HAYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2014 Cumartesi

GÜNDEM VE ÇOBAN!


Mecazi anlamda kan gövdeyi götürüyor...
Deyim yerindeyse yer yerinden oynamış...
TV'lerde bir son dakika telaşı, canlı yayın bağlantısı hesabı... Dolmabahçe'de trafik...
Yerinden bildireni mi dersiniz, "İşte kaza burada oldu" tarzı haber verenini mi!
Dedim ya... Yer yerinden oynuyor...
Dost bildikleriniz birbirini yiyor...
Yasama, yürütme, yargı kağıt üzerinde bağımsız gibi ama birbirine girmiş görünüyor...
Herkes bir hesap, kitap derdinde...
İnce mesajlar, tehditler, kavgalar...
Senin, benim, onun ve bunun adamları...
Yandaşı, candaşı...
Suya sabuna dokunmak istemeyeni...
Reyting ve haliyle para uğruna diziler birbirini kovalıyor...
O ses Türkiye, Yetenek bizi izlerseniz sizsiniz avutmaları...
Aslında iki kelimelik tek bir ses var... PARALI ve GÜÇLÜ...
İşte tüm bunlar olurken olan bitenden habersiz birileri var... Onlar Türkiye'de yaşıyorlar... Olan bitenden haberleri yok. Kafaları bunlarla meşgul değil... Kavga, gürüldü, kredi, para, pul, ayakkabı, dolar indi çıktı, altın parladı, söndü... Yok bunların hiçbiriyle işi yok... Gerçekten yok...
Onların aklında ve düşüncesinde kariyer, yeni bir iş ve aşk da yok... Kim mi bunlar?
TAMAMEN DOĞAL YAŞAYAN, DOĞAL BESLENEN BULDUĞUNU YİYEN ONUN BUNUN İŞİNDE, MALINDA VE PARASINDA GÖZÜ OLMAYAN, TV'DEN DİZİLERDEN VE SANAL DÜNYADAN HABERSİZ ÇOBANLAR... 
Hani birileri aşağılanmak istenir ya... "10 tane koyun güdemez" diye...
Tekrar düşünmeli...
Acaba kimin hayatı ve yaşamı daha doğru...
ÇOBAN OLMAK VARDI...
İsterseniz soralım:
17 Aralık olayından haberiniz var mı? Gözaltılar, yolsuzluklar... Cemaat, hükümet...
CEVAP: O nedir looooo! (Gerçi onlar cümlelerinde ünlem kullanmazlar... Ekonomiktirler)... Benim 30 tene davarım var... Sabah sağlam, akşam da sağlamsa k.... gerisine...


29 Kasım 2013 Cuma

BELEDİYE BAŞKANI ÇİÇEK GÖNDERDİ


Geçtiğimiz günlerde Üsküdar semt sakini olarak başımızdan geçen olayı anlatayım...
Özelimdir ama genelleştireyim biraz...
Nikahımız Üsküdar Evlendirme Dairesi'nde oldu. Adamlar bizi kayıt altına almış! İyi ki de almış...
Evdeyim zil çaldı... Bizim apartmanda herkes herkesin zilini çaldığı için pek duyarlı davranmadım. Ancak yine de ne olur ne olmaz mantığı ile kapıya yaklaştım...
Merdivenden yukarı doğru çıkan başörtülü bir genç kız "İsmail-Burçak çifti burada mı oturuyor?" diye üst komşuya sordu...
Şaşkınlık içerisinde ben kapıyı açtım.
- Buyrun benim...
- Efendim Üsküdar Belediyesi'nden geliyorum.
- Evet... (Şaşkınlığım devam ediyor)
- Belediye başkanımız Mustafa Kara sizin evlilik yıldönümüzü kutluyor.
Hangi evreye girdim bilmiyorum ama artık şaşırmanın ötesine geçtim...
Haliyle bir çok eşin dostun hayat şartlarından unuttuğu evlilik yıldönümümüzü Üsküdar Belediye Başkanı hatırlıyor! Pardon hatırlamıyor kayıt altına almış...
Ve kızın elinde bir çiçek ve kutlama mesajı...
Büyük bir incelik ve jest...
Teşekkür ettim...
Ha bu olayın yaşandığı gün cuma. Oysa bizim evlilik yıldönümümüz pazar günü.
Adam iki gün önceden mesai saatlerinde kendini garantiye alıyor.
Ve bunun için bayanın altında özel araç var.
O sırada evde olmayan Bebişime geldiğinde çiçeği gösteriyorum ve metni okuyorum... Biraz şoka girse de o da mutlu oluyor ve "ŞAKA GİBİ" diyor... Sloganları HAYALDİ GERÇEK oldu. Evet bizim yaşadığımız da ŞAKA DEĞİL HEPSİ GERÇEK...

Sayın Mustafa Kara'ya teşekkürlerimi sunuyorum. Düşünmesi yeterli...
Ancak insan sormadan da edemiyor?
* Jestin güzel, iç okşayıcı ama kimin parasıyla kime jest yapıyorsun!... Benim paramla bana...
* Ayrıca bunun için belediyenin aracını tahsis ediyorsun ve bir bayan görevlendiriyorsun...
* Abi gerçekten gerek yoktu masrafa ya... 
Fakir fukaraya kömür veya gıda yardımında bulunsanız daha iyiydi dicem ama adamlar onu da yapıyor!
Yani AK Parti, her şeyi düşünüyor. Ekonomik, duygusal ve incelik adına her türlü yaklaşım var...
Muhalefete duyrulur: ADAMLAR ÖYLE YA DA BÖYLE ÇALIŞIYOR ARKADAŞ...





28 Kasım 2013 Perşembe

DEPREMDE NE YAPILMALI?

İTÜ Öğretim Görevlisi Afet Yönetimi Uzmanı Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, GENÇ BAKIŞ'ta anlattı: Depremde yapılacak ilk eylem:
Çök-kapan-tutun...
Kırılacak, patlayacak metallerden uzak durulmalı...
Yatağın yanına bir çift ayakkabı konulmalı.
El feneri olmalı.
Dersteysek sıra veya masa altı.
Merdivenler ve balkonlar en tehlikeli yerler.
Deprem yakın bir fay hattında olursa ayakta durmak mümkün olmayabilir.
Deprem olduğunda dışarı çıkmak bazen daha tehlikeli olabilir. Çünkü yukarıdaki her şeyin üzerinize düşme ihtimali yüksek.
Bina sağlamsa içeride kalmak gerek.
Öncelikli olarak bina sağlam olacak.
Eşyalar sabitlenecek.
Üçüncüsü de bilgi sahibi olunmalı.
ÖNE ÇIKAN SÖZLERİ:
Japonya'da deprem sürekli var.. Çözümü olsa onlar çözüm bulurlar. Onlar beraber yaşamaya alışmışlar ve önlemlerini sağlam almışlar.
Marmara depreminde deprem yüzünden sadece 1 kişi öldü. Fabrikada işçi fay hattına düştüğü için öldü. Diğerlerini binalar ve panik öldürdü...



BABALAR VE KIZLARI

Futbolda teknik adamlar önemli figürlerdir...
Kazanınca en büyük pay ve etki onlarındır...
Bu anlamda sesleri solukları çıkmaz pastanın kremasını yerler...
Kaybettikleri zaman ise "Daha yeni geldim. Ben sihirbaz değilim. Zamana ihtiyacım" klişeleri vardır.
Tıpkı şu anda Roberto Mancini'de yaşananlar gibi.
Ya arkadaş tamam sihirbaz değilsin ama 11'e 11'de Real Madrid'e yenilmen normal.
Ancak 10 kişi kalmış bir rakibe karşı fark yemen sihirbaz (!) işi...
Sonrasında kızı çıkacak defansa tepki gösterecek, babasına zaman isteyecek...
Bari sen girme be topa... Hele hele taraftarla ikili mücadeleye girip sakata gelme...
Gerek yok... Hele hele kurumsal bir kimliğe çok büyük önem veren SAYIN Ünal Aysal'ın başkan olduğu bir kulüpte..
Haa fikir babasını da unutmayalım hakkını yemeyelim: BÜLENT TULUN...
NOT: Unutmadan bu sadece Mancini ve kızı için geçerli bir durum değil. İmparator Fatih Terim'in kızı da zaman zaman maç sonları sosyal mesaj olayına girerdi. Ne gerek var ya...


25 Kasım 2013 Pazartesi

HAAAYDAAAAAAA


Hayat... Ha ile başlar...
Şaşırmalar...
Gaza getirmeler (Argoda mikserlik)...
Etki ve tepkiler...
HA ile verilir.
Bunların değişik versiyonları vardır...
Mesela...
Şaşırma: HADİ YA...
Gaza getirme (ROK veya KOR yani Rasim Ozan çok iyi yapar): HAYDAAA...
Etki ve tepki: HAA S...TİR...
Nereden ve nasıl baktığına bağlıdır. Son iki kelime küfür gibi görülebilir ama aynı zamanda da tebessümle ifade edildiğinde hayatı fazla ciddiye almak gerekmediğini de gösterir...
Ki ben öbür tarafa giderken bile HA S...TİR'i kullanıp tebessüm etme temennisinde olan biriyim...
Biz buna kısaca HAYAT diyoruz...
Tıpkı her yüz ifadesinde hayatın ve yılların izi olan fotoğraftaki müthiş figür gibi...

22 Kasım 2013 Cuma

BU ROZETİ HEPİMİZ TAKMALIYIZ


Orta yaşlı ve düzgün giyimli bir adam sessizce kafeye girerek köşedeki masaya oturur.
Garsona sipariş vermek için beklerken yan masadaki gençlerin kendisine bakarak gülüştüklerini fark eder. Belli ki yakasına taktığı küçük pembe kurdele şeklindeki Rozetine gülmektedirler. Bu alaylı bakışları görmezden gelen adam, yan masadakilerin bu ısrarlı sırıtmalarına dayanamayarak elini lacivert ceketinin yakasındaki rozete götürerek,
'Bu mu?' diye bakışanlara sorar.
Yan masadakiler yüksek sesle gülerek,
'Küçük güzel Pembe kurdeleniz lacivert ceketinize pek de yakışmış!
' diyerek sırıtmaya devam ederler.
Orta yaşlı adam bu sözü söyleyen delikanlıya dönerek,
'Lütfen masama buyurun bunu tartışalım'
der.
Biraz önce tüm sevimsizliğiyle sırıtan delikanlı sebebini anlamadığı bir utanma ve sıkıntı hissine kapılsa da gelip masaya oturur.
Adam anlaşılır ve yumuşak bir sesle,
'Bu Rozet tüm dünyada, içinde olduğumuz ayda, kadınların arasında meme kanseri bilincini yaygınlaştırmayı ifade ediyor.
Ben bu rozeti annemin adına takıyorum'
der.
Bu açıklama karşısında başkalaşan delikanlı,
'Çok üzüldüm, anneniz meme kanserinden mi öldü
' diye sorar.
'Hayır'
diye cevap verir orta yaşlı adam ve devam eder:
'Annem sağ. Küçük bir çocukken kendimi yalnız hissettiğim korkulu anlarımda her zaman başımı saklayabileceğim ve huzur bulacağım yumuşak bir yuvadır annemin memeleri. Annemin sağlığı için dua ediyorum.
'Hımmm' diye kekeler delikanlı.
'Bu rozeti karım için takıyorum' diye devam eder orta yaşlı adam.
'Karınız da herhalde iyi' diye sorar delikanlı.
'Evet, evet' der adam
'Karım benim için aşk ve sevgi kaynağı olmuştur her zaman. 23 yıl önce sevgili kızımızı beslemiştir memesiyle. Karımın sağlığı için Allah'a şükrediyorum.'
'Sanırım kızınızın sağlığı için de takıyorsunuz?
'Hayır.... Kızımı bir ay önce meme kanseri nedeniyle kaybettik.
Yaşının çok genç olduğunu düşünerek ihmal etmiş memesinde fark ettiği kitleyi. Bu nedenle geç kaldık.'
Genç delikanlı, yüzündeki utangaç ve üzüntülü bir ifadeyle,
'Çok üzgünüm bayım. Özür dilerim' der...
Orta yaşlı adam 'Kızımın anısına öğünerek takıyorum Bu küçük pembe kurdeleyi. Bu sayede çevremdekileri de aydınlatabiliyorum. Şimdi evine git, karınla, kızınla, annenle konuş' deyip cebinden çıkardığı küçük pembe kurdele rozetini uzatırken, delikanlı öne eğilir ve takmama yardım edebilir misiniz?' diye mahçup mahçup sorar.
Bu öyküyü Türkiye Meme Vakfı'ndan Dr. Can Gürbüz gönderdi..
Öykünün altına bir de not düşmüş:
'Bir mumun, diğer mumu yakarak aydınlatmasıyla kaybedeceği hiçbir şey yoktur..'
Lütfen bu hikayeyi yayarak diğer mumları da aydınlatın...
TÜM AYDINLIKLAR KADINLARIN OLSUN...

NOT: Ben de hikayeyi Nermin Abla'dan aldım. TEŞEKKÜRLER...

21 Kasım 2013 Perşembe

GENÇ, REALİST VE MANTIKLI BAKIŞ


Dün gece Kanal D'de Abbas Güçlü'nün Genç Bakış'ı vardı... Vardı ama bir anda yayından kalktı. Kayseri Erciyes Üniversitesi'ndeki programda konuk Yeni Türkü Grubu'ydu. Bir grup öğrenci "Ölürüm Türkiyem" şarkısını söyledi. Sonra bunlara salonun geneli katıldı. İyi güzel. Buraya kadar normal. Zaten görüntülerden de izlerseniz Abbas Güçlü ve konuklardan her hangi bir olumsuz tepki olmadığını görürsünüz. Ancak sonrasında siyasi boyut kazanan bir duruma dönüştü sanırım. Abbas Güçlü ayaklanan bir grubu kontrol etmek istedi, başaramadı ve sonrası ortalık karışmış. Görüntüleri az çok videolardan ve haberlerden, sosyal medyadan takip ettim.
Bir anda Abbas Güçlü ve Yeni Türkü vatan haini haline getirilmek istendi. Ya arkadaş senin iktidarın siyasilerin ülkeyi göz göre göre bölmüş parçalamış sen orada bir iki ülkücü hareketle hem de Abbas Güçlü ve Yeni Türkü'yü protesto ederek mi kurtaracaksın... Adamlar Diyarbakır'ı başkent ilan etmiş, senin başbakanın çıkmış K....stan demiş eleştirilere de; 'tarihe bakın' göndermesi yapmış... Süleyman Demirel'in -katılmasam da - 'dün dündür bugün bugündür' söylemini işine geldiği gibi uyarlamış... 
Haa burada tepki Yeni Türkü'ye olabilir. Sol görüşe karşı bir faşist duruş sergilenmiştir ancak amacından da sapmıştır. Geçmişe bakıyorsunuz Gazi Üniversitesi'nde de aynı grubun konserleri engellenmiş. 
Benim hala anlayamadığım PKK ve bölücülere gösterilmeyen etki ve tepkinin, sanatıyla öne çıkmış bir gruba karşı gösterilmesidir. Tepki verilebilir ama demokratik sınırlar içerisinde. Gerçi bu 'demokrasi' kelimesini sevmiyorum. Herkesin özellikle de günümüz iktidarının önüne 'çok' ekleyerek ve böbürlenerek kullandığı içi boşaltılmış bir kelime... 
Sonuç olarak burada suçlu kim? Abbas Güçlü mü, Yeni Türkü mü? Hedefi doğru belirleyip popilizm yaparak sanal ve sosyal kahramanlar yaratmamak gerektiğine inanıyorum... Hem de ülke bölünürken kılını kıpırdatmayıp sadece izleyen ve oy kovalayan, 'muhalefet' olduğu bile tartışılır hale gelmiş partiler varken...
Genç Bakış'ı tabii ki önemsiyorum ama biraz da REALİST VE MANTIKLI BAKIŞ diyorum... 
Kime göre, neye göre? Tabii ki bana göre...

20 Kasım 2013 Çarşamba

KOMŞUDAN "İTHAL" DİLENCİ

Öğle saatleri... Üsküdar-Kabataş hattı... Motordan indim fünikülere doğru ilerliyorum... Motor teknelerinin yakıt aldığı petrolün kenarından geçerken bir kadın sesi ve talebi:
- SURİYELİYİM. ALLAH RIZASI İÇİN YARDIM EDİN.
Sesi çok dramatik gibi hissedebilirsiniz ama öyle değil. Tok yani... Bir de yanında elinden tuttuğu çocuğu var...
Tabii ki Allah kimseyi düşürmesin... Ama... İşin AMAsı var...
Zamanında yaptığı iyi şeyler de eleştiriye açık eylemleri de (Bazılarını 1 gün de zengin etmeler) bulunan rahmetli Turgut Özal, sınır kapısını açmış peşmergelere "gelin" demişti. Binlerce peşmerge geldi. Sahi onlara ne oldu? Neredeler? Kaçakçılıkla işi götürdüler mi, yoksa büyükşehirlerin otopark mafyaları haline mi geldiler?
Şimdi de şu anki hükümetin insanlığı tuttu ya (YERSEN) açtı kapıları, bir zamanların dostu ESED'den kaçanları kucakladı... Kamplar kuruldu, istenilen bölgelere (bazılarında seçim stratejisi olabilir- bunu zaman gösterecek) yerleştirildi... Garibana "ananı da al git" denirken Suriyeliler'e "GELİN GELİN" dendi...
Geçen gün CNN'de izledim..
Yemek, içme ve şimdilik barınma ihtiyaçları karşılanıyor. Erkeklerin traşları da bedava... Yani üretmeden tüketmek bedava.
Bu imkanların sağlandığı birey çalışma ihtiyacı duyar mı? Gidip 15-20 TL'ye amelelik yapar mı? Yapanı da vardır ama YAPMAZ.
Çünkü nasıl olsa Türkiye Cumhuriyeti devleti veriyor.
Peki şu anda Recep Tayyip Erdoğan'a duacı olan ve yaşadığı şokun etkisinde kalan komşular yarın bir gün bu verilenleri yeterli bulmayacak. Farklı isteklerde ve taleplerde bulunacak. E o zaman ne olacak? Altyapı yok, üstyapı, tarla takım, boş arazi çok. Aç sınırı gelsin, ver yesin... Nereye kadar?
Sen olanlarla baş edemiyorsun bunları ne yapacaksın...
Daha şimdiden vergisiz işi ve hazırı öğrenmişler: DİLENCİ...
Bizim dilencilerimiz bize yetiyordu be abi. İthal dilenciye ne gerek vardı. O da diyor Allah sevdiğine kavuştursun, bu da diyor Allah ne muradın varsa versin?
Bu arada dilenciliğin de EVRENSEL bir dili var galiba...

4 Ağustos 2013 Pazar

'CAN'LAR ACIYOR


Ağaçlar ağlıyor
Canlar acıyor
Yasalar bağırıyor
Darbe üstüne darbe geliyor
Yaşa oturuluyor
Zincirler vuruluyor
Düşünen düşündüğü ile kalmıyor
Acı biber bile artık tatlı geliyor
Dillendirenin dili koparılıyor
Takipler sürüyor
Gözaltılar şişiyor
Yandaş candaş oluyor
Diğerleri ise bertaraf
Ben, sen o yok
Biz, siz onlar var
Sizdenim dersen 
Kalemi jölelersen 
Güzel 'yazar'
Yoksa üstün çizilir
Tükenirsin... 

2 Ağustos 2013 Cuma

SÜPER LOTO

Süper Loto'nun 8, 14, 24, 29, 46 ve 47 şeklindeki sonuçlarını bir kişi bilmiş (bilmiş yanlış olur numaraları tutturmuş diyelim) ve 17.5 milyon TL ikramiye kazanmış... Ve talihlinin kuponu İstanbul Kartal'da yatırdığı belirtiliyor... Bu tür oyunlar özellikle Avrupa ülkelerinde var ve insanların umut bağladığı bizde ise "çıkmaz ama en azından şansımı deneyeyim" dediği bir sistem... Bireyle Allah arasında olması gereken dini ve imanı aleni bir şekilde yaşamayı seven siyasilerimize göre günah ama ne yaparsın böyle gelmiş böyle gidiyor mantığı hakim... Eeee ülkenin en büyük gelirleri arasında da sözüm ona bu kumar paraları görünüyor... 
Her neyse sistemi bırakalım talihliden talihsizlere dönelim...
Dikkat ettiniz mi bilmem ama genelde milli piyangonun yılbaşı çekilişlerinde bir şeyler olur ve o büyük ikramiye genelde çeyrek bilete çıkar... Veya çıkartılması sağlanır ki bir kişi değil en azından 4 kişi nasiplensin mantığıyla... Ve bana göre güzeldir sakıncası yoktur. Gerçi o nasiplenme 4 kişi de değildir, sülale ve belkide köydür veya ilçedir...
Diyeceğim ve nacizane önereceğim olay büyük ikramiyenin bir kişiye çıkmaması yönünde. Mesela son kazanılan para ne kadar? 17.5 milyon TL. Yani eski parayla trilyon. Çok büyük zenginlerin bu oyunu oynama ihtimali çok düşük. Bunu kimler oynuyor, en çok memur ve orta kesim ile tam kupon bile yapamayan asgari ücretliler veya garibanlar... Eee çıkan rakam o tarz bir yaşantısı olanları "deli" eder. Onların zaten genelde gönlü zengindir. Ben derim ki böylesine büyük rakamlar bir kişiye değil atıyorum 17 kişiye bölünmeli ve herkes 1 trilyonun ucundan tutmalı. Bu 17 trilyon 17 aile demek aynı zamanda. O aileler sadece kendini kurtarmayacak belki de sülalesini etkileyecek, komşuları dostları bile nasiplenecek. Yani en azından uzun vadeli mantıklı adımlarla ayakta sağlam durabilecek... 
Ben hiç çok büyük ikramiye kazanıp da fabrika kuranını görmedim, ortadan kaybolanını duydum. Hatta bir kaç kez çok büyük rakamlar kazanıp faydasını görmeyenini (Sultanahmet'te boyacı) bile okudum... 
Her neyse sayısal, sözel, süper, şans topu veya on numara... BOL ŞANS...

29 Temmuz 2013 Pazartesi

DİREN-ME TÜRKİYE


Haber sitelerine bakıyoruz yanlı ve canlı... Kamer Genç, ülke gerçeğine değiniyor Tunceli'de dağlara asılan PKK flamalarına değiniyor, uzun süredir bunların indirelemediğine işaret ediyor ve "Nerede bu devlet" diyor... Bazı siteler bunu arka plana atma gereği hissediyor. Ön plana ise Hülya Avşar'ın şortuyla havuza atlama fotoğrafı konuyor... Vay be yıllardır TELEVOLE kültürü eleştirildi, yerden yere vuruldu şimdi önceliğimiz o oldu... Bırakın dağları, flamaları, ülkeyi, ölen Şanlıurfalı çiftçiyi, çözümü... VUR PATLASIN ÇAL OYNASIN... DİREN-ME TÜRKİYE...

BOYACININ 'GÜLER' HALİ

İçişleri Bakanımız Muammer Güler, memleketi Mardin'de gece sokakları gezmiş ve ayakkabı boyacılığı yapan Ömer Geçit'in evinde sahur yapmış... TV'lerde haberlerin veriş şekline baktığınızda çat-kapı spontane gelişen bir olay gibi... Ömer amca süper.. Samimiyetinden ve doğallığından zerre endişe edecek bir durum yok. 4 çocuk babasıymış. Keza Muammer Güler'in de valiliği döneminden akılda kalan özelliği samimiyeti ve halktan pek kopuk bir görüntü sergilememesiydi. Ancak bu sahur programında doğal olmayan bir durum söz konusuydu... Ağzında dişi kalmamış Ömer amcanın ayakkabı boyacılığıyla geçimini nasıl sağladığı malumunuzdur... Hem de 4 çocuk babası... Gel gör ki sofraya bakıyorsunuz neredeyse bir kuş sütü eksik... Jambonu, balı, yumurtası. Keşke bakanımız gerçekten spontane ve güzel bir fikir olan bu eylemini tamamıyle doğal bir hale getirseydi. Getirdiğini veya getirttiğini değil tanrı misafiri hesabı bulduğunu yeseydi de Ömer amcanın ve Türkiye'nin ekonomik gerçeğini görebilseydi, gösterebilseydi... Ama şunun da hakkını vermek gerek... Ya hiç uğramasa otelinde keyfine baksaydı... En azından öyle ye de böyle yurdum yurdu insanı ile beraber. Anafikir bu olmalı... Göstermelik "Halkla iç içeyiz" mesajı sırıtmamalı...
NOT: Ömer amcaya sadece basının gördüğü ve gösterdiği sahur için değil ayrıca gıda veya ekonomik yardım da yapıldığını düşünüyorum...

27 Temmuz 2013 Cumartesi

ABD VE MISIR PATLAĞI

Her konuda bir fikri olan dünyanın öbür ucunda da olsa sözüm ona demokrasiyi savunan ve bu konuda tanıdığı veya tanımadığı halkları korumayı, yok etmeyi görev bilen ABD, ne ilginçtir ki Mısır'da yaşananlar konusunda renk vermedi... Ortadoğu'yu kafasına göre dizayn eden, komşu ülkeleri birbirine düşürmekte üstüne olmayan ABD, Mısır konusunda yaşananlar için bakın nasıl düşünüyor!..
Amerikan basınına konuşan Amerikalı bir yetkili kanunların, Mısır'da olanların darbe olup olmadığına yönelik resmi bir tanımlama yapmasını gerekli kılmadığını belirterek, "Bunun ne darbe olduğunu ne de darbe olmadığını söyleyeceğiz, bir şey söylemeyeceğiz" dedi. 
Özetle ABD, Mısır'da günlerce yaşanan şiddet, cinayet, demokratik hakkı tanımama veya kendince tanıma adına ne derseniz deyin bir fikir oluşturamamış. 
Ne darbe diyor ne de değil... Vay be Amerika'nın düştüğü duruma bak... YERSEN... 

SARI BASIN (İSYAN) KARTI


İşe gidiyorum... Dolmuştan Üsküdar'da indim deniz motoru için iskeleye girdim. Sürgülü kapıyı açtım ilk defa gördüğüm -sanırım yeni başlamış- görevli yaşlı amcaya sarı basın kartımı çıkarıp gösterdim... Sarı basın kartı sahiplerine şehir içi ulaşım yasal hak olarak bedavadır... Yaşlı amca kartı yenilemem gerektiğini bu konuda kendilerine uyarılar geldiğini hatırlattı. Mesajı aldım, haklı olduğu için tamam anlamında kafamı salladım. Bebişim de yanımda tabii bu arada. O turnikeden geçtikten sonra yanıma geldi. Ayrıca hemen yan tarafımızda da orta yaşlı bir ağabey var... Görevli ve yaşlı amcanın her gün dolmuşa bindiği o kadar belli ki o kadar DOLMUŞ yani... Sarı basın kartı konusunda bir açıldı pir açıldı...
Amca kafadan "Size bedava garibana paralı... Kadın 70 yaşına gelmiş sarı basın kartı gösteriyor. Bana niye bedava değil" tarzı bir serzeniş çıktı.
Ben sakin sakin dinliyorum acaba nereye varacak eleştirisinin altı dolu mu boş mu onu merak ediyorum... Ancak görüyorum ki amca yaşını başını almış ama gazetecinin ne olduğunu hala anlamamış. Bugünkü gençlik olsa diyeceğim hadi normaldir ama amca rahat 50 üstü. Yani en azından yandaş ve candaştan öncesini biliyor. Gerçekten gazetecilik yapıldığı onurla gururla şerefle bu mesleğin yapıldığı kamuoyu yararının ön planda tutulduğu dönemin şahitlerinden. Ancak sanırım o dönem yurtdışındaydı... Her neyse ben hala sabırla bekliyorum ki şunu desin...
- Kamuoyu yararı mı gözetiyorsunuz, hepiniz patronların veya iktidarın sesi olmuşsunuz. Bu kartı hak edecek kimse kaldı mı ki....
Ancak yok amca mesleğin öneminin, yapılan işin tanınan hak ve hukukun bilinci dışında sadece sonuçla ilgilenir olmuş. Yani o 70'lik diye tabir ettiği kalem, büyük oranda basın şeref kartı veya sürekli basın kartı sahibidir. Onu kendisiyle kıyaslayıp ben neden o hakka sahip değilim modunda...
Ben hala sakin sakin dinliyorum...
Çünkü böyle bir düşünce yapısına sert çıksanız veya cevap verseniz ne olur? Yani ne anlatabilirsiniz...
Sadece "Haklısın amca... Sen de hakkını ara başvur abi belki sana da verirler bu kartı. Çok kolay ya bunu almak" dedim konuyu kapattım.
Yandaki abi benden daha çok konuştu ve o da deniz motoru ulaşımındaki sistemden dert yanıp acısını oradan çıkarmaya çalıştı. Sonrasında da bana dönüp "Bunun canı dayak istiyor" diyerek kendince noktayı koydu.
Bebişimin sakin kalması da güzel ve şaşırtıcıydı...
Haaa! Bu arada yaklaşık 8 yıldır taşıyorum ve ilk defa sarı basın kartına böylesine bir tepki ile karşılaşıyorum... Ben o iskeleden her gün gidip geliyorum ve diğer bir çok görevliyle o kadar aşina olduk ki kartı göstermeden selamlaşıyoruz, birbirimize saygı ve sevgi yolluyoruz... Ve işin garip tarafı onların hepsi de genç görevliler... KOLAY GELSİN...












18 Temmuz 2013 Perşembe

İTİRAZIM VAR

Öyle bir süreç yaşıyoruz ki...
Toplumu ve kamu düzenini ilgilendiren bir olay oluyor haliyle soruşturma açılıyor... Kimlik ve siyasi düşünceye göre süreçler değişebiliyor... Tabii bunlar sözüm ona "hukuk" çerçevesinde oluyor...
Son günlerin hukuki terim anlamındaki dikkat çeken kelimesi ve bir anlamda modası İTİRAZ haline geldi...
Mesela...
Haliyle "itirazın" damga vurduğu olaylar genelde GEZİ'ye ait...
Hatırlatalım...
Olaylara karışan Taksim Dayanışması'nın bazı üyeleri tutuklama talebiyle mahkemeye sevk ediliyor... Mahkeme serbest bırakıyor... Savcı karara itiraz ediyor...
Ardından dönerci esnaf (!) pardon palalı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor... Kamuoyunda baskı oluşuyor, siyaset de topa giriyor hem de iktidar "Nasıl olur tutuklanmaz" diyerek hukukun özgürlük alanına yeri geldiğinde müdahale edebiliyor... Ne ilginçtir ki o palalı (palasını yanına aldı mı bilemem) Fas'a kayınpederini ziyarete gidiyor... O saldırdığı kadından kız babası kayın pederine selam söylüyor mu onu da bilemem...
Sonrasında eşinin deyimiyle Kazlıçeşme mitinginde de bayrak satarak geçimini sağladığı belirtilen emniyetin gözüyle çapulcu (!) esnaf tutuklanıyor. Başbakanın 3 çocuk kriterine uyan ve hatta 2 tane de ekstraya kaçan bu esnaf abimiz tutuklanıyor. Yine kamuoyu baskısı ve ardından gelen tutukluluk kararına itiraz sonrası serbest bırakılması...
Eskişehir'e geçelim... Üniversiteli gencin katil zanlısı olarak gözaltına alınan sorgusu yapılan ve sonrasında mahkemeye çıkarılan zat serbest kalıyor. Savcı buna itiraz ediyor ve zanlının tutuklanmasını talep ediyor...
Siirt'te yaşını başını almış ancak gönlü gençlikte kalmış Belediye Başkan Yardımcısı, yaşı henüz 18 olmamış genç bir kızla ve kardeşiyle yakalanıyor... Nasıl bir yakalanma bilemiyoruz. Soruşturma açılıyor, serbest bırakılıyor. Sonra bir itiraz daha ve tutuklama...
İnsan üst üste gelen bu hukuki süreçlere bakınca soramadan edemiyor...
Acaba farklı bir hukuk mu var?
Önce serbest...
Kamuoyunun ve siyasi erkin nabız ölçümü...
Ardından "Yok çok itiraz geldi" tutukla...
Hukuk mu, tutuk mu?
Bir sakıncası var mı bilmiyorum ama ben de İTİRAZ ediyorum...
Neye mi? Kişiye göre değişime... Ceza ile ödül arasında uçurum olması gerekirken iç içe geçmiş görünmesine... Ve baş döndüren arasında gece ile gündüz kadar fark olan bu bakış açılarına, kararlara...









23 Haziran 2013 Pazar

GEZİ TARTIŞMASI

İşten biraz geç çıktım... Talimhane'den fünikülere doğru yürüyorum... Ev Üsküdar'da...
19.00'da Taksim Dayanışması'nın karanfilli çağrısı ve GEZİ ile başlayan sonrasında çok farklı bir noktaya giden acı olayların anması hatırlatması var... Meydana doğru yaklaştığımda gergin günlerin aksine Taksim'in alışılagelen cumartesi kalabalığını andıran telaşı var gibi. Keşke öyle olsa...
Meydana girişteyim sağ tarafta yaklaşık 15 gün boyuncu ÇAPULCULAR'dan çok çekmiş (!) ve çektirmiş kolluk kuvvetleri dikilmiş. Görüntü kendi hallerinde gibi ama hissedilen ve hissettirilen tetikte.. Duran Adam'ın sembolleştiği ve insanların nöbetleşe durur hale geldiği fünikülere doğru adımladıkça kalabalık artıyor yüksek tansiyon hissediliyor. Ve herkesin bildiği ve hep bir ağızdan söylediği "BU DAHA BAŞLANGIÇ MÜCADELEYE DEVAM" dillerde... Dikkatimi ellerini yumruk yapmış yanında eşi ve kızı olduğunu tahmin ettiğim amca çekiyor. Öyle içten ve inanmış bir şekilde söylüyor ki dikkat çekmemesi mümkün değil. Emekli memur havasında. Saçları hem biraz dökülmüş hem de hafif beyazlamış. Ama amca tüm olumsuzluklara rağmen inancını ve direncini kaybetmemiş. Gençlik yıllarından pasajlar sunar gibi...
Hava güzel, gaza gelecek bir durum da yok gibi...
O sırada bir yandan da Bebişimle konuşuyorum... Ben ona Taksim'i direnişi dinletiyorum ne tesadüf ki o da bana canlı seyrettiği ve benim içinde olduğum ÇAPULCULARIN direnişini dinletiyor.
Ancak gelip giderken sürekli kontrol ettiğim ve önüne şerit çekilip polislerin nöbete dikildiği Gezi Parkı'nın girişi ana baba günü... Dikkat çeken durum ise ÇAPULCULARLA polis burun buruna... Büyük bir risk arz ediyor. Ne kadar gerçek (TDK'ye göre değil) ÇAPULCULAR mantıklı, sakin, saygılı görünse de herkes ÇAPULCU değil ki... Araya sızıp ÇAPULCULAR'ı ÇAMURCULAR haline getirmek isteyen çok... 
Neyse metro girişine doğru yöneliyorum, merdivenlerdeyim ve onlarca ÇAPULCU yukarı çıkıyor... Yabancısı, orta hallisi genci alkışlarla direniş içindeki halkla fiziğini, sesini ve hazır olan psikolojisini bütünleştirmek üzere...
Fünikülerle gidiş sakin..
Sonra Kabataş iskelesi ve motor...
İskeleden çıktık... Herkes yorgun argın iş dönüşünde ve biraz da dalgın.
Motorun orta yerinde cam kenarında, Boğaziçi Köprüsü görüş alanımda...
Arkadan yükselen cılız sesler bir anda hiddetlenmekte.
Dalmak üzere olan motor ahalisinin dikkati de o bölüme yönelmekte.
İşte başını ve sonunu bilmediğim orta yerinden tuttuğum tartışmanın içeriği.
Motorun sağ tarafındaki bölümde karşılıklı 6'şar kişilik bölümlerde 5 kişi oturmakta. Bir tarafta 3, karşısında 2 kişi var. Onun hemen önündeki bölümde bir genç ve elinde gazete. Arkadaki ağabeylerden birisi "Sanane" diyor ve devam ediyor:
"Ben senin hangi gazeteyi okuduğuna, giyimine kuşamına karışıyor muyum!.. Biz 3 kişi kendi aramızda konuşuyoruz. Sana ne oluyor"
Genç nasıl bir müdahalede bulundu bilinmez ama tahmin edilir türden... Arkadaki abiler ÇAPULCULAR'ın eylemini eleştiriyor, Tayyip Erdoğan'a destek veren yorumlarda bulunuyor...
Direnişçi genç ise "Özür dilerim abi saygı duyuyorum" diyor ama diğer taraftan da "YANLIŞ" diye kendi düşüncesinin ve direnişinin doğruluğunu empoze etmek istiyor.
Tabii ki olay Gezi Parkı olayları, Taksim'de kıvılcımlanan ve dünyayı etkisi altına alan ateşli eylem ve eylemler...
Yandan bir abla "Tamam uzatmayın" diyor 7-8 dakika süren Kabataş-Üsküdar hattı motorunda da  ötekileşme yaşanmasını istemiyor.
 Ardından tartışmayı yaşayan ağabeyin yanındaki ağabey haftaların birikimini ve Gezi Parkı olaylarının kendisinde, ailesinde bıraktığı etkiyi anlatmak istiyor. Konferans edasında başlıyor anlatmaya:
"Arkadaşım ben işçiyim, ameleyim. Bildiğin amele. Hamalım. Sırtımda yük taşırım. Günlük yevmiyem 70 TL."
Tartışmaya sebep olan genç araya girip sözünü keserek: "Abi ben de işçiyim"
Ardından ağabey kaldığı yerden devam ediyor:
"Ver bana 100 TL susayım... Bu olaylar çıktığından beri evime ekmek götüremez oldum. İş yok. Bu ay kiramı veremedim. Bana ne Tayyip'ten bana de Kılıçdaroğlu'ndan. Onların bana bir faydası yok. Ben işime gücüme bakıyorum. Sen de bana saygı duyacaksın ben de sana saygı duyacağım. Hesap sorulacak yer de burası değil. Herkes sandığa gider hesaplaşır. Ben Vanlıyım. Van'dan gelmişim buraya ekmeğimin peşine. İki tane çocuğum var. Ne yapayım ben."
NOKTA.
Ağabey kendi dünyasına göre olayı özetliyor. Geçmişi değil anı sorguluyor ve bunun kendisine verdiği zararı ifade ediyor.
Sistemle, düzenle ve onun 2 çocukla o halde mücadele vermesinde etkisi olan bugünün ve dünün iktidarı ve yapısıyla ilgilenmiyor ilgilenemiyor veya ilgilendirilmiyor. O bugün eve eli dolu mu boş mu gidiyor ona bakıyor. Çünkü eve gittiğinde  çay şeker ve yiyecek bekleyen eşine, çocuklarına "Demokratik hak, hukuk, eylem, düşünce özgürlüğü, ÇAPULCU, vandalizm, Gezi Parkı, ağaç, diktatörlük" demesi bir şey ifade etmiyor.
İki oturumda başlayan tartışma diğer oturumlara da yayılıyor. Herkes içinde biriktirdiği ve dışa vurmak istediği düşüncelerini dile getiriyor. Önde oturanların bazıları olay bölgesine yaklaşıyor "Benim de bir sözüm var" edasında tartışmaya katılıyor.
Her geçen dakika birbirinden özür dileyen ve saygı isteyenlerin tartışması farklı ve can sıkıcı boyutlara gittiği için yerimden kalkıyorum ve motorun önüne geçiyorum...
Sonrası mı?
HERKES KENDİNE GÖRE HAKLI...
TAVA DA TENCERE DE PENCERE DE FARKLI...
LÜTFEN DÜŞÜNCELERE, İSTEKLERE BİRAZ SAYGI...
HİDDETLİ, GAZLI BİR FRENLE YARINLARDA OLMAMALI KAYGI...



19 Haziran 2013 Çarşamba

GEZİ-YORUM

Dünya ve çağa yön veren büyük olaylar küçük gibi görülen eylem ve söylemlerle başlamıştır...
Derinine inilemeyen sadece sonuç üzerinden bakılarak alınan önlemler "büyük baş"ları ağrıtmıştır...
Tek bir ağaç önce bir bahçeye sonra bir parka, daha sonra da balta girmiş ama yok edilememiş Cumhuriyet, Demokrasi ve Gezi Ormanları'na dönüşmüş olabilir...
"Yılanın başını küçükken ezeceksin" der atasözü ama neden başı ezilir. O da ekosistemde yerini almış, sırası ve zamanı geldiğinde rolünü herkes gibi oynama hakkına sahip değil midir?
Evet bir elin parmakları kadar olan insan toplulukları öyle bir an ve durum gelir ki mahalleyi, semti, şehri, ülkeyi ve dünyayı peşine takabilir...
Fiziksel, siyasal, ideolojik olmayan ama sonrasında bunları da içinde barındırmak zorunda bırakılan düşünceler o tek bir ağacın damarlarından filiz olarak kendini verir... Sarmaşık gibi gençliğini, yaşlısını ve gencini sarar sarmalar... Engel tanımaz. Önü kesilir o kendi yolunu bulur ve ilerler...
Ağaç nefestir ama "gaza" gelip "Ortadoğu'yu kurtaran adam" kimliğini ve baş aktörü olmayı kendinde görenler vizyona girmemiş sadece dış güçlerin senaryosu olarak kalmış taslağın parçası olmaktan öteye gidemez.
Hukuksuzluk varsa bunu çözecek olan hukuktur (Tabii o da varsa vardır ama tarafsızsa, birilerinin etki ve güdümüne girmemişse)...
Ancak sen hukuğu tanımaz ve kendi adaletini hem de kolluk güçlerinle kendin sağlamaya kalkarsan halk da kendi adalet sistemini tıpkı tabiat ana veya baba gibi kurar.
Yazın sıcaktan kaçmak için gölge ararsın... Betonarmeler serinletmez kandırır. Teknolojiyle gelen klimalar hastalandırır. Her şeyin doğalı makbuldür. Tıpkı doğal hareketler ve eylemler gibi...
O ağaçlar kimi zaman için için ağlar, sızlar ama derdini dökemez... Çünkü kurşun kalem olmuştur bedeni. Ne yazsa silerler... Kağıt olur yakarlar... Anlaşılamadığı belirtilip "ODUN" bile yapılır. Oysa kim odundur veya kalastır tartışılır...
Ağaçlar ağaç olalı böyle bir önemsenme, benimsenme ve korunma görmemiştir.
Yüzüklerin Efendisi'nde bile dünya düzenine isyanın ormansal savaşı verilmiştir.
Ama Gezi'de ağaçlı yolda sadece mesele ağaç olmaktan çok çok öteye gitmiştir.
Bunu böyle görenler de birilerinin hedefi haline getirilip "Alabora" edilmek istenmiştir.
İlk gün göremeyenler, ikinci gün işitemeyenler, üçüncü gün acıyı hissedemeyenler, dördüncü gün halkın tatlı isyanını tadamayanlar beşinci gün yine göremeyenler, altıncı gün yine işitemeyenler, yedinci gün katlanan acıyı yine hissedemeyenler üç-beş maymunu bile üzmüşlerdir. Çünkü maymunlar hayatlarının geçtiği ve ordan oraya ZIP-LA ZIP-LA yaptıkları o ağaç dallarına haksızlık edildiğini MUZ yemeyerek göstermiştir, DİRENmiştir. Öyle ki Penguenler'e belgesel çekimlerinin arasında reklam arası bile olmaya razı gelmişlerdir...
Sabah sabah yaptığı insanlık dışı müdahale ile "KIRMIZI" alarm veren, adamın asabını bozanlar günler sonrasında bunu "Evet hata yapılmıştır AMA" diyerek hatanın büyüğünü ÇAPULCULAR'a yüklemeleri hatanın en büyüğü olmuştur.
Adı üstünde ÇAPULCU... İdeoloji yok, bilgi yok, kültür yok, her kesimden topluluk çok. Ancak o ÇAPULCU denilen halk ilköğrenim, orta ve lisenin ardından HALK ÜNİVERSİTESİNİ okumuş, gece gündüz sokaklarda kalmış, lambalar altında ampulleri patlatmış ve ORANTISIZ ZEKASIYLA MASTERINI YAPMIŞTIR. Mezuniyet töreni ise ÇADIR TİYATROSU'na dönüştürülmek istenmiştir.
En tepeden bakıldığında ise saf, temiz ve doğayı korumak adına yapılan bu eylem DIŞ güçlerin BÜYÜK OYUNU olarak değerlendirilmiştir. Hatta senaryo üstüne senaryo yazılmış ve bunlar da bu sürecin iktidar açısından 1. gücü olan belgesel kuşaklarının konulu haline dönüştürülmüştür. Ancak sosyal patlama, iletişim ve bütünleşme birilerinin BELASI haline gelmiştir...
Demeç üstüne demeç verme "BEN YAPTIM OLDU, OLUR" söylemi tencere tavaya sonra da toplumsal havaya melodi olmuştur.
Sadece bir ÖZÜR çok görülmüş üstüne tuz biber ekilmiş "bu çapulcular devrim yapacak" düşüncesi GAZA getirmiştir. Oysa "EVET HATA YAPILMIŞTIR. YÜZDE ELLİMDEN DEĞİL AMA O BİNDE BİRİMDEN ÖZÜR DİLERİM" dense sandıklar ampul olur voltajı da yüzde 60-70'i bile bulabilirmiş...
Ancak en tepeden herkesi görmesi temsil etmesi ve hizmet vermesi gereken ötekileşmiş hırsı, korkusu ve endişesi aklının önüne geçmiş görmek istediği milyonları önüne dizmiştir. Sonrasında da ağaçsız kuru ve yavan yollardı "beraber yürüdük" naraları atmıştır. Evet ASLA YALNIZ YÜRÜMEYECEKSİN ama bir DURUŞ DA GÖSTERECEKSİN.
ÇAPULCU da olsan o yorgunlukları, tüm tacizleri, ilaçlı suyu, biberi gazı DURARAK birilerine  sindirtteceksin.
Tek başına meydanda ATA-TÜRK-İYESİ'NE bakarken ilk etapta üzülecek ancak sonrasında arkanda milyonların durduğunu hissedeceksin...
ERDEM'li olmak, GÜNDÜZ'ü ve geceyi birbirine katmak, seni bir kaşık gazda boğmak isteyenleri ise çaresiz bırakmak, bitti gitti gözüyle bakılan Türk gençliğini uykusundan uyandırmak BÜYÜK OYUN...
İstanbul GEZİ'de vizyona girdi, tüm Türkiye'yi sokak sinemalarına döktü, dünyanın OSCAR'ını aldı.
Yalnız doğaçlama oluşan ve hala birilerinin doğaçlama olduğunun farkına varamadığı bu BÜYÜK OYUN'un bir isteği dileği ve katiyeni vardı.
BU FİLM AVM'lerde izlenmemeliydi, oraya ticari bir meta unsunu olarak hapsedilmemeliydi. Ve öyle de oldu...
İYİ SEYİRLER...