yi sokak sinemalarına döktü, dünyanın OSCAR'ını aldı.
Yalnız doğaçlama oluşan ve hala birilerinin doğaçlama olduğunun farkına varamadığı bu BÜYÜK OYUN'un bir isteği dileği ve katiyeni vardı.
BU FİLM AVM'lerde izlenmemeliydi, oraya ticari bir meta unsunu olarak hapsedilmemeliydi. Ve öyle de oldu...
İYİ SEYİRLER...