20 Şubat 2009 Cuma

YURDUM İNSANI

Urfalı'nın biri mezarında yatan babasını ziyaret ediyor:
Babo nasısan, eyimisen?
Gene Fatihayı gaptın, keyfin yerinde.
Oraları bilmem amma...
Buraları bura olmaktan çıhmış gayri.
Mezarıydan galksan, gafayı yersen.
Öldüğüye sevinirsen...
Sıra geceleri bitti artık.
Şindi Bitliste beş minare de yok.
Hasangalasında caketim de galmamış.
Hem Urfa dağlarında ceylanlar da gezmiy.
Herkes: Şak-şuka, şaka da - şuka söylüy...

**
Ne mırranın, ne de gayfenin dadı galdı,
Gayfenin neslisi çıkmış, südü de içinde.
Gaçak çay da hepden gaçak olmuş,
Sallama içiyler..
**
Ahhh.. Şu gavur icadı televizyon yokmu?
Tam üç tene eve aldım, gene de acans dinliyemiyem.
Gumasının yüzünden gocasından ayrılan böyük gız,
Yaseminin penceresinden bakmazsa göremiymiş.
Öbür oğlan Gurtlar Vadisi.
Hele o güççüğü yokmu ?
Sen görmedin.
Saçını hep Amerikan kesdiren,
Gözü , gulağı oynuy namıssızın.
Acun Firarda diy, başka bişey demiy
Turizm dersine eyi geliymiş.
Valla yalan, Mahsadı çıbıldak garılara baha...
Torunun Şehmuzla iftihar etmelisen,
Aletirik Mehendisi çıktı.
İş bulamadı, galdırım mehendisiyem diy.
Galdırım da yok ya, çamırlarda debeleniy, duruy...
**
Babo bi de telefon çıkmış, minnacık.
Şalvarın cebine on tene sığar şerefsizim.
Tele-fon amma teli,meli yok.
Eyi bişey de çok yalan söylüy.
Ben Siloyu tarlada görüyem,
Aradığın gişiye ulaşılmıy diy.
Ancaaa foturaf bilem çekiy vallaha...
Bu cümma rühuya hatim indirecektik;
Mevlüt Hoca nazlanıy, boğazı ağrıymış.
Yoh gendini üçaylara hazırlıymış...
Eve iki tene CD göndermiş,
Bunuyla gırk hatim iner demiş.
Eh.. Sen de bunuyla idare edersiy.
Dünya işleri bitmiy.
Şindi bana müsade;
Aşağı kepir tarlaya gidiyim.
Golf oynuyacağım da...

NOT: Berrin teşekkür ederim canım...

30 Ocak 2009 Cuma

MEÇKA ENGİN

Aklıma geldikçe hala güldüğüm bir ağabeyin anısını anlatayım... Normalde herkesin başına gelebilir belki ama bu kadar uzun sürmesi şaşırtıcı... Buyrun kahkahaya...
Meçka (Bulgarca'da ayı, Yunanca'da vatansever anlamına geliyormuş) Engin otobüsle giderken Bolu Dağı'nda verilen molada hemen tuvalete koşar. Çok sıkışmıştır. Hemen boş bir kabin bulup kendini oraya atar. Tam oturduğu sırada yan kabinden bir ses gelir...
-Merhaba...
Bir yandan sıkıntısını gidermeye çalışan Meçka Engin şaşkın bir şekilde "Merhaba" der.
-Nasılsın...
Şaşkınlık haliyle "Sağol iyiyim, sen nasılsın" der.

-Ne yapıyorsun...
Meçka Engin tuvalette ne yaptığını bildiğini düşünerek soruyu değişik cevaplar "Ben İstanbul'dan Ankara'ya gidiyorum. Sen nereye gidiyorsun?" yanıtını verir...
Meçka Engin cevap beklerken hiç ummadığı bir konuşma duyar:
- Hayatım telefonu kapatıyorum, yandaki tuvalette bir gerizekalı var. Sana sorduğum sorulara yanıt verip duruyor. Ben seni sonra ararım...

27 Ocak 2009 Salı

DERSLİK

Aranızda Müslüman olan var mı? Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve yüksek sesle cami cemaatine sorar:
“Aranızda müslüman olan var mı?”
Korkudan kimse bir şey diyemez. Bir müddet sonra yaşlı bir adam ayağa kalkar ve “Ben müslümanım” der. Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar. Adam dışarıdaki inek sürüsünü gösterip:
“Amca, şunları kurban edicem, ben beceremem, yardım eder misin?” der. Yaşlı adam bayağı bir hayvanı kestikten sonra “Ben yoruldum, artık başka birini bul” der. Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer ve cemaate yüksek sesle tekrar sorar:
“Aranızda başka müslüman var mı, varsa yanıma gelsin?”
Az önce giden yaşlı adamın doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar.
İmam: "Ula bağa ne bakıp duraysunuz uşaklar? İki rekat namaz kildurduk diye müslüman mı olduk? Yüce İsa hepimizi korusun”

NOT: Fıkrayı gönderen Burcu'ya teşekkür...

29 Aralık 2008 Pazartesi

ISSIZ AdaM

Aslında film anlatmayı sevmiyorum, izlemeyi tavsiye ediyorum. İşte Issız Adam da onlardan birisi... Her ne kadar genel anlamda eleştirilecek konu çok olsa da genel anlamda çok güzel ve etkileyici bir duygusal yapıt. Tıpkı Babam ve Oğlum'da olduğu gibi. Yine Türk insanının duygusal yapısı fazlasıyla yakalanmış ama dozunda bırakılmış. Erkek genellemesi bazında çok basite indirgenmiş ve duygusuz ve sadece cinsellik ön planda tutulmuş. Belli bir amaç seçilmiş, ve "Hepiniz böylesiniz" düşüncesindeki acılı bayanlara fazlasıyla prim verilmiş. Bu kadar abartılmamalı ve bence biraz sonda yüklenen duygusallığın temeline veya psikopat olmasına neden olan sebeblere inilse daha güzel olabilirdi. Haaa burada tabii şunu da unutmamak gerek: Herşeyi ben verirsem siz (izleyici) düşünmezsiniz mantığı da olabilir. Saygı duyulmalı...
Fazla dozdaki Taksim'in insan hayatını nasıl sıradanlaştırdığı, duygusuz bir hayvani varlığa dönüştürdüğü çok güzel anlatılmış... Ancak bunu kırmak için Beyoğlu Denizi'ne bir de ADA empoze edilmiş. Bu ADA aslında herkesin demir atmak istediği ve ömürlük bir hayatın son bulacağı bir ADA. Eğlence okyanusunda boğulan birisinin sığınabileceği, tutunabileceği ve kulaç atmayı bırakabileceği çok güzel bir olanak. Bu olanağın farkına varılıyor ve dünyası haline getirdiği cinsel amacı uğruna mücadele veriliyor... Buna rağmen Ada'nın verdiği çok güzel bir mesajla kıymeti anlamış görünüyor ama MAVİ TELAŞ'ı önce MAVİ sonra da TELAŞSIZ görmek isteyen bir kişilik bir anda TELAŞ'ı tercih edip ADA'yı haklı çıkarıyor...
Ancak sonrasında koca bir okyanusta bulunması çok zor olan bu ADA'nın kıymeti maalesef en güzel mevsiminde bilinmiyor...
İşin garip yani para, pul sahibi olmanın değil duygulu bir insan olmanın önemi vurgulanıyor... Aileyle bağları kopmuş, bir tane arkadaşının telefon açmadığı veya bir arkadaşının bile olmadığının hissettirilmesi sanırım ISSIZ ADAM başlığını açmak adına yapılan bir yalnızlaştırma olsa gerek. O kadar derine inilirse herkesin kendi çapında bir yalnızlığı iç dünyası vardır...
Bir erkek olarak ALPler'den bir ER'i savunmak bana düşmez (savunmayı da istemem) ama o insanı bu duruma getiren nedenler de biraz irdelense sondaki gözyaşları boşa akmazdı sanırım...
Anlatmıcam dedim ama fazlasıyla abarttım. İzlemeyenlerden özür dilerim...
Sonunu da şöyle bağlayayım: HAYAT DENİZİNDE ALLAH HERKESE BİR ADA NASİP ETSİN... AMA KIYMET BİLENLERE...

19 Aralık 2008 Cuma

ÖZÜR Dİ-LE-Mİ-YO-RUM

Özür dilemek... Basit anlamıyla bir insanın hatasını kabul etmesi anlamına gelir... Şimdi bizim toplum veya sözüm ona, AYDINLAR (!) yıllardır vicdan azabı çektikleri bir konuda ÖZÜR DİLEME kampanyası başlattı... Ne gariptir ki bu bireysellikle başlayıp binleri buldu... Tabii ki bireylerin duygu ve düşünceleri kendilerini bağlar... Tıpkı her olay ve durumda olduğu gibi... Tarih dendiği zaman aklıma "olayları gerçekleştiği zaman dilimine ve o günün şartlarına göre değerlendirmek gerektiği" düşüncesi geliyor... Tarihi bilginin yanı sıra birebir yaşananlar da tarihi bilgilerle daha da bir anlam kazanıyor ve somutlaşabiliyor. Ortaokulda başlayıp lisede de birebir katıldığım bir törenimiz vardı. Nice yıllara... Bu sene 88. kutlandı. 28 Mart 1920... Doğup büyüdüğüm yerin yani Düziçi'nin Kurtuluş Bayramı... Kime karşı... Görüntüde Fransızlar'a ama içlerinde Fransız askeri kıyafetini giymiş destekçisi bir grup Ermeniler'e karşı... Kurtuluş Bayramı'nda canlandırılan olay ise şöyle: Kadınlar evin önünde imece usulü ekmek (Yufka... Bu genelde 15-20 günlük toptan yapılır) yapıyor... Bu sırada Fransız ve Ermeniler ekmek yapan Türk kadınlarımıza baskın düzenliyor. Tacizde bulunuyor ve bazılarını öldürüyor. Bu sırada küçük bir çocuk baskını görüp dedelerimizin dedelerine (Çete) haber veriyor... Ve Fransızlar'ın yiyecek ekmek yapan kadınlarına yapılan haince saldırıya karşılık verilip Düziçi düşman işgalinden kurtarılıyor... Bir hatırlatma yapayım. Nenelerimiz çocuklarına kızdığında kullandığı kelime dikkatinizi çekerim "Fransız" değildir "Ermeni senidir." Neden İngiliz veya İtalyan değildir de sinir olunduğunda beddua eder gibi "Ermeni" denir. Her şeyin cevabını veriyor. Bu kulaktan duyma şeyler değildir birebir yaşanmış olaylardır. Ha yeni nesilde, anamda veya babamda kızma sözü olarak "Ermeni" kelimesini duyamazsınız. Çünkü bu bugünlerin veya yarınların sorunu değildir. Geçmişte yıllarca bizimle birlikte yaşayan ancak sonra Fransızlar'la birlik olup kalleşçe arkadan vuran düşman kuvvetlerinin eseridir. Şimdi hak arama olayındalar. Hak aramak güzel bir şeydir ama neden bir İngiltere şimdi "imza kampanyası" düzenleyip biz zamanında Türkler'i öldürdük, İstanbul'u işgal ettik, ülkeyi parçalamaya çalıştık demiyor... Neymiş soy-kırım... Ne soy-kırımı... Neyin soy-kırımı. Sen birarada yaşadığın insanlara ihanet edip onları arkadan vurmaya çalışırken bir şey yok ben kendimi korumaya çalışırken var... Bu nasıl bir zihniyettir ve günümüzde bunun adı vicdani sorumluluk haline getirilir...
Asıl tehlike... Bireylerle başlayıp toplumsal hale gelen dejenere bir millet olmaktan geçmektedir... Zamanında bir grup Ermeniler'i kullananlar gizli ama açık güçler, şimdi masa başı oyunlarla toplumu bölmeye çalışmaktadır. Kutup bölgesinde olmamasına rağmen kutuplaşmaya müsait ülkemize yeni bir başlık sunup bölücülük yaratılmaktadır...
Benim İstanbul'da bir Ermeni arkadaşım oldu. Ne geçmişi değerlendirdik ne düşmanlık yarattık ne bir ÖZÜR diledik. Aksine güzel paylaşımlarımız ve anılarımız oldu. Birileri şunu söyleyebilir... Yaşandı bitti saygısızca aldatmanın tadına varınca parçası "Aydınlar" ülkesinin dillerinden düşüremediği bir nakarat olabilir aslında... Ama bunun adı aydınlıksa karanlıkta kalmayı tercih ederim... Temellerimizin atan ve bugünlerimizi bizlere yaşatan insanların kemiklerini ÖZÜR DİLEYEREK sızlatmaktansa ruhlarına daha fazla FATİHA okumayı tercih ederim...
Bu benim savaş taraftarı olduğum anlamına gelmesin. Fazla uzağa gitmeye gerek yok... Bu AYDINLAR, komşumuzda binlerce kilometre uzaktan gelen ABD, Irak'ta küçük çocukları öldürürken SESSİZ KALMA kelimeleri daha lugatımıza girmediği için mi kampanya yapamamıştı... Oysa geçmişe değil ama buna müdahale edip en azından masum insanları kurtarma şansı varken...
Demokrat bir insan olduğumu düşünüyorum ama olayın içine VATAN, MİLLET (Hele hele her metrekaresinde atalarımızın dedelerimizin kanının olduğu topraklarda) girince kusura bakmayın demokratik olamayacağım. Özür dilemenin vicdan olduğunu belirtenlere de dilemeyerek vicdansız olmayı tercih edeceğim... Ülke ve vatan için demokratik olduğunu düşünen bireylerin ne ülkesi ne vatana ne de milleti vardır... Bence varsa yoksa küresel krizin yaşandığı bugünlerde kapitalist düzenin söz sahibi haline getirdiği görünürde VİCDANLI (!) bireylerdir...
Evet biraz düşüncenize karşı saygısızlık yapmış olabilirim ama özür nasıl bireyin kendi düşüncesiyse bu da benim kendi düşüncem... ÖZÜR Dİ-LE-Mİ-YO-RUM... Hadi buyrun bir özür de bu yazı için dileyin ve "Karanlık birinin zırvalaması deyin"

17 Aralık 2008 Çarşamba

KEBAP FESTİVALİ

Bir Adanalı olarak belki klişe kaçacak ama "Adanalıyık, Allah'ın adamıyık" tekerlemesiyle başlayayım olaya. Belki biraz sonra önereceğim fikri biraz basite indirgiyor olabilir ama doğal olmak en güzeli düşüncesiyle mevcut veya yerel seçimler sonrası mevcut olarak Adana Büyükşehir Belediye Başkanı'na bir çağrıda bulunmak istiyorum... Haddime mi? Evet düşünce özgürlüğü çerçevesinde haddime!
Önerim daha iyi bir Adana ve daha iyi bir tanıtım adına... Dışarıdan fazla göç alan ve bu nedenle özellikle adli vakaların en fazla olduğu il olarak ön planda tutulan güzel şehrimizin iyi yönlerinin de gösterilmesi ve tanıtım konusunda eksiklik olduğu düşüncesindeyim. Adana'ya mal olmuş kebabından şalgamına ve yer fıstığına kadar bir çok yerli malı ürünlerine daha iyi pazar yaratabilir ve bunu sosyal bir birlikteliğe dönüştürebilir. Bilindiği üzre Adana'da her yıl Altın Koza Film Festivali yapılır. Ahmed Arif'in "Türkü söylemek, küfretmek Çukurova yiğidine mahsustur" yakışır sözü gerçek olsa da biz Türkü söylemek kısmını alabiliriz...
Sanatçısı, popçusu, topçusu ve ünlüsü çok olan bu memleketimiz için büyük bir tanıtım yapacağı KEBAP FESTİVALİ'ni daha organize daha kapsamlı hale getirmez... Adana Ticaret Odası bu eksikliği görüp festival bağlamında adımı atmış ancak fazla ses getirdiği düşüncesinde değilim... Kebap Festivali bence Altın Koza Film Festivali öncesinde gerçekleşirse şehrin vitrini ve tanıtımı, sosyalliği açısından büyük bir reklam potansiyeline kavuşur... Gerçi kebabımızın reklama ihtiyacı yok ama iki gün boyunca düzenlenecek olan bir organizasyonla şehir dışında bulunan Adanalılar'ı, Film Festivaline gelen ünlü konukları kaynaştırma ve tanıtma anlamında büyük bir katkı yapacağı düşüncesindeyim... Hatta bu organizasyon için belli bir mekan düzenlenip giriş belli bir ücret dahilinde olabilir... Adanalı sanatçıların da sahne alacağı bu özel günler konserlerle, panellerle ve yöretime özgü oyunlarla daha bir anlamlı ve güzel hale gelebilir diye düşünüyorum... Mesela bu konuda Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim'in öncülük edeceğinden hiç kuşkum yok... Ayrıca küçük bir meblag ile girişinin ücretli yapılabileceği bu organizasyondan elde edilecek gelirin eğitime veya Adana'da yaptırılacak yeni bir okul temeline gidebileceği kanısındayım...
NOT: Değerli ağabeyim Mustafa Donbaloğlu (Adana'da yaşıyor) Kebap Festivali'nin Altın Koza Film Festivali'nin bir parçası haline getirebileceğini söyledi. Ya açılışın ya kapanışın Kebap Festivali ile daha bir anlam kazanacağını ifade etti. Evet bu daha mantıklı sanırım... Teşekkürler abi...

16 Aralık 2008 Salı

MİNİ GÜLDEN :)

Yaklaşık 15 gün önce Gülden cip aldı... Öncesinde de ehliyet. Ancak şoförlüğü konusunda yakın arkadaş çevresi olarak bizlerin endişeleri vardı. Öncesinde zırhlı bir kamyonla trafiğe girmesinin daha doğru olacağını düşünüyorduk ama o yollara hızlı bir giriş yaptı. Bundan kime ne? Evet tanımayanlar için kimene belki ama Gülden'le öyle bir anı yaşadık ki daha önce böyle böyle bir şey olacak deseler ilk yarı 1 ikinci yarı bir olur diye iddiaya girerdim sanırım :))) Neyse olaya gelelim. Gülden arabayı aldı ve sağolsun sürekli birşeyler yapalım gezelim havasında... Neyse bir gece Gülden telefonla aradı. Bu arada trafikte alan kaplamamak için cipi değil kardeşinin olan mini cooper'ı tercih ediyor şu anda. Eve dönmeden önce gece 12'yi geçmişti beni aradı. "Napıyorsun" diye... Evde olduğumu ve gelebileceğini söyledim... Neyse tarifle hatırladığı kadarıyla 5 dakikalık mesafeyi yarım saate yakın bir sürede gelebildi. Sanırım mini cooper'ın yanında yürüdü :))) Ben de eşofmanlarımla dışarıya çıktım... Neyse yanına bindim ama şaşkın ve biraz da trafik işkencesine maruz kalmış bir haldeydi. Park yeri arıyoruz benim evin yakınlarında... Döndük dolaştık ekonomik kriz varya (!), bir tane boş yer yok. Gülden de eve gitmek istiyor ama tek başına gitmekten çekiniyor. Bana "Sen yanımda olursan gidebiliriz" dedi. Bu cümlede Gülden açısından çok önemli bir mevzuu vardı. Kendi getirdiği arabasıyla eve dönmesi onun kendine olan güveninin artması ve trafikle ilgili üzerindeki olumsuz psikolojiyi atlatması anlamına geliyordu. İlk etapta yok filan dedim sonra kahve içmek istedik. Gecenin bir yarısı her yer kapalı. Sağa sola girdik ve E-5'e çıktık.
İstikamet Şişli'den Avcılar... Ara ara sağımızdan solumuzdan markajlara uğruyoruz... Neyse Gülden o kadar saygılı ki herkese yol veriyor :)). Kamyoncuların psikolojisini anlamak için biz de dedik sağdan gidelim. Sağ tarafı parselleye parselleye 40'ı geçmeden gidiyoruz ama bir yandan da mini cooper'a ayıp oluyor... Arabanın hakkını vermek anlamında... Neyse Gülden sigara üstüne sigara yakıyor, yavaş yavaş yol alıyoruz... Ben dikiz aynanın sesli modunda sağ serbest durumları :))) İnsanlar kornayla tepki veriyor ama bilmiyorlar ki bu yollara yeni düştü.... Bir yandan gülüyoruz bir yandan da açıkcası o da ben de kasılıyoruz ama bunu dışarıya vurmuyoruz... Tek rakibimiz olan yolları yeneceğiz ya... Avcılar'a yaklaşıyoruz ve Gülden sağdan sıkıldım en azından ortaya geçsek durumlarındayım. Ve Gülden orta şeritte... Km hızı 100'e yaklaşıyor, beni şaşırtıyor... İyi de gidiyor... Sağsalim Avcılar'dayız. Çaktırmadan ikimiz de derin bir "oh" çeker gibi... Sonra park problemimiz olduğu için bir cafe buluyoruz ve kahve içeceğiz. Kapıda kahya karşılıyor... Park etmesi için acemi olduğumuzu hissettirmeden anahtarı ona veriyoruz :))) Gülden mutlu, endişelerini kırmış vaziyette... Sonra evlerinin önüne geliyoruz park yeri arıyoruz... Normalde var ama biz yerimiz geniş olsun istiyoruz... Bir yer buluyoruz. Sağ yap sol yap yaklaşık 10 dakikalık prova sonrası arabayı park ediyoruz. Biraz daha hafif olsa kaldırıp koyacağız ama zor :)))
Evet Gülden ilk eve dönüşünü başarıyla gerçekleştiriyor... Bu arada saat 02.00 filan... Ben evime dönücem taksi arıyorum. Hakkını yemeyeyim eşofmanlı çıktığım için ve üzerime bir tek evin anahtarını aldığım için taksi parası Gülden'den... Neyse gecenin bir yarısı taksi arıyorum Avcılar'da... Bir süre yürüdükten sonra bir taksi buluyorum. Gündüz Şişli diyorum. Taksici şaşkın bir vaziyette. Tekrar soruyor "Neresi?" diye... Anlaşıyoruz ve üzerimde 40 YTL olduğunu ve fazla tutarsa veremeyeceğimi söylüyorum. "Ok" deniyor ama taksicideki yağlı müşteri sevincini ve bu saatte bu ne geziyor burada düşüncesini de mimiklerinden okuyabiliyorum...

SONUÇ: Şaka gibi...

15 Aralık 2008 Pazartesi

DÜNÜN ÇOCUKLARI

Geçen gün gecenin bir yarısı. Sabah etmeme daha var ve TV'de takılıyorum... Son dönemlerde kısır döngüye ve yüzeysellikten öteye bir şey göremediğim TV'de ne gariptir ki güzel bir film izletiyor bana hayat... TRT-1... Durağan mı durağan başlıyor... Ancak rüyalar ilgi çekici hale geliyor... Hele ezilmiş ve sürekli dışlanan anne olaya gizem katıyor ve film beni bağlıyor... İyi ki bağlıyor... İzlemediğim bir filmin anlatılmasını sevmediğim için fazla detaya girip anlatmaktansa mutlaka ama mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum... Her ne kadar biraz din vurgusu yapılsa da onu görmeden güzel bir duygusal yapıt diyebilirim... Ağlamayanların soğan doğramasını tavsiye ederim... :)) İyi seyirler...

8 Aralık 2008 Pazartesi

NOSTALJİ

Her yörede kurban kesimi genelde aynıdır belki ama kendi yöreme göre çocukluğumdan bugüne kadar geçen Kurban Bayramı'nı anlatayım... Osmaniye'nin Düziçi ilçesinde Kurban Bayramı nasıl geçer? Bir kaç gün öncesinde bıçaklar ve et keserleri bileylenmesi için demirciye verilir... Genelde de bir tane veya iki tane iyi bıçak alınır... Bayram günü sabah erkekler kalkar önce bayram namazına gider... Küçük çocuklar için alınan bayramlıklar bir gün öncesinden yatağın kenarına konulduğu için sabah o giyilir. Onun mutluluğu ayrıdır. Yetişkinler ise gündelik kıyafetini giyer. Camiden çıkışta bayramlaşmalar başlar... Şeker ve sıcak pide alınır eve gelinir. Hemen ailenin diğer bireyleriyle bayramlaşma töreni ve kahvaltı yapılır. Yol boyunca konu komşu bahçede kurban tezgahını hazırlamış, mangallar yanmaya başlamıştır... Kasap olayı yoktur. Zenginler uğraşmamak için kasap çağırır ama bizde ise o gün için herkes kesim işlemi yapıldıktan sonra kasap kesilir... Bu konuda yıllardır "Kurban"larımızı kesen Hüseyin Emmi vardır... Ev ev dolaşır ve herkesin kurbanını o keser. Bir dönem abim "Ben de keserim" dedi ve kulağı bir tarafta kafası bir tarafta kaldı kurbanlığın ama o da öğrendi şimdi işi. Kesim öncesinde bahçede ateş yanmıştır... Bir an önce et yemek için...
Kurbanlık genelde küçükbaş hayvandır... Koyundan ziyade koç tercih edilir... Öncelikle anam son istek gibi kurbanlığa yiyecek bir şeyler ve suyunu vermiştir... Eski kıyafetlerimizi giyer korumalığa geçeriz. Herkes hayvanın bir tarafından tutar. Kanı için küçük bir çukur kazılır. Ayakları bağlanır ve hayvan yatırılır. Buna fazla girmeyeyim. Kesim töreni sonrası hayvan ayaklarından bahçedeki ağacın dalına asılır... Sonra ailenin büyükleri bıçakları eline alıp bir sağdan bir soldan girer. Her seferinde deri kesilir bir şekilde... Bir an önce bitirmek adına acele edilir ve birisi birinin elini küçük çaplı olarak kazaya kurban eder... Neyse kesim töreni biter ve mangalın başına geçilir... Etler parça parça edilir dolaba kaldırılır. Ailenin küçük eli ayağı olan çocuğa bölümlere ayrılan parçalar kesemeyenlere gönderilir. O sırada at arabaları (fayton) genelde THY, Diyanet (Deniz Feneri yoktu bizim oralarda) deri toplamaya başlamıştır. Anam kurbanın derisini tuzlamıştır bile... Sonra ilk pişen et afiyetle yenir ve "sertlik yumşaklık" analizleri başlar. Şimdiler de hazır kesim yerinden alındığı için kilo tartışması yaşanır... İlk gün genelde kurban kesimine ayrılır. Yakın komşularla kimin eti güzel testlerine geçilir... Çaman (pirzola) en güzelidir... Birinci derecedeki akrabalarla akşama doğru bayramlaşma törenine gidilir. Onun öncesinde rahmetli olan dede ve neneler için mezarlıklara gidilir dualar okunur... İkinci gün ise tamamiyle akrabalık, dostluk ve arkadaşlık ilişkilerinin sıcaklığının zirveye çıktığı andır... Herkes birbirine gider. Genelde ikram edilen şeylerde kesinlikle "et" vardır... Üçüncü gün ve sonrasında dördüncü gün normale dönmeye başlamıştır... Ama çalışmamanın ve birarada olmanın verdiği mutluluk ayrıdır. İnsanlar daha bir sıcak daha bir özgür ve daha bir samimidir... Her ne kadar küçük çaplı küskünlükler olsa bile...
Ha bir de o kadar kurban gördüm daha bir gün memleketimde kurban sabahı yağmur yağdığını görmedim. Kurban kesimi bittiğinde yaşadım ama...

2 Aralık 2008 Salı

KURBAN OLAYIM...



Önümüzdeki pazartesi Mubarek Kurban Bayramı... Annem ismimi teravih dinlerken Hz. İbrahim'in oğlu İsmail'i kurban etmek istediğinin anlatıldığı sırada "Oğlum olursa adını İsmail koyacağım" diye isimlendirmiş... İsimlendirmiş isimlendirmesine de özeleştiri yaparsam tarz ve davranışlarım veya hayatım binlerce Muhammed, binlerce Hüseyin, binlerce Ali gibi isimleri tamamlayan veya en azından ona layık olmamış. Bu bir gerçek... Neyse yazmak istediğime dönersek... Her geçen yıl kurban kesenlerin oranı azalmakta. Bunun nedeni ise mal mülk içindeki insanlarımızın kredi kartı veya ev, araba taksitlerinin olması nedeniyle borçlu görünmesinde. Kesinlikle onları yargılamıyorum... Nasıl zenginlik yaşamın bir parçasıysa borç da aynı şekilde milyonlarca insanın değişmez ve değişemeyen bir başka gerçeği... Eski dönemlerde kurban kesmek, onu yaşamak, idrak etmek çok farklıydı. Kendi çocukluğuma indiğimde de bunu görebiliyorum. Belli bir yaşın ilerlemesinden sonra önce izlediğimizin ardından ayaklarını tutmaya başladığımız kurban kesim olayı da tarihe karışıyor. Metropol hayatında eski kurban kesimlerinin tarih olmasına tanık oluyoruz. İlk etapta olumsuz gibi görünebilir ama bence doğal ve olması gereken bu... Belli bir bilinç düzeyine eriştikten sonra görüyorsunuz ki "kurban" bir şekil önemli olan niyettir... Mesela biz memlekette kurban keserdik ama ne hikmetse kurban kesemeyenlere etin en güzel yerini vermemiz gerekirken insanın yapısı gereği mi bir türlü verilemezdi... Oysa kurbanın amacı en güzelini ve iyisini olmayana verebilmek değil midir? Bu biraz da şeye benziyor aslında. Tüm organlarını bağışlamak istiyorsun ama ne gariptir ki ölümde bile insanın yakışıklı güzel gitmeyi istemesi gibi saçma bir şey...
Yine konumuza dönersek... Koç, keçi, koyun, dana vb. hayvanların kesilme taraftarı değilim. Tamam kurban kesmek dinimizin bir gereğidir, sevaptır ve görevdir ama günümüz şartları ve olayları düşünüldüğünde insan kendi vicdanıyla buna farklı cevaplar bulabilir. Öyle sunni bir hayata ve yaşama doğru gidiyoruz ki yakında "kurbanlar" bile teknolojik ve hormonlunun da hormonlusu haline dönüşecek. Nerede doğallık, nerede insanlık... Kimi neyi niçin kandırıyoruz... Belli bir ekonomik girdisi olan insanlar zaten yılın belli bölümlerinde etlerini alabiliyorlar. Yani geçmişe göre ete hasretlik bir durum yok. Oysa asıl kurbanı yaşaması ve bayramı görmesi gerekenler yıl boyunca doğru düzgün et yüzü göremeyen ekonomik durumu iyi olmayan anne ve babaların küçücük saf ve temiz çocukları olduğunu düşünüyorum. Onlara "Kurban" olmak gerektiğini ve kesilen hayvanların en güzel kısımlarının onlara verilmesi gerektiğine inanıyorum...
Mesleğin getirisi olarak yine ailemden uzakta kalıcam sanırım. Bu benim için ilk etapta üzücü ama sonrasında alışılagelen şartların ve iş hayatının bir ürünü. 9 günlük tatil var ama bize değil. Burada önemli olan kurbandan ziyade ailelerin, dostların ve akrabaların kaynaşması... Farklı bir açıdan ise günlük trafik yoğunluğu altında psikolojik savaş verdiğimiz İstanbul'un boşalması... Sevindirici ve güzel yanı biraz da bu :)))
Herkese şimdiden iyi bayramlar...

19 Kasım 2008 Çarşamba

TAKSİCİ

Geçtiğimiz günlerde gece işten geç çıktım ve ev yakın olduğu için taksiye bindim... Ancak şöför koltuğundaki amca takım elbiseli eli ayağı düzgün ve taksici profilinin dışında bir izlenim verdi... Kısa mesafeye rağmen Türkiye gerçeğini gösteren diyalog yaşandı aramızda. Yaşı bir hayli ilerlemiş görünen amcaya daha önceki mesleğini sordum, açıkcası fazla şaşırmadım ama üzüldüm...
Gecenin bir yarısı beni evime götüren ve 3-5 kuruş için o saatte çalışan kişi emekli öğretmendi... Zamanında mesleğinin değerini bilememekten yakındı... Yılın yarısında tatil yaptığını ancak şimdi çalışmak zorunda olduğunu söyledi. Ben de bazıları para kazanır yiyecek zaman bulamaz, öğretmenlerin de zamanı çoktur ama harcayacak parası yoktur dedim... 3 çocuklu amca, ikisini mühendis yapmış bir tanesi ise lise 2'ye gidiyormuş. Emekli olmasına rağmen o saatte içimi burkan çalışmasının nedeni de lise 2'ye giden çocuğu olduğunu öğrendim.
Ayrıca normalde dinlenme ve çalışma hayatının tadını çıkarma olarak özetlenen emekliliğin Türkiye'deki acı gerçeği kısa sürede amca sergilemiş oldu. Beni evime bıraktı ama o halde sadece onun değil binlerce emekli insanın çalışıyor olması beni üzdü...
Buna benzer bir olay da 7-8 yıl önce başka bir gazetede çalışırken başıma gelmişti... Emekli baba çalışıyor, 22 yaşındaki işsiz oğlu ise hatunlarla gününü gün ediyordu. Ama baba sorgulamıyor "ne olursa olsun o benim oğlum" düşüncesiyle ona harçlık çıkarmaya çalışıyordu.
Ve yine eski dönemden bir anı: İkitelli'deki gazeteden çıktım. Ulaştırmanın arabasıyla evime geleceğim... Adam "Ben yolları bilmiyorum tarif edersiniz" dedi. Bu normal bir söylemdi ama amca yolu değil İstanbul'u bilmiyordu. Ve ayrıca gözleri görmüyordu. Karşımızdan kamyon geliyor amca farkında değil. Bir kaç kez uyardık olmadı. Başka servislerden de birileri vardı. Bir arkadaş "Amca bırak ben kullanayım" dedi. Amca öyle bir şey arıyordu zaten hemen yana geçti. Neyse arkadaşı bıraktık son ben kaldım. "Yavaş yavaş gidelim aman acele etme amca" uyarısıyla sağ salim evime geldik. Yoldaki muabbet ise amca doğudan birkaç gün önce yeni gelmiş ve İstanbul'u hiç bilmiyor. İndiğimde beni şoke eden soruyla karşılaştım...
Amca bana "Ben evime nasıl gideceğim?" diye sordu...
Evini değil ama semtinin adını sordum. Onu bile bilmesine şaşırdım.
Aramızda en az 5 tane semt olmasına rağmen benim de diyecek bir şeyim yoktu... "Sağ yap sol yap düz git" tarifime hem üzüldüm hem güldüm...


10 Kasım 2008 Pazartesi

ATAM

ATAMIZI bir kez daha anıyoruz... Maalesef onun temellerini attığı ve bazılarının bugünlerde yıkmaya çalıştığı ve değerini, sıcaklığını yeterince anlayamadığımız Türkiye binasında (Buna asla izin verilmeyecek gerçi ama)... Şu ana kadar durumu özetleyen ve benim aklımdan çıkmayan bir olayla durumu özetlemek istiyorum. Karadeniz turu sırasında Samsun'da Atatürk Müzesi'ni gezerken İstanbul'da doğup büyüyen yaşlı bir teyze Atatürk'e bakıp "Sana bakacak yüzümüz yok ama" sözü herşeyi anlatıyor...

7 Kasım 2008 Cuma

ELVEDA

Krizim geldi :)) Hayat insana her an gülmüyor hemen bir sevgili vermiyor... Zaten hemen verse de ondan bir hayır gelmiyor :)) Test edildi, onaylandı... Uzun zaman oldu yazmayalı... Ellerim ve yüreğim "yaz rahatla" dedi ben de saçmalayım biraz...
Bazı konularda çok hareketli bazı konularda ise çok monotan geçen süreci yaşıyorum bu aralar... Özelim, genelim birbirine girmiş durumda. Kamuoyuna açacak özel bir hayatım yok açıkcası. "Sevgili" diyeceğim ve yüreğime pranga vuracak biri de yok... Olsa zaten bu saatten sonra çok farklı olacak ve bir anlamda resmiyet kazanacak... Genelim ise iş-ev ve ara ara tavla kursuyla geçiyor. Bazan tavla dersi veriyorum, bazan alıyorum. Bu bile gökkuşağı umduğumuz ama genelde siyah-beyaz görünen hayatımızın rengi olabiliyor. Mutluluğu büyük şeylerde arayan bir yapım yok. Belli bir mücadele verip olanı olduğu gibi kabul ettiğimden bu yana hayalperestlik ve yarınlara havale olayı bitti. Milli piyango bileti almıyorum, sayısal oynayıp hayallere dalmıyorum. Bunlara çok önceleri dalmıştım planlarını kurmuştum... Hepsi hazır... Çıkacağı uygun zamanı bekliyorum...
Dostlarla, arkadaşlarla birarada olmak hayatın en güzel tarafı... Onlarda hiç konuşmadan oturabiliyorsan, yanında olduğunu görebiliyorsan aynı an ve mekanı paylaşabilmek bile yetiyor... Bir süre ne msn'e girmeyi düşünmüyorum... Hani bayanların özel günleri vardır ya benim de kendime göre özel günlerim var... Bilen bilir :)))) Bu da onlardan biri... Bir süre inzivaya çekiyorum kendimi ve yüreğimi... Buna fazlasıyla ihtiyacı var... Hoşçakalın...

29 Ekim 2008 Çarşamba

ARGUVAN

Ne Malatyalıyım, ne Arguvanlıyım. Ancak orada görev yapan bir dostum nedeniyle biraz olsun bilgi sahibi oldum... Dostuma göre türküleri meşhur yaklaşık 2 bin 900 nüfusu olan Arguvan'ın spor konusunda önemli bir sorunu var... Aslında yok... Çünkü spor denen olay yok... Bu acı gerçeği gören ise ne gariptir ki Arguvanlı değil... Sadece orada görev yaptığı için gördüğü bir acı tabloyu dile getirmiş. Kendisi için değil toplumsal duyarlılığa sahip olduğu için Arguvan'ın gençliği için istiyor. Ne mi istiyor... Arguvan veya Malatyalı iş adamlarının kendi memleketlerine sahip çıkabilmesini rica ediyor...
Değerli dostumun gönderdiği yazı şöyle:
ARGUVAN SPORDAN YOKSUN
Avrupa'nın en genç nüfusuna sahip ülkelerden biri olan Türkiye'de, genç nüfusun her geçen gün uyuşturucu ve alkol tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Yeşilay'ın raporuna göre, sigaraya başlama yaşı 10'un altına, alkole başlama yaşının 11'e, uyuşturucuya başlama yaşının da 13 'e kadar düşmüş olduğunu görüyoruz. Geleceğimizi nasıl bir nesile emanet edeceğimiz konusunda endişelenmemek elde değil.
Gençliği tüm bu illetlerden korumanın en etkin yollarından biri de hiç şüphesiz ki sportif faaliyetlerdir. Peki gençlerimize bu konuda yeterince alan tahsis edebilmiş miyiz? Cevap tabii ki ve maalesef, hayır!!
Malatya'nın türküleriyle ünlü ilçesi Arguvan'daki gençler, spor yapacak alandan yoksun olmaktan oldukça muzdarip. Basketbol alanı var ama, direklerde potaları yok. Futbol sahaları var ama taşlık ve kullanmaya elverişsiz, bir tarafı da uçurum. Soyunma odaları var ama kullanılacak bir tarafı yok. Yani kısaca, burada spor yapılamıyor.
Arguvanlılar, yetiştirdikleri insanlardan övgüyle sözeder hep. Eminiz ki; Malatyalı, özellikle de Arguvanlı iş adamları, Arguvanlılar'a bir spor kopleksi yaptırmaktan kaçınmayacaklardır.

NOT: Burada amaç tüm Arguvanlılar'a ulaşmak değil, duyarlı ve ekonomik anlamda durumu iyi olan bir Arguvanlı'ya ulaşabilmek... Ulaşır mıyız... Çok zor... Ulaşıp da olumlu bir yanıt alabilir miyiz... O da çok zor... Peki kolay olan ne... Bunu okuyup kapatmak :)))
Bu arada sadece Arguvan mı bu durumda... Tabii ki değildir... Bir çok ilçe Arguvan gibi alana bile sahip olmayabilir... Ama önemli olan sesli düşünüp bunu dile getirmektir... Belki soruna çözüm bulunmaz ama Arguvan tarzıyla bu soruna bir TÜRKÜ yapılabilir :)))

NİCE YILLARA


28 Ekim 2008 Salı

KALP

Geçtiğimiz ay benim için fazlasıyla hareketli geçti. Nedense her gün biriyle yattım. Yatağa girdiğimde hiç beni yalnız bırakmadı. Sürekli sağımdan girdi soluma geçti ama hep benimleydi... Zaman zaman nefes nefese bıraktı, zaman zaman terletti... Benim için garip ve alışık olmadığım bir durumdu... Uyutmak bilmiyordu... Yerine göre adrenalin arttırıyor yerine göre sakinleşiyordu.... Bazan koluma sarılıyor bazan bacağımdan tutuyordu... Taa ki onu dinlemekten yorulana dek... Evet bu benim KALP ağrımdı... Önce özel eşim sayesinde (Şamil) grafiği çekildi sonra hayatımda ilk olan efora (Erkekler için sakıncalı bir epilasyon olayı vardı) girdim... Heyecanla gelen test sonuçları olumluydu... Sadece benim en iyi dostum sigaranın yıllardır peşimi bırakmaması sonucu getirdiği bir acıymış... Sigara ile yüzleşmem gerekiyordu ancak ben onu bırakmayı bir defa düşündüm o da değerli bir ağabeyime (Uluğ abi) söz verdiğim içindi... Doktor bırakmamı istedi ama ben ona ihanet edemezdim o bana sürekli etse ve zarar verse bile... Ona verilmiş bir sözüm yok ama o beni değil ben onu bırakıp gideceğim galiba...
Bu arada hepimiz sorumlu olmadığımız nedenlerden dolayı engelliydik ama yanlış karar Diyarbakır'dan geri döndü... Herkes özgür ve sağlıklı bir hayat dileğiyle...

21 Ekim 2008 Salı

SELAM PATRON :)

Küresel ısınmayla havamız değişti, ekonomik soğumayla dengemiz bozuldu... Kuru parayla faizle ayakta kalmaya çalışan bankalar batmaya başladı, olan da her zamanki gibi garibana oldu. Hemen hemen her kurumda işten çıkarmalar var... Haliyle biz basın sektöründe de... Genelde yılbaşı öncesinde sağolsun patronlar zam yapmamak ve ekonomik çıkarları adına en alt ve orta kesimdekileri işten çıkarır bir iki ay sonra daha az veya aynı maaşa geri alır. Şimdi kriz nedeniyle birçok basın yayın organında tensikatlar var ve hala devam ediyor... Peki kimler işten çıkarılıyor? Amcası, dayısı olmayan ve tek amacı iş yapmak olan birçok emekçi? Peki neden? Alınteriyle aldığı 3-5 kuruştan kar etmek için... Peki sorarım size.... Hangi patron, iş yapmayan akraba ilişkisi bulunmayan bir insanı çalıştırır... Bu her sektörde böyledir. Tanımadığı bilmediği bir insan çalışıyorsa işi nedeniyle çalışıyordur... Haa istisnai yalakaları (karaktersizleri) bunların dışında tutmak gerekir... Çözümü ne? Çok basit... Tek işi ailesini geçindirmek olan, her ay sonunu zor getiren ve aldığı maaşla ayakta kalan bir anneyi veya babayı çıkarmaktansa onun bunun hatrına köşe kapmış olan ve neredeyse bir servisin maliyeti kadar para alan köşeyi kapanı çıkarmak yeterlidir... Bir evin gösterişli yanan lüks içindeki ateşini söndürmezsiniz, sadece alevini azaltırsınız ama bir köşeyi dönen yerine 10 tane emekçiyi çıkararak 100 kişinin yağ sürülen ekmeğini kuru bırakırsınız... Mesela bizde bazı köşelerde insanın özeli olan cinselliği ve yatak odasını veya beynindeki sıcak ilişkiyi kaleme alanlar var... Ne gariptir ki en fazla okunan köşelerimizdendir bu... Ve bu köşeler beyinle mi yoksa beden teriyle mi alınır bilemiyorum... Bizim ilgi alanımıza girmiyor :))) Yakın zamanda diğer şirketlerde olduğu gibi bizim sektörümüzde de geniş çaplı bir operasyon var... Emekçiler vicdani sorumlulukları çerçevesinde işini yapıyor, diğerleri ise keyfine bakıyor... Emekçiler şanssızlıktan yakınır ama aslında bu işten çıkarmanın bir piyango olduğunu düşünürseniz en büyük ikramiye onlara çıkar... Çünkü çalıştıkları ve mücadele verdikleri için talihlidirler... Tıpkı torpili olmadığı için veya olduğu halde kullanmayarak doğuya askerlik yapmaya gidip şehit olan Mehmetçiklerimiz gibi...
Herkese bol şans... Her çalışan gibi benim de bir biletim var ve açıkcası büyük ikramiye çıkarsa emin olun üzülmem... Bunu samimiyetimle söylüyorum üzülmem... Diğer emekçilerin de üzülmemesini tavsiye ederim... Çünkü bizler emeğimizle varız bu emeği gururumuzla, onurumuzla ve vicdani sorumluluğumuzla işe olan saygımızla belki burada olmaz ama başka bir yerde ifa ederiz... Şu ana kadar ettik bundan sonra da ederiz...
NOT: İşten çıkarılma endişem yok (büyük konuşmamak lazım :))) ama çıkarılma duygusunda olan ve şu anda işsiz kalan arkadaşlarım adına yazdım bir anlamda...
Şunu da belirteyim... Aydınca'nın (Aydın abi) dediği gibi burada çok karamsar ve olumsuz bir patron profili çizdim... Hiç mi iyisi yok... Tabii ki var... Ama iyileri bu çark maalesef fazla işler halde bırakmıyor... Bir şekilde dışarı itiyor ki yan yollara sapma, bireyi, toplumu ve ülkeyi yanlış rotalara götürüyor... Haliyle de acısını yine toplum olarak bizler çekiyoruz...
Bir anlamda filmin adını hatırlamıyorum ama yıllarca hapishanede yatan bir mahkum cezasını çekip dışarı çıktığında hayal kırıklığına uğruyor ve hapishanedeki arkadaşlarını daha samimi ve insancıl buluyordu geri dönüyordu... Bireyler küstürülüyor, yıldırılıyor ve dürüst olduğu için dışlanıyor... Patronla ne alakası var diyebilirsiniz... Balık baştan kokar diye bağlayayım...

12 Ekim 2008 Pazar

ÇİVİ

ELİNDE ÇEKİÇ OLAN KİŞİ HERŞEYİ ÇİVİ OLARAK GÖRÜR (Abraham Harold Maslow) Dostum Ahmet'in (http://www.ahmet-al.blogspot.com/) sitesinde okumuş ve çok dikkatimi çekmişti bu söz... Evet bu söz gerçek anlamıyla marangoz işi gibi ama aslında atasözlerinin veya özlü sözlerin hayata uyarlanmış biçiminin aynası olsa gerek. Hepimizin zaman zaman bir çekici ve çivisi var... Yerine göre bu işi sağlam yapıyoruz, çekici doğru yerde kullanıyoruz, yerine göre çiviyi yanlış tahtaya çakıyoruz, yerine göre de duvara tosluyoruz... Bir anlamda hayat böyle değil mi? Özellikle iş ortamlarında sık rastlanan bir durumdur... Birine yetki verilir, o yetkinin etkisiyle bir anda değişir (Görmemişin bir oğlu olmuş tutmuş şeyini koparmış) Şu ana kadar değişmeyenini pek görmedim ama duydum.... Değişmeyenler çarka ayak uyduramadığı için onuru ve gururu adına istifa etti... Kimse kariyer bazında dolu bir kartvizitle doğmuyor elbette... Kimisi zekasıyla, bilgisiyle sivriliyor, kimisi tırnaklarıyla kazıyarak tünele mahkum oluyor (metroseksüeller de var :))) kimisi ise paraşütle tepeden (amca dayının elden tutmasıyla) inip koltuğa kuruluyor, çekici elinde buluyor. Önünde ise rahatlıkla çakabileceği 10'luk 8'lik çiviler duruyor... Ama ilginçtir bu çiviyi kabul etmeyen yaş değil, kuru tahtalar da kendini koruyor, koruyamayanlar da yerinde sayıp çivileniyor...
Bazılarımız tahta, bazılarımız çekiç bazılarımız çivi ve bazılarımın çekici tutan ellere sahibiz... Ne gariptir ki bunlar bir bütün halinde manzarayı oluşturuyor. Tahta olmalı ki çivi kendini önemli hissetsin, çivi olmalı ki çekiş büyüklüğünü görsün... Hepsi zincirleme... Tabii burada biraz tahtaya sorgusuzca haksızlık etmiş oluyoruz ama çivi ve çekicin işlevini yerine getirmek için kullanıyoruz... Sadece tahta mı... Duvar da bizim için önemli. Çok garip aslında duvarın hikayesi... Dört duvarlar arasında kendimizi koruduğumuz sıcak ve huzurlu bir yaşam sürdüğümüz bir araç ama aynı zamanda da hedeflerimiz, isteklerimiz önünde duran bir set...
Konumuza geri dönersek verilen yetki veya edinilen mesleği (çekiç) ilk etapta (cahiliye dönemimizde) çok kullanırız. Yolda yürümemizi bile değiştirir hatta sürekli ondan bahsederiz, günlük olayları detayına kadar anlatırız. Kalıcı izler bırakan yanlış çivilemeler yapmış olabiliriz. Bir zamanlar bizim büyük olarak gördüğümüz o çivilemeler sıradanlaşır yerini yeni tahta ve beklentiler alır. Ama bu çekiş ve çivi dünyasının sonucunda espri unsuru olarak kabul edilen TAHTALIKÖY vardır... Evet orası çekiş ve çivinin hesabı ödeyeceği bir yerdir... Ayrıca insanın dünyaya gelişindeki eksikliği veya deliliği vurgulamak adına da TAHTASI EKSİK denir...
Allah herkese tahta, çekiç ve çivi ile birlikte bir de VİCDAN nasip eylesin...
"Çivileme" hayat denizine dalanlara da mutluluk versin :)))...

8 Ekim 2008 Çarşamba

HERKESE LAZIM


İzlemeyenlerin mutlaka izlemesini tavsiye ederim. CAN DOSTUM...
İYİ SEYİRLER...

7 Ekim 2008 Salı

BİRŞEYLER OLACAK

Saat sabahın dördü... Uyutmuyor beni bir şeyler... Saçmalama dönemim... Düşünceli haldeyim... Öyle büyük bir sıkıntı var mı? Düşünürsen çok. Zamana bırakırsan yok... Peki ne derdim? Niye böyle kendimi gerdim? Bilmem :))) Ama güvendiğim hislerim elimi tuşlara götürüyor saçmalasan da yaz diyor...



Konu yok kafamda, aslında çok...
Almışım yükümü çıkıyorum yola...
Sana mı kaldı hayatın kargosu olmak...
Onu ordan oraya taşımak...

Kendi yükünü tanımayana sormak
Bırak "değmeyenlerin" emanetini
Taşıyamıyorsa yerinde kalsın
Hayat, olanı olduğu gibi yaşasın

Negatifleşmek niye...
Kaçılmaz gerçekleri gör diye...
Eeee gördüm elden ne gelir
Sadece düşünmek uykusuzluk getirir

Sıkıyorsun artık yeter
Sen de yolcu değilmisin bire keder
Neden ikametgah tutuyorsun
Yaşanılası hayatı sorguluyorsun

Gelen mesajlar çoğaldı
Gönderiler ise azaldı
Hava bir hayli karardı
Kalkalım biz artık geç oldu

Otobüste kimse gülmüyor
Taksiciler ağlaya ağlaya sürüyor
Ama hayat bir şekilde gidiyor
Şükreden de giderek azalıyor

Hep olumsuz mu çalacak telefon
Sevgiyle basılacak yok mu buton
Bir çoğunun içi olmuş beton
Gerçek ise sahte faturalı naylon

Arkana bakarak yürü
Olumsuzluk bir sürü
Yok mü hiç güzellik türü
Duygularda gizli her türlü

Maskeli balo veren çok
Karınları devamlı tok
Çıkarı için sürekli atar ok
İçinde hiç sevgi yok

Bunalımı artık bırak
Çizme artık zikzak
Yarınlarına bak
Uyan uyan tik tak

Bir şeyler olacak dedim
İçimdekini söyledim
Adresini ve içeriğini veremedim
Hislerime güvendim

Çok kara tablo çizdim
Belki gerçekleri ifade ettim
Kendi yazdıklarıma güldüm
Bir bardak da su içtim

HADİ EYVALLAH!