DOĞA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DOĞA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Ocak 2014 Cuma
26 Kasım 2013 Salı
7 Ağustos 2013 Çarşamba
YANIYORUZ, BAKIYORUZ
Ateş olsan ne yaparsın...
Düştüğüm yeri yakarsın...
Ateş olmayan yerden duman çıkmaz...
Ateş... Ateş... Ateş... Kısık ateş, yüksek ateş... Pişirme şekilleri...
O ateş aslında Suriye'deki bölme çabasıyla başlamış bize de maşa rolü verilmişti... Birilerinin maşası yapılmak istendik ancak her hangi bir duruşumuz ve politikamız olmadığı için çekimser kaldık, günler sonra yorum yapıp kendi içlerinde çözümlenmesini bekledik... Oysa Esad'dı adı komşunun liderinin. Bir zamanların düğün davetiyesi gönderdiğimiz, hatta beraber "Her şey tatil" bile düşündüğümüz aile dostu. Şimdi ne oldu, koyun postu...
Her neyse biz pazartesi, salı, çarşamba ve perşembenin sıcak gelişmelerine bakalım...
Ateş ülkeyi sarmış haberimiz var ancak hala söndüremiyoruz...
Doğa şartları o kadar ağır ve olumsuz ki...
Bölge kayalık, hava ise rüzgarlı... Eee bizim bunlara karşı her hangi bir önlemimiz yok hani... İnsani olarak Filistin'den özel uçakla hasta getirtip Ankara'da tedavi ettiririz ama evimizdeki yangını söndüremeyiz.
Hatay'da 3 günden bu yana orman yangını sürüyor... Bin hektarlık alanın zarar gördüğü belirtiliyor. Tekrar okuyun bin hektar... Rakamla dikkat çekeyim 1000 HEKTAR... Binlerce ağaç...
Taksim'de bir ağaçla başlayan ve ülkeye yayılan, gençliğin ve hak arayan toplumun bitmediğini gösteren eylemler alkışa değer bir DİRENME. Peki şu anda yaşanan ne? Topluca İZLEME...
Hatay'da bir ağaç değil binlercesi yanıyor, ciğerler kararıyor, röntgen çeken teşhis koyan "Ya bu niye söndürülemedi" diyen yok... Medya mı? Askeri bitiren karara "Yetmez ama evet" diyen Ergeneson'u değerlendiren YANDAŞlarla dolu....
Gerçi bu ülke öyle bir ülke ki sanırım yangını o kadar önemsememesinin de haklı bir nedeni vardır... Ve emin olun kendi askerini, generalini terör örgütü lideri yapan, dağdakileri ise kırmızı halıyla indiren bu ülke ve iktidar yangını bile siyasi malzeme yapabilir...
Nasıl mı?
Mesela; YIKILMADIK, AYAKTAYIZ, BİZ ÖYLE BİR NESİL VE İKTİDARIZ Kİ BİR YANARIZ KÜLLERİMİZDEN BİN DOĞARIZ...
İYİ BAYRAMLAR İYİ TATİLLER...
6 Ağustos 2008 Çarşamba
KİLYOS
13 yıldır İstanbul'dayım ama son dönemlerde farkettiğim burnumun dibinde olan güzellikleri veya imkanları göremediğim. Bunu Ağva turu ile yaşayıp geçtiğimiz hafta sonu Kilyos'a giderek biraz olsun pekiştirdim. Kilyos'un adını duyardım ama bir türlü tanışmaya fırsat bulamamıştık. Arkadaşlarla sohbet anında gece ortaya atılan güzel fikri sabah hayata geçirmek o kadar zor olmadı. Tabii uykucu ben böylesine değişik ve monoton giden hayata renk katma adına arkadaşlardan önce kalktım. Çalar saat moduna bürünüp onları uyandırdım... Kankim Ahmet ve kanki olma yolunda beraber ilerlediğimiz Bülent'le (Tavla bilmezler ama olsun :))) Sarıyer'de börek yaptık (mekanda karşı cinsten ilgi bekleyen garip tiplere de rastladık :)) yaklaşık yarım saat bile sürmeyen bir yolculuk sonrası Kilyos'a adım attık. Sabahın 11'i olduğunu düşünerek sessiz sedasız bir atmosferle karşılaştık. Böylesine yakın plaj ve doğanın bütünleştiği bir mekanın varlığına hem sevindik hem de geç tanışmanın üzüntüsünü yaşadık. Zaten biraz da doğal ve temiz hava etkisiyle çarpıldık. Halktan uzak kalmayı hiçbir zaman tercih etmediğimiz için Halk Plajı'na daldık. Ancak tarifeler farklıydı. Şezlonglu bölüm için giriş 20, kuma saplanıcam dersen 10 YTL idi (Tabii bu hafta sonu tarifesi). Haliyle her ne kadar halktan olsak da kıçımızın kıymetini bilmek ve sonuçta keyif için geldiğimiz sahilde yatmak adına paraya pula kıymadık. Akdeniz ve Ege'yi istila eden malum yabancıları orada da gördük ve şaşırdık. Plajın belli bölümleri onların (özellikle Rus) hizmetinde. Ve ilginçtir tur şirketleri getiriyor... 7'den 70'e her türlüsü var...Ön saftan yerimizi kaptık, karşımızda sırasını bekleyen demir atmış yalnızlığa havasındaki gemilere bakakaldık. Dalgalar "hoşgeldiniz" edasında bize her defasında yaklaştı biz ise soyunup ona sarıldık... Sıcak bir atmosferde "buz" gibi bir su... Kumsal git git bitmiyor, ancak saolsun inşaat hizmetlerimiz için denizden çalınan (pardon alınan) kumların boşluğu bir anda seni içeriye çekiyor... Yerinde dursan fazla uzun sürmez Karadeniz mi olursun Karabatak mı bilinmez... Dalgalar güneşi takip eder gibi giderek yükseliyor, akşama doğru ise birilerine kızmış gibi iyice hararetleniyor. İnsanlar ise onun iç dünyasına dalarak sakinleştirmek isterken biraz da onun hırçınlığından keyif duyuyor. Plajda her türlü yeme içme mevcut hemen hemen. Ancak biraz denizin etkisinden midir biraz TUZLU :)) O nedenle ekonomik menü düşünenler hemen girişte akşama kadarki ihtiyaçlarını gidermek adına stok yapabilirler. Bu da benim için kısa metrajlı bir filmdi ama gerçekten güzel bir filmdi. Kalmak isteyenler için oteller de mevcut. Plajda oda da kiralayabiliyorsunuz. Her ne kadar lüks olmasa bile KİL yok ama eğleniYOSunuz :))) Ulaşım açısından Sarıyer dolmuşlarına binip son duraktan Kilyos aktarması yapabilirsiniz. Gidin, gezin, görün...
9 Haziran 2008 Pazartesi
AĞVA TURU




Gezelim, görelim, yazalım kısmına kısa da olsa bir ekleme yapayım. Pazar günü monoton giden hayata bir renk katmak adına dostum Ahmet'le günübirlik bir tura katılmaya karar verdik. Ve mekan olarak doğayla bütünleşmek için Ağva'yı seçtik... Sadece gözlemi değil yaşanan ve çıkarılan mesajları da ilave edelim... Sabah 4 gibi işten çıktım. Ayaklarım taksiye binmeyi değil yürümeyi emretti. Mecidiyeköy'e kadar yürüdüm. Ve açık bir börekçi gördüğümde benim için o gece noktalanan iş hayatının birileri için yeni başladığını tezgaha yeni çıkan sıcacık poğaçaları koyan genç birini görünce
farkettim... Neyse eve geldim Ahmet'i kaldırdım... Beraber çıktık yola. Taksim AKM önünde beklerken bizimle aynı kaderi paylaşan ve tura çıkan insan kalabalığına bakarken şaşkınlığımızı gizleyemedik... Oysa biz yıllar boyunca hafta sonları o saatlerde hep uyuyorduk veya güzel gerçeklerden uzak olarak uyutuluyorduk. Ama o gün çok farklıydı. Beklediğimiz turun aracı geldi, kısa metrajlı güzel filmin "motor" kısmı başladı. Yaklaşık 2 saat sürüyor. Öncesinde Ağva yolu üzerinde bir köy evinde rehberin aldığı poğaçaları yiyoruz... Çayı yaşını sonradan öğrendiğimiz 68 olan ama 50 altı gösteren bir teyze getiriyor. Onun bu yaşında çalıştığını görmek zorumuza gidiyor ama... Ve teyzenin iç dünyasını görmek adın içeri girdiğimde aldığım koku bana köyümü hatırlatıyor... Teknolojiden uzak odunlar kenara yığılmış ve çay sobanın üzerinde...
3 demlik çay hazır bizi bekliyor... Çay öncesi lavabo ihtiyacı için tuvalete girdiğimde manzara da şaşırtıcı. Ancak bu kadar doğal olur :))) Ve köy tuvaletini andıran görüntünün hemen arkasında deve kuşu hesabı toplar gibi size bakıyor (Ahmet deve kuşunun nasıl yumurtladığını canlı canlı çekme başarısı ve şansına erişti) Sonrası 15 kişilik küçük bir minibüsle tekrar yola koyulduk. Tanışma faslı başladı. Rehberimiz Mehmet biyoloji bölümü mezunu olmasına rağmen bir o kadar sosyal ve kültürlüydü. Zaman zaman sağlık dersi verdi, güzeldi... Tanışma faslı başladı... İkişerli gruplardı genelde ve bir de aile katıldı bize. Berre adında küçük çok tatlı bir kızları vardı... Herkes kendini tanıttı, bazıları gizemli kalmayı tercih etti.... Minibüsün havası, iletişim sonrası daha bir sıcak hale geldi... Hacıllı köyüne geldiğimizde ihtiyaçlar giderildi ve öncesinde 4 bin 200 metre denilen ama sonrasında en az 7 kilometre olduğunu düşündüğümüz doğaya yürüyüş başladı. Köyde sinekler bizi karşıladı, sokağa itilmiş köpeklerden birisi 'ben size rehberlik ederim' der gibiydi... Tur boyunca bize eşlik e
tti. Köyün içerisinden geçerken kabile reislerinin çadırını andıran odunlardan yapılmış görüntüler dikkatimizi çekti. Bazıları için için yanıyordu, bazılarını ise köylüler özenle yerleştirmekle meşguldü. Ve o aynı boy olan kısa ve düzgün kesilmiş ağaçlardan odun kömürü elde edildiğini öğrendik. Onlar günlerce için için yanarmış...
farkettim... Neyse eve geldim Ahmet'i kaldırdım... Beraber çıktık yola. Taksim AKM önünde beklerken bizimle aynı kaderi paylaşan ve tura çıkan insan kalabalığına bakarken şaşkınlığımızı gizleyemedik... Oysa biz yıllar boyunca hafta sonları o saatlerde hep uyuyorduk veya güzel gerçeklerden uzak olarak uyutuluyorduk. Ama o gün çok farklıydı. Beklediğimiz turun aracı geldi, kısa metrajlı güzel filmin "motor" kısmı başladı. Yaklaşık 2 saat sürüyor. Öncesinde Ağva yolu üzerinde bir köy evinde rehberin aldığı poğaçaları yiyoruz... Çayı yaşını sonradan öğrendiğimiz 68 olan ama 50 altı gösteren bir teyze getiriyor. Onun bu yaşında çalıştığını görmek zorumuza gidiyor ama... Ve teyzenin iç dünyasını görmek adın içeri girdiğimde aldığım koku bana köyümü hatırlatıyor... Teknolojiden uzak odunlar kenara yığılmış ve çay sobanın üzerinde...
3 demlik çay hazır bizi bekliyor... Çay öncesi lavabo ihtiyacı için tuvalete girdiğimde manzara da şaşırtıcı. Ancak bu kadar doğal olur :))) Ve köy tuvaletini andıran görüntünün hemen arkasında deve kuşu hesabı toplar gibi size bakıyor (Ahmet deve kuşunun nasıl yumurtladığını canlı canlı çekme başarısı ve şansına erişti) Sonrası 15 kişilik küçük bir minibüsle tekrar yola koyulduk. Tanışma faslı başladı. Rehberimiz Mehmet biyoloji bölümü mezunu olmasına rağmen bir o kadar sosyal ve kültürlüydü. Zaman zaman sağlık dersi verdi, güzeldi... Tanışma faslı başladı... İkişerli gruplardı genelde ve bir de aile katıldı bize. Berre adında küçük çok tatlı bir kızları vardı... Herkes kendini tanıttı, bazıları gizemli kalmayı tercih etti.... Minibüsün havası, iletişim sonrası daha bir sıcak hale geldi... Hacıllı köyüne geldiğimizde ihtiyaçlar giderildi ve öncesinde 4 bin 200 metre denilen ama sonrasında en az 7 kilometre olduğunu düşündüğümüz doğaya yürüyüş başladı. Köyde sinekler bizi karşıladı, sokağa itilmiş köpeklerden birisi 'ben size rehberlik ederim' der gibiydi... Tur boyunca bize eşlik e
tti. Köyün içerisinden geçerken kabile reislerinin çadırını andıran odunlardan yapılmış görüntüler dikkatimizi çekti. Bazıları için için yanıyordu, bazılarını ise köylüler özenle yerleştirmekle meşguldü. Ve o aynı boy olan kısa ve düzgün kesilmiş ağaçlardan odun kömürü elde edildiğini öğrendik. Onlar günlerce için için yanarmış...Kene korkusu içimizi kaplasa da "atın ölümü arpadan olsun" misali doğaya kendimizi teslim etmeye hazırdık. Hedef "Kurudere Şelalesi"ydi... Dereyi gördük, paçaları sıvamadık... Çünkü suyu azdı ve geçit için taşları kullandık... Doğanın içindeydik... Solumuzda dere, sağımızda ise insanların dokunmasına izin verilmemiş doğayla başbaşaydık.
Yağmur bekliyorduk ama güneş bizi selamlıyor sanki "hoşgeldiniz" diyordu... Bu sırada rehberimiz Mehmet benim için büyük anlamı olan (bayandan almayı isterdim :))) çikolatalı gofreti ikram olarak sunuyordu. Kısa anlatımlar ve yavaş yavaş grupla şakalaşmalar sonrası şelaleyi merak ediyorduk... Oysa adı üstünde Kurudere Şelalesiydi. Yılın belli bölümlerinde akıyordu. O da kürüsel ısınmaya yenik düşüyor veya kayalar o dönem ağlamayı bırakıyordu... Yaklaşık 1 saati bulan yolculuk sonrası geldiğimiz bölge, kayaların arasına sıkıştırılmış, akıntıyı bırakıp bir hayli durgunlaşmaktan renk değiştirmiş "Kurudere Şelalesi" bölgesiydi...
Yağmur bekliyorduk ama güneş bizi selamlıyor sanki "hoşgeldiniz" diyordu... Bu sırada rehberimiz Mehmet benim için büyük anlamı olan (bayandan almayı isterdim :))) çikolatalı gofreti ikram olarak sunuyordu. Kısa anlatımlar ve yavaş yavaş grupla şakalaşmalar sonrası şelaleyi merak ediyorduk... Oysa adı üstünde Kurudere Şelalesiydi. Yılın belli bölümlerinde akıyordu. O da kürüsel ısınmaya yenik düşüyor veya kayalar o dönem ağlamayı bırakıyordu... Yaklaşık 1 saati bulan yolculuk sonrası geldiğimiz bölge, kayaların arasına sıkıştırılmış, akıntıyı bırakıp bir hayli durgunlaşmaktan renk değiştirmiş "Kurudere Şelalesi" bölgesiydi...Kayalar yosunlarla kimliğini gizleyen bir görüntüye dönüşmüş, alt kısmında ise dikitlere dönüşen küçük ama güzel görüntüler vardı. Bu sırada yukarı tırmanırken kırık merdiven düz olan bu tura az da olsa düşme korkusuyla adrenalin katmıştı... Dönüş başladı... İlk dereyle tanıştığımız bölgede bizi bekleyen sucuk partisi vardı... Mangal yakılmış, ekmekler hazırlanmış. Bu arada dönüşte ayakkabıları çıkarıp dereden geçmek veya geldiğimiz yönden geri dönmek vardı. Bazılarımız dereyi geçene kadar selam vermeyi tercih etti. Tam dereyi geçtiğimizde ise erik ağacı tüm meyvelerini bize verdi...
Mangal faslı öncesi Ahmet'le ihtiyaç olan doğallığı seçip elimizdeki küçük suları döktük (Çaktırmayın)... O bölgede gürül gürül akan derede eller yüzler yıkandı... Yaklaşık 1 saate yakın süren dinlenme faslı sonrası rota Ağva merkezdi. İsteyen denize girebilir, isteyen tura çıkabilir ve isteyen özgür takılabilirdi. Gelirken uğradığımız köy kahvesinde bizi bekleyen sürpriz vardı... Çay içmek ve ihtiyaç gidermek için uğradığımız kahvede oturan yaşlı bir ağabeye selam verdim sanki borçlu çıktım.... Amca öyle bir soru sordu ki şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemedim...- Derede benim kopyalarımı gördün mü?
Biraz düşünüp "bu ne diyor" sorgusu sonrası verdiğim cevap ise
- İnsanlar vardı ama size benzemiyor amca...
Bu şaşırtan sorunun perde arkasındaki anlatım amcayı ele verdi Allah'tan...
- Benim kopyalarım orada kadınlara tecavüz ediyormuş... Moda'da da yakalanmış... Ben emniyet amiriyim...
Amca yaşayacağını yaşamış, kristalleri eskidiği için kasetleri sarmaya başlamıştı... Bizim gruptan konuyu ilk dinleyen ve inanan abla amcanın beklediği soruyla gaza gelmiş kaseti bir daha sardırmıştı. Ve mesleğine (olmayan) yaşadıklarına isyan ediyordu.
- Benim hesaba geçen gün 65 milyar göndermişler anında çalınmış... Şu anda cebimde sadece 10 milyon var. İstanbul'a gitmek istiyorum gidemiyorum... Bırakacağım bu mesleği. Ne silah var ne birşey...
Kahveci abi de gülerek amcanın psikolojisini gruptaki insanlara anlattı.
Ve minibüse bindiğimizde rehbere takılamadan edemedik...
- Bunu siz mi ayarladınız... Bu muabbet tura dahil mi?
Yaklaşık yarım saatlik yolculuk sonrası Ağva'ya geldik. Meşhur Şile bezi olayı... 'Anısı olsun' diye 14 YTL'ye bir gömlek aldık. Rehberimiz Mehmet ve ulaştırmadan görevli olmasına rağmen zaman zaman bize rehberlik eden Fatih de tekne turu tercihimize katıldı... Ben Ahmet, 4 bayan ve bir sevgili çift... Deniz ve Göksu Deresi nehri alternatifi vardı. Ahmet'le ikimizin tercihi denizdi ama insanları da bizim egolarımız adına esir etmek istemiyorduk. Kaptan'ın önerisi de dalgaya rağmen deniz olunca bizim soyunmamız kaçınılmazdı. Dalgalar yükseliyordu ama Ahmet'in denize girme aşkı beni de etkiledi. Yalnızlığını paylaşmak adına tanımadığımız insanların içinde utana sıkıla soyunup denize atladık. Buz kestik... Aşkı balıkçı olan ama denize açılıp geri dönmediği için intahar eden Gelinkaya'nın önünde Karadeniz'le bayağı bir serinledik... Dönüşte kendi çapımızda koro oluşturduk, bilip bilmediğimiz şarkılara eşlik ettik. Sonrası güzel sohbetler ve paylaşımlar ve kısa bir güne sığdırılan uzun tatlı anılar... Girişte kısa demiştim ama sanırım yaşananlar o kadar kısa değildi... Herkese tavsiye ederim... Bu arada fiyatı da 49 YTL idi...
27 Mayıs 2008 Salı
DÜNYA HARİKASI
GÜMÜŞHANE-SAMSUN: Ve Gümüşhane'de Torul, dağların arasında bir dur... Sonra dolmuşlarla Karaca Mağarası'na yol al... Üniversite öğrencisi bir gencin araştırması sonucu kayaların arasına gizlenmiş halde bulunan Karaca Mağarası'ndaki doğal oluşumu insanlara yaptırmak isteseniz öyle güzel görüntülere ulaşamazsınız. İçine girip hiç çıkmak istemezsiniz. Sarkıtlar sizi güzelliklere sarkıtacak dikitler ise hayran hayran kendisine baktıracak. Sonra eski Gümüşhane, Yeni Gümüşhane derken Samsun'a çıkılır. Arkeoloji Müzesi'nde tarihe tanıklık edilir ardından Bandırma Vapuru'nda ise Ata'nın huzuruna çıkılır. Mumyalanmış özel görüntü karşısında insan donup kalır. Ve sonrasında buruk bir şekilde bazıları uçakla bazıları otobüsle metropol kente yani strese, karmaşaya geri döner...HUZUR UZUNGÖL'DE
TRABZON-ZİGANA GEÇİDİ: Dönüşte yol üzerinde Rize bezi almadan olmaz. Taka turunda da Temel fıkralarına gülmeden durulmaz. Kendilerine özgü ve şevileriyle uşakların sohbetine doyum olmaz. Ovit Dağı'na çıkarken erimeyen buzullarla kaplı alanlar doğayı inanılmaz kılar. Dönüşte tepemizde olan buzulların aşağılara inmiş bizi yolcu eden haliyle resim çektirmemek olmaz. Rize Kalesi'nde çayın tadına ve şehrin görünüşüne hayranlık gizlenmez. Merakla beklenen ve duvarlarımızı süsleyen Uzungöl manzarasını görünce büyülenmeden durulmaz. Çevresini dağların parsellediği gölde havaya sıçrayan balıkların şovuna duyarsız kalınmaz. Bir dönem Sultan Murat'ın geçtiği Sultan Murat Yaylası'nın tertemiz havasında konaykalıp güzel bir uyku çekmeden dönmek tura yakışmaz. Hele Zigana Geçidi'nden geçmeden hiç mi hiç olmaz...26 Mayıs 2008 Pazartesi
DOĞAYA DOKUNMA
SARP SINIR KAPISI: İstanbul'da sadece yeşil diye geçiştirdiğiniz bu rengin her tonunu yol boyunca görmeye devam ediyorsunuz. Sarp Sınır Kapısı'na kadar yol alıp Gürcüler'e uzaktan da olsa selam vermenin keyfini tadıyorsunuz. Bırakın şehir sınırını ülke sınırının nasıl bir duygu olduğunu kapıdan geçen insanlara bakarak anlamlandırmaya çalışıyorsunuz. Ve dönüşte Fırtına Vadisi boyunca yol alıp derenin içine yapılan ve zaman zaman sele kapılan evleri görüyorsunuz. Durmak bilmeyen şiddetini alçaltmayan suyun toprağını göremediğiniz dağların altını çizmesine tanık oluyorsunuz. Ve herkesin horonla birleştiği Ayder Yaylası'na çıkıyorsunuz. Dolmuşlara binip dağları tırmanırken Haziran sıcağında donduran bir soğukla karşılaşıyorsunuz. Bu defa rehberlerimiz ise orada doğup büyüyen yaşlı teyzeler. Yollar o kadar bozuk ve hırpalayıcı ki "şıkı şıkı baba" müziği eşliğinde altılı ganyan oynamak geliyor insanın aklına... Teyzelere soruyoruz.. "Yollar niye yapılmıyor?" Cevap o kadar anlamlı ve geçerli ki: "Burada doğaya dokunulmayor. Yollar yapulursa buraya herkes celur ve düzen bozulur. Hem biz para kazanamayuz." Ve dönüşte gruplar halinde insanların tulum eşliğinde horon teptiğini görüyoruz. Katılmak istiyoruz ama Karadeniz Kültürü'ne ne kadar yabancı olduğumuzun burukluğunu yaşıyoruz.Sabahın erken saatlerinde Karadeniz kadınlarının çalışkanlığına şahit oluyoruz. Dükkanları bile kadınlar açıyor. Gece tulum eşliğinde kına gecesine katılıyoruz., erkekler oturuyor garsonluk yapan kadın ise arada bir horona katılıyor. Kıpkırmızı olmuş yanaklarından uflama puflama değil mutluluk eksik olmuyor.
SÜMELA DAAAA SÜMELA
GİRESUN-TRABZON: Giresun da Ordu gibi yakılan şehirlerden olduğu için fazla tarihi yaşayamıyoruz. Trabzon'a selam veriyoruz. Dereleri akıllarda tutamıyorsunuz, Akçaabat Köftesi'nin tadına doyamıyorsunuz. Trabzon dendiğinde Sümela Manastırı ve Uzungöl akıllara gelir. Hele hele Karadeniz Teknik Üniversitesi'nin kampüsünü görünce insanın tekrar üniversite sınavına girip tek tercih yapası geliyor. Hele bir Atatürk Köşkü var ki duygularınız tavan yapıyor. Büyük bir heyecan içinde Sümela Manastırı'na çıkıyoruz. Ama otobüsle değil o bölgenin dolmuşlarıyla. Yollar o kadar bozuk ve tehlikeli ki bir anlık hata yapar sizi mefta. Ve en tehlikelisi de patika yol. M.S. 406 yılında kayalara oyularak yapılan Meryem Ana Kilisesi öyle kartpostallarda görüldüğü gibi değil. Aynı görüntüyü görmek istiyorsunuz ama içeridekilere şaşkınlıkla baktıkça o dönemdekilerin güncelliğinin korunmasını hayretle izliyorsunuz. İçiniz bir garip oluyor. Dönüşte sizi sis uğurluyor.BOZTEPE'DEN ORDU'YA BAKMA
ORDU: Ordu'ya yaklaşırken 'Ordu'nun dereleri...' türküsü akıllara geliyor. O kadar çok dere var ki... (e bir zahmet buna da türkü yapılmalıydı) Paşaoğlu Konağı'na gidiyorsunuz. Şehir bir dönem yakıldığı için tarihin izlerine pek rastlayamıyorsunuz. 475 metre yükseklikteki Boztepe'ye doğru tırmanırken sağınızdaki ve solunuzdaki yeşilin tonlarına inanamıyor, toprağı görmeye hasret kalıyorsunuz. Evleri görebilmek için fındıklarla (aganigi naganigi) doping yapıp enerji depoluyorsunuz. Ve Boztepe... Tek kelimeyle muhteşem. Ordu önünüzde. Denizle bütünleşmiş şehri tek tek sayabilecek yükseklikte kuşlar kadar özgürsünüz. İstanbul'un yoğun yaşamından stresinden eser kalmıyor size de 'işte olay bu' demek farz oluyor.CEZAEVİNDE VOLTA ATMA
KASTAMONU-SİNOP: Safranbolu sonrasında yavaş yavaş Karadeniz havasını soluyup Kastamonu'da Nasrullah Meydanı'na çıkıp Kurtuluş Savaşı'nda yüreğini ortaya koyarak cephane taşıyan Şerife Bacı anıtına duygu dolu bir bakıştan sonra Sinop'a doğru yol alıyorsunuz. Haliyle turla geldiğiniz için kesme helva ikramını tadıyor ve tadına doyamıyorsunuz. Ve Sinop Cezaevi'ne geldiğinizde (Parmaklıklar Ardında dizisinin çekildiği yer) sizi bir dönem gardiyanlık yapan ancak sonra siyasi düşüncelerini açıkladığından dolayı görevinden alınan PALA'yı ve o dönemde yaşananları dinliyorsunuz. Pala sadece cezaevini değil siyaset çarkının da Türkiye'de nasıl işlediğini özetliyor kendi çapında. Para, pul almıyor anlatımından. Sadece sıcak bir ilgi görmek istiyor. Yan yana birileriyle resim çektirmek paradan daha büyük haz veriyor ona. Bestesi Sebahattin Ali'ye ait olan Edip Akbayram'ın söylediği "Aldırma gönül"ü cezaevini gezerken daha iyi anlıyor ve yaşıyorsunuz. Kaçışı mümkün olmayan bir tarafı denize bakan cezaevinin içinde volta atıp mahkumluğu yaşıyorsunuz kısa süreli de olsa. Göz gözü görmeyen zindanlarda bir dönem insanların yaşadığına akıl sır erdiremiyorsunuz. Sinop'a özgü bir gemiyi hediye olarak alıp yola koyulurken Hamsilos Fiyordu (Osmanlı'nın gemiyi gizleyip Ruslar'a karşı savaş kazandığı yer) önünde sizleri inekler karşılıyor. Hamsilos'u bırakıp gitmek istemezken Sinop Burnu'nu bile unutuyorsunuz. Ve Sinop'un 10 yıla kadar turizm cenneti olabileceğini şimdiden kestirebiliyorsunuz.SAFRANBOLU'DA GÜNEŞ SAATİ
Çıkıyorsunuz İstanbul'dan yola alıyorsunuz soluğu Safranbolu'da... Kol saatine değil, cami avlusundaki Güneş Saati'ne bakıyorsunuz vakit sayacına... Sıcaklık doğal klima havasındaki Cinci Han'da bitiyor, tek tip ve düzeni bozulmamış (İnsan eli Allah'tan değmemiş) yolları adımlıyor ayaklar. Kaymakamlar Evi'ni gezip o dönemin yaşantısını haremlik selamlığı görüyorsunuz. Dönme dolaptan (o zamandan başlamış dönen dolaplar :)) yemek kaplarını geçiriyorsunuz... Çay molasında orta halli bir ağabeye 'İnsan ömrü burada kaç yıl?' dediğinizde hanımların insan hayatındaki önemi gösteren cevabı alıyorsunuz: KARIYA BAĞLI... Yemeniciler (eski ayakkabı) Arastası ve İmren Lokumcularını gezdikten sonra Hızırlık Tepesi'nden Safranbolu'yu kuşbakışı izliyor ve hiçbir evin başka bir eve gölge etmediğini görüyorsunuz. Sonra Yörükler Köyü'nde tarihi çamaşırhaneye gidiyorsunuz. Koca bir taş. Hanımların boyuna göre değişen yükseklikte. Kirli su temiz suya hiç karışmıyor... O zamanki düşünce yapısını Fadime Teyze'den (şu anda yaşıyor mu bilmiyorum) dinliyorsunuz. Evinizi gezdiriyor size ve günümüz teknolojisinin doğal gaz sistemini ocak düzeyinde (amatör) hayranlıkla izliyorsunuz. İlk gece otantik haldeki Safranbolu evlerine özgü konakta kalıyor ve rahat bir uyku çekiyorsunuz.GEZDİM... GÖRDÜM... YAZDIM...

AKDENİZ'İ, EGE'Yİ BIRAK
KARADENİZ'E BAK!
Yaz aylarının vazgeçilmezi iki bölgemiz var... Ama unutulan ve gezip görüldüğünde herkesi şok eden öyle bir bölge var ki anlatmakla bitmez, paraya pula değişilmez, mutlaka ve mutlaka yaşanması görülmesi gerekir. Neler mi bunlar... Bulutların dansı, yeşilin her tonu, doğanın sadeliği kayaların ağlaması ve içmeye doyamadığımız çayın filiz hali...
KARADENİZ... Gezip görenlerden duyarsınız doğasının güzel olduğunu ama Akdeniz ve Ege çekiciliğinden hiç aklımıza gelmez... Oysa yaşayan ve görenlerin hafızasından hiç ama hiç silinmez... İstanbul'dan turla çıkıyorsunuz yola...
NASIL GİDİLİR: Genelde mayıs ayı sonları ve haziran ayı başında turlar düzenlenir. Batı Karadeniz, Karadeniz ve Yaylalar Turu olmak üzere... Bir haftalık ve 10 günlük periyotlar halinde. Konaklama kahvaltı ve akşam yemeği ücrete dahildir... İsteyenler uçakla gidip uçakla dönebilir...
KİMLER KATILIR: Genellikle yaş profili bir hayli yüksek. Emekli olmuş insanlar deniz yerine doğayı tercih ediyor. Hatta tura katılırken 4. kez gidenleri duyunca "Sıkılmadınız mı?" demek istiyorsunuz ama gezip görünce bu sorunun cevabını utanarak kendiniz veriyorsunuz zaten. Ayrıca böyle bir bölgenin varlığından haberdarsınız belki ama zenginliğinden ve güzelliğinden haberdar olmadığınız için kendinizi sorguluyorsunuz...
AMAÇ: Karadeniz'i anlatırken isimlere reklam amaçlı yer vermedim. Amacım burada firma veya tur reklamı yapmak değil, kendi bölgemizi, kendi ülkemizi, kendi doğamızı ve insanlarımızı tanımak aynı mozaiğin parçası olarak onların nasıl bir dünyaya sahip olduğunu anlatmaktır.
2005'te yaşadığım bu yolculuğu sizi de yormaması ve yerlerin öneminin tek çatı altında toplayıp oralara haksızlık etmemek için bölge bölge anlatacağım...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

