25 Kasım 2013 Pazartesi
23 Kasım 2013 Cumartesi
İLK KEZ ORKESTRA GÖREN NİNE...
Osmaniye Düziçi'ne özgü yöresel bir yaşanmış hikakeyi anlatayım...
Yaşlı bir nine (nene) köyündeki bir düğüne gider.
Hayatında ilk defa orkestra görür (Bu yıllar önce yaşanan bir olay tabii ki)...
Nine haliyle bateristin hal ve hareketlerine şaşırır...
Teşbihi ise inanılmazdır...
Hayatında tarladan başka bir şey görmemiş olan ninemiz benzetmesini de tarım aletlerine dayanarak yapar ve baterist için:
- Anam o neci kele... Adam bir gobliye bir saca vuruyor.
Bunun anlamı ve açılımı şudur... Gobli genelde yer fıstığı ekiminde kullanılan traktörün arkasında bir kişinin oturarak içine tohumlar attığı tarım aleti. Yani trampeti anlatıyor...
Saç ise yine tarlayı sürerken kullanılan tarım aleti...
******************
Bu ise ananim... Çift katlı otobüsler daha yeni çıkmış. Yine bir nineyi (yukarıdaki değil) otobüste ikinci katta en öne bindirirler İstanbul'dan memlekete gönderirler...
Yolculuk sırasında ninenin yüreği ağzına gelir ama sonuçta yolculuk tamamlanır.
Yolculukla ilgili duygu ve düşüncelirini ise köydeki ahaliye şöyle anlatır:
- YAVRUM. ŞÖFÖR DE YO DU. GAZA YAPMADAN EYİ GELDİK...
ÇAY VAKTİ!
DEMLİKTE KALAN ÇAYI ATMAYIN !
Boğaz ağrılarında
Posaları süzülp soğuyan demi boğaz ağrılarında gargara olarak kullanılır.
Buzdolabınız koku mu yapıyor?
Demlikte kalmış çay posalarını kurutup bir kap içinde buzdolabının orta rafına yerleştirin, kokudan eser kalmayacaktır.
Cildiniz çok mu yağlı?
Banyodan çıkmadan son su olarak bir çaydanlık çay ile teninizi oğuşturun, balsam vazifesi görün.
Derinizdeki yaraların temizlenmesi
Çayı, derinizdeki yaraların temizlenmesi ve antibiyotik etki göstermesi için pamukla tatbik ederek kullanabilirsiniz.
Eliniz balık, soğan mı kokuyor?
Balık ayıkladınız, ellerinizi sabunla yıkadınız ve hala balık kokuyor. Ya da soğan soydunuz, soğan kokuyor. işte kurtarıcınız yine çay. Elinizi demli çayla yıkayın. Bakın bakalım hiç koku kalmış mı?
Gözünüz çapak mı yapıyor?
Kaynamış çayı bir tasa koyup buharı gözünüze gelecek biçimde başınızı üstüne koyun. Ya da ılık çaya batırılmış gözlerinize ve etrafına tatbik edin.
Saçınız mat mı?
Saçınızı şampuanladıktan sonra son su olarak bir çaydanlık ılık çayla durulayın. Bakın saçlarınız nasıl ışıl ışılıyor.
Yemek yerken dilinizi mi ısırdınız?
Yine ilacı demlikteki çaydır. Ağzınızı günde üç defa çalkalayın, diliniz dokuz yerine üç günde iyileşecektir.
Posaları süzülp soğuyan demi boğaz ağrılarında gargara olarak kullanılır.
Buzdolabınız koku mu yapıyor?
Demlikte kalmış çay posalarını kurutup bir kap içinde buzdolabının orta rafına yerleştirin, kokudan eser kalmayacaktır.
Cildiniz çok mu yağlı?
Banyodan çıkmadan son su olarak bir çaydanlık çay ile teninizi oğuşturun, balsam vazifesi görün.
Derinizdeki yaraların temizlenmesi
Çayı, derinizdeki yaraların temizlenmesi ve antibiyotik etki göstermesi için pamukla tatbik ederek kullanabilirsiniz.
Eliniz balık, soğan mı kokuyor?
Balık ayıkladınız, ellerinizi sabunla yıkadınız ve hala balık kokuyor. Ya da soğan soydunuz, soğan kokuyor. işte kurtarıcınız yine çay. Elinizi demli çayla yıkayın. Bakın bakalım hiç koku kalmış mı?
Gözünüz çapak mı yapıyor?
Kaynamış çayı bir tasa koyup buharı gözünüze gelecek biçimde başınızı üstüne koyun. Ya da ılık çaya batırılmış gözlerinize ve etrafına tatbik edin.
Saçınız mat mı?
Saçınızı şampuanladıktan sonra son su olarak bir çaydanlık ılık çayla durulayın. Bakın saçlarınız nasıl ışıl ışılıyor.
Yemek yerken dilinizi mi ısırdınız?
Yine ilacı demlikteki çaydır. Ağzınızı günde üç defa çalkalayın, diliniz dokuz yerine üç günde iyileşecektir.
Ayağınız mı kokuyor?
Ilık çay dolu bir leğene ayaklarınızı daldırın ve her akşam yatmadan önce 10 dakika tutun. 10 günde koku diye bir şey kalmayacaktır.
Ilık çay dolu bir leğene ayaklarınızı daldırın ve her akşam yatmadan önce 10 dakika tutun. 10 günde koku diye bir şey kalmayacaktır.
KAYNAK: www.neleryokki.org
22 Kasım 2013 Cuma
BU ROZETİ HEPİMİZ TAKMALIYIZ
Orta yaşlı ve düzgün giyimli bir adam sessizce kafeye girerek köşedeki masaya oturur.
Garsona sipariş vermek için beklerken yan masadaki gençlerin kendisine bakarak gülüştüklerini fark eder. Belli ki yakasına taktığı küçük pembe kurdele şeklindeki Rozetine gülmektedirler. Bu alaylı bakışları görmezden gelen adam, yan masadakilerin bu ısrarlı sırıtmalarına dayanamayarak elini lacivert ceketinin yakasındaki rozete götürerek,
'Bu mu?' diye bakışanlara sorar.
Yan masadakiler yüksek sesle gülerek,
'Küçük güzel Pembe kurdeleniz lacivert ceketinize pek de yakışmış!' diyerek sırıtmaya devam ederler.
Orta yaşlı adam bu sözü söyleyen delikanlıya dönerek,
'Lütfen masama buyurun bunu tartışalım' der.
Biraz önce tüm sevimsizliğiyle sırıtan delikanlı sebebini anlamadığı bir utanma ve sıkıntı hissine kapılsa da gelip masaya oturur.
Adam anlaşılır ve yumuşak bir sesle,
'Bu Rozet tüm dünyada, içinde olduğumuz ayda, kadınların arasında meme kanseri bilincini yaygınlaştırmayı ifade ediyor.
Ben bu rozeti annemin adına takıyorum' der.
Bu açıklama karşısında başkalaşan delikanlı,
'Çok üzüldüm, anneniz meme kanserinden mi öldü' diye sorar.
'Hayır' diye cevap verir orta yaşlı adam ve devam eder:
'Annem sağ. Küçük bir çocukken kendimi yalnız hissettiğim korkulu anlarımda her zaman başımı saklayabileceğim ve huzur bulacağım yumuşak bir yuvadır annemin memeleri. Annemin sağlığı için dua ediyorum.
'Hımmm' diye kekeler delikanlı.
'Bu rozeti karım için takıyorum' diye devam eder orta yaşlı adam.
'Karınız da herhalde iyi' diye sorar delikanlı.
'Evet, evet' der adam
'Karım benim için aşk ve sevgi kaynağı olmuştur her zaman. 23 yıl önce sevgili kızımızı beslemiştir memesiyle. Karımın sağlığı için Allah'a şükrediyorum.'
'Sanırım kızınızın sağlığı için de takıyorsunuz?
'Hayır.... Kızımı bir ay önce meme kanseri nedeniyle kaybettik.
Yaşının çok genç olduğunu düşünerek ihmal etmiş memesinde fark ettiği kitleyi. Bu nedenle geç kaldık.'
Genç delikanlı, yüzündeki utangaç ve üzüntülü bir ifadeyle,
'Çok üzgünüm bayım. Özür dilerim' der...
Orta yaşlı adam 'Kızımın anısına öğünerek takıyorum Bu küçük pembe kurdeleyi. Bu sayede çevremdekileri de aydınlatabiliyorum. Şimdi evine git, karınla, kızınla, annenle konuş' deyip cebinden çıkardığı küçük pembe kurdele rozetini uzatırken, delikanlı öne eğilir ve takmama yardım edebilir misiniz?' diye mahçup mahçup sorar.
Bu öyküyü Türkiye Meme Vakfı'ndan Dr. Can Gürbüz gönderdi..
Öykünün altına bir de not düşmüş:
'Bir mumun, diğer mumu yakarak aydınlatmasıyla kaybedeceği hiçbir şey yoktur..'
Lütfen bu hikayeyi yayarak diğer mumları da aydınlatın...
TÜM AYDINLIKLAR KADINLARIN OLSUN...
NOT: Ben de hikayeyi Nermin Abla'dan aldım. TEŞEKKÜRLER...
21 Kasım 2013 Perşembe
GENÇ, REALİST VE MANTIKLI BAKIŞ
Dün gece Kanal D'de Abbas Güçlü'nün Genç Bakış'ı vardı... Vardı ama bir anda yayından kalktı. Kayseri Erciyes Üniversitesi'ndeki programda konuk Yeni Türkü Grubu'ydu. Bir grup öğrenci "Ölürüm Türkiyem" şarkısını söyledi. Sonra bunlara salonun geneli katıldı. İyi güzel. Buraya kadar normal. Zaten görüntülerden de izlerseniz Abbas Güçlü ve konuklardan her hangi bir olumsuz tepki olmadığını görürsünüz. Ancak sonrasında siyasi boyut kazanan bir duruma dönüştü sanırım. Abbas Güçlü ayaklanan bir grubu kontrol etmek istedi, başaramadı ve sonrası ortalık karışmış. Görüntüleri az çok videolardan ve haberlerden, sosyal medyadan takip ettim.
Bir anda Abbas Güçlü ve Yeni Türkü vatan haini haline getirilmek istendi. Ya arkadaş senin iktidarın siyasilerin ülkeyi göz göre göre bölmüş parçalamış sen orada bir iki ülkücü hareketle hem de Abbas Güçlü ve Yeni Türkü'yü protesto ederek mi kurtaracaksın... Adamlar Diyarbakır'ı başkent ilan etmiş, senin başbakanın çıkmış K....stan demiş eleştirilere de; 'tarihe bakın' göndermesi yapmış... Süleyman Demirel'in -katılmasam da - 'dün dündür bugün bugündür' söylemini işine geldiği gibi uyarlamış...
Haa burada tepki Yeni Türkü'ye olabilir. Sol görüşe karşı bir faşist duruş sergilenmiştir ancak amacından da sapmıştır. Geçmişe bakıyorsunuz Gazi Üniversitesi'nde de aynı grubun konserleri engellenmiş.
Benim hala anlayamadığım PKK ve bölücülere gösterilmeyen etki ve tepkinin, sanatıyla öne çıkmış bir gruba karşı gösterilmesidir. Tepki verilebilir ama demokratik sınırlar içerisinde. Gerçi bu 'demokrasi' kelimesini sevmiyorum. Herkesin özellikle de günümüz iktidarının önüne 'çok' ekleyerek ve böbürlenerek kullandığı içi boşaltılmış bir kelime...
Sonuç olarak burada suçlu kim? Abbas Güçlü mü, Yeni Türkü mü? Hedefi doğru belirleyip popilizm yaparak sanal ve sosyal kahramanlar yaratmamak gerektiğine inanıyorum... Hem de ülke bölünürken kılını kıpırdatmayıp sadece izleyen ve oy kovalayan, 'muhalefet' olduğu bile tartışılır hale gelmiş partiler varken...
Genç Bakış'ı tabii ki önemsiyorum ama biraz da REALİST VE MANTIKLI BAKIŞ diyorum...
Kime göre, neye göre? Tabii ki bana göre...
20 Kasım 2013 Çarşamba
KOMŞUDAN "İTHAL" DİLENCİ
Öğle saatleri... Üsküdar-Kabataş hattı... Motordan indim fünikülere doğru ilerliyorum... Motor teknelerinin yakıt aldığı petrolün kenarından geçerken bir kadın sesi ve talebi:
- SURİYELİYİM. ALLAH RIZASI İÇİN YARDIM EDİN.
Sesi çok dramatik gibi hissedebilirsiniz ama öyle değil. Tok yani... Bir de yanında elinden tuttuğu çocuğu var...
Tabii ki Allah kimseyi düşürmesin... Ama... İşin AMAsı var...
Zamanında yaptığı iyi şeyler de eleştiriye açık eylemleri de (Bazılarını 1 gün de zengin etmeler) bulunan rahmetli Turgut Özal, sınır kapısını açmış peşmergelere "gelin" demişti. Binlerce peşmerge geldi. Sahi onlara ne oldu? Neredeler? Kaçakçılıkla işi götürdüler mi, yoksa büyükşehirlerin otopark mafyaları haline mi geldiler?
Şimdi de şu anki hükümetin insanlığı tuttu ya (YERSEN) açtı kapıları, bir zamanların dostu ESED'den kaçanları kucakladı... Kamplar kuruldu, istenilen bölgelere (bazılarında seçim stratejisi olabilir- bunu zaman gösterecek) yerleştirildi... Garibana "ananı da al git" denirken Suriyeliler'e "GELİN GELİN" dendi...
Geçen gün CNN'de izledim..
Yemek, içme ve şimdilik barınma ihtiyaçları karşılanıyor. Erkeklerin traşları da bedava... Yani üretmeden tüketmek bedava.
Bu imkanların sağlandığı birey çalışma ihtiyacı duyar mı? Gidip 15-20 TL'ye amelelik yapar mı? Yapanı da vardır ama YAPMAZ.
Çünkü nasıl olsa Türkiye Cumhuriyeti devleti veriyor.
Peki şu anda Recep Tayyip Erdoğan'a duacı olan ve yaşadığı şokun etkisinde kalan komşular yarın bir gün bu verilenleri yeterli bulmayacak. Farklı isteklerde ve taleplerde bulunacak. E o zaman ne olacak? Altyapı yok, üstyapı, tarla takım, boş arazi çok. Aç sınırı gelsin, ver yesin... Nereye kadar?
Sen olanlarla baş edemiyorsun bunları ne yapacaksın...
Daha şimdiden vergisiz işi ve hazırı öğrenmişler: DİLENCİ...
Bizim dilencilerimiz bize yetiyordu be abi. İthal dilenciye ne gerek vardı. O da diyor Allah sevdiğine kavuştursun, bu da diyor Allah ne muradın varsa versin?
Bu arada dilenciliğin de EVRENSEL bir dili var galiba...
- SURİYELİYİM. ALLAH RIZASI İÇİN YARDIM EDİN.
Sesi çok dramatik gibi hissedebilirsiniz ama öyle değil. Tok yani... Bir de yanında elinden tuttuğu çocuğu var...
Tabii ki Allah kimseyi düşürmesin... Ama... İşin AMAsı var...
Zamanında yaptığı iyi şeyler de eleştiriye açık eylemleri de (Bazılarını 1 gün de zengin etmeler) bulunan rahmetli Turgut Özal, sınır kapısını açmış peşmergelere "gelin" demişti. Binlerce peşmerge geldi. Sahi onlara ne oldu? Neredeler? Kaçakçılıkla işi götürdüler mi, yoksa büyükşehirlerin otopark mafyaları haline mi geldiler?
Şimdi de şu anki hükümetin insanlığı tuttu ya (YERSEN) açtı kapıları, bir zamanların dostu ESED'den kaçanları kucakladı... Kamplar kuruldu, istenilen bölgelere (bazılarında seçim stratejisi olabilir- bunu zaman gösterecek) yerleştirildi... Garibana "ananı da al git" denirken Suriyeliler'e "GELİN GELİN" dendi...
Geçen gün CNN'de izledim..
Yemek, içme ve şimdilik barınma ihtiyaçları karşılanıyor. Erkeklerin traşları da bedava... Yani üretmeden tüketmek bedava.
Bu imkanların sağlandığı birey çalışma ihtiyacı duyar mı? Gidip 15-20 TL'ye amelelik yapar mı? Yapanı da vardır ama YAPMAZ.
Çünkü nasıl olsa Türkiye Cumhuriyeti devleti veriyor.
Peki şu anda Recep Tayyip Erdoğan'a duacı olan ve yaşadığı şokun etkisinde kalan komşular yarın bir gün bu verilenleri yeterli bulmayacak. Farklı isteklerde ve taleplerde bulunacak. E o zaman ne olacak? Altyapı yok, üstyapı, tarla takım, boş arazi çok. Aç sınırı gelsin, ver yesin... Nereye kadar?
Sen olanlarla baş edemiyorsun bunları ne yapacaksın...
Daha şimdiden vergisiz işi ve hazırı öğrenmişler: DİLENCİ...
Bizim dilencilerimiz bize yetiyordu be abi. İthal dilenciye ne gerek vardı. O da diyor Allah sevdiğine kavuştursun, bu da diyor Allah ne muradın varsa versin?
Bu arada dilenciliğin de EVRENSEL bir dili var galiba...
18 Kasım 2013 Pazartesi
ÇARŞAF MEYDANI
Taksim... Alfabetik anlamda baktığında ortaya hafif dikeye yakın bir çizgidir... (ŞEKİL /)
Tarihine baktığında reel anlamıyla su taksiminin yapıldığı, siyasi tarihine baktığında ise özgürlük mücadelesinin, hakların savunulduğu ve bu uğurda kanların döküldüğü çok ama çok önemli bir "meydan" okumamızdır.İşçisinden korkan hükümetlerin 1 Mayıs'ına bile izin vermediği ve polemik haline getirdiği fikirlerin, sistemin ve insanların hem buluşma hem de mevcut iktidarla çatışma yeridir.
Hala sıcaklığını koruyan GEZİ'lesi, her hangi bir ideolojisi olmadan ideolojiye dönüşen ağacın kökünü ülkenin dört bir yanına saldığı alandır.
Yaklaşık 18 yıldır İstanbul'dayım. Taksim ilk yıllarımda haftanın 1 günü selam verdiğim, vakit geçirdiğim bir sosyal mekanlar eğlencesiydi... Son 10 yılda ise hemen hemen her gün ikametgahımdan daha öte hale gelen bir çok yerinde ve bölgesinde ayak izimin olduğu Taksim'de, yabancı profilinde inanılmaz bir değişim var. İş yerimin (Yanlış anlamayın dükkanım yok ameleyim :)))) Talimhane yani oteller bölgesinde olmasından dolayı daha bir iç içe ve kıç kıçayız.
Eskiden İspanyol, Alman, Fransız yani Batı'ya kayan bir turist kitlesiyle sık sık karşılaşmanıza rağmen son 2-3 yılda bu kitle doğuya kaymış durumda. Ve giyimine kuşamına saygı duymak gerek ama meydanı ÇARŞAF kaplamış durumda... Genelde, İranlı, Iraklı veya genel anlamıyla Arap kökenli turistler. Erkekleri genelde saç ektirmeye geliyor. Bayanları ise sanırım gezmeye... Bayan mı onu da bilemiyorsunuz çünkü çarşafın içinde gözleri bile görünmüyor... Ne var bilemiyorsunuz!...
Verilene göre İstanbul'a son 10 ayda gelen turist sayısı yüzde 12 artış göstermiş. Toplamda 9 milyon turist ziyaret etmiş. Ve ülke sıralamasına baktığınızda (Yandaş medyada çıkan haberler) şöyle bir tablo var:
Rusya
Amerika
Fransa
İngiltere
İtalya
İran
Hollanda
Libya
Irak
Suudi Arabistan
Ukrayna
Azerbeycan
İspanya
İsveç
Tabloya bakıyorum bir de Taksim Talimhane'de oteller bölgesinde gördüklerime sanırım hep bana Libya, Irak, Suudiler denk geliyor. Esnafı bile artık o bölgenin nasıl zengin olduğunu ve buradan dükkan alabildiğine anlam veremediğim Arap dünyasından.
İktidarın gelişim ve değişim profili Taksim Meydanı'ndaki kitleye bakıldığında daha iyi görülür sanırım.
Bir söz vardır: MAL BATIYA KAYDI...
Sanırım bizim MAL ve ilişkilerimiz tamamen DOĞUYA kaydı...
HAYIRLISI...
Amerika
Fransa
İngiltere
İtalya
İran
Hollanda
Libya
Irak
Suudi Arabistan
Ukrayna
Azerbeycan
İspanya
İsveç
Tabloya bakıyorum bir de Taksim Talimhane'de oteller bölgesinde gördüklerime sanırım hep bana Libya, Irak, Suudiler denk geliyor. Esnafı bile artık o bölgenin nasıl zengin olduğunu ve buradan dükkan alabildiğine anlam veremediğim Arap dünyasından.
İktidarın gelişim ve değişim profili Taksim Meydanı'ndaki kitleye bakıldığında daha iyi görülür sanırım.
Bir söz vardır: MAL BATIYA KAYDI...
Sanırım bizim MAL ve ilişkilerimiz tamamen DOĞUYA kaydı...
HAYIRLISI...
16 Kasım 2013 Cumartesi
İNTİHARA ŞÖFORÜN İNANILMAZ TEPKİSİ
Gece gazetenin aracıyla eve doğru yol alıyoruz. Boğaziçi Köprüsü'ne doğru yaklaştığımızda her zamanki gibi trafik var. Biz de klasikleşen "Hayırdır kaza mı var?" söylemini tekrar halindeyiz... Şöfor arkadaş genç tiz sesli ve konuştukça sempatikleşen bir hal içerisinde... Trafikle ilgili bir anısını anlatıyor:
Abi geçen gün köprüde bir trafik var inanılmaz. Bir ara dayanamadım araçtan indim önde ne var diye baktım. Abi ön taraf bomboş. Saat 07.00-07.30 gibi. Hem de milletin işinin gücünün yoğun olduğu saat. Çıkmış birisi intihar edecek. O saatimi buldun. Çok sinirlendim. Olay yerine yaklaştım polisler konuşuyor ikna etmeye çalışıyor. Aracın içinden polis memurunu bağırdım:
- Ya bırakın atlasın. Ne ikna etmeye çalışıyorsunuz. Bu saatte intihar mı olur!. Şu trafiğe bakın.
Polis memuru şaşkın şaşkın bana baktı bir şey demedi. Aracın arkasında bir bayan vardı gülmekten yerlere attı kendini. Abi gerçekten çok sinirlendim. İnsan biraz düşünür. Milletin işi gücü var diye. Atlayacak adam zaten beklemez atlar. Bu kenarda duruyor.
BU DA HAYAT TRAFİĞİ İŞTE... HERKES FARKLI BİR YOLDA İLERLİYOR...
Abi geçen gün köprüde bir trafik var inanılmaz. Bir ara dayanamadım araçtan indim önde ne var diye baktım. Abi ön taraf bomboş. Saat 07.00-07.30 gibi. Hem de milletin işinin gücünün yoğun olduğu saat. Çıkmış birisi intihar edecek. O saatimi buldun. Çok sinirlendim. Olay yerine yaklaştım polisler konuşuyor ikna etmeye çalışıyor. Aracın içinden polis memurunu bağırdım:
- Ya bırakın atlasın. Ne ikna etmeye çalışıyorsunuz. Bu saatte intihar mı olur!. Şu trafiğe bakın.
Polis memuru şaşkın şaşkın bana baktı bir şey demedi. Aracın arkasında bir bayan vardı gülmekten yerlere attı kendini. Abi gerçekten çok sinirlendim. İnsan biraz düşünür. Milletin işi gücü var diye. Atlayacak adam zaten beklemez atlar. Bu kenarda duruyor.
BU DA HAYAT TRAFİĞİ İŞTE... HERKES FARKLI BİR YOLDA İLERLİYOR...
İŞÇİSİN SEN İŞÇİ KAL
Geçtiğimiz günlerde evimizde tesisatçıya ihtiyacımız oldu... Mahallemizden bir elektrikçi ağabeyin kartını almıştık. Aradık ilk gün olmadı (saatimiz uymadı), ikinci gün tesisatçı abi 'Üzerim çok pis yarın gelsem' dedi, saygı duyduk 'tamam' dedik. Üçüncü gün de saatlerimiz uyladı ve dördüncü gün sabah "ARTIK OLSUN" dedik ve oldu.
Abi geldi, işlerini halletti. Halletti halletmesine ama artı eksi fikir vererek, akademisyen edasında bilgilendirmede bulunarak işini yaptı. Samimi, içten ve sıcak bir havası vardı.
Merak ettiğimiz bazı konularda da fikrine başvurduk o konularda da ikna edici ve tecrübeyle sabit yorumlarda bulundu.
Arz talep ve emek sonucunda iş ödemeye geldi. Borcumuzu sorduk komik bir rakam çıkardı. Diğerlerinden kazık yemeye alıştığımız için... Her neyse ödemeyi yaptık ancak ben de BEBİŞİM de esktra ödeme ihtiyacı hissettik. BEBİŞİM ve ben birbirimize baktık jestte bulunmak istedik ancak bozuk paramız yoktu. Abinin samimiyetine ve sıcaklığına güvenip direkt onunla paylaşmak istedik.
- Abi bozuğun var mı?
- Hayırdır ne yapacaksınız?
- Abi sana emeğine karşılık vermek istiyoruz.
- Kesinlikle kabul edemem. Ben almam gerekeni aldım.
SAMİMİYETİ KADAR CEVABI DA ŞAŞIRTICI...
Ve abi gitti ben ve BEBİŞİMİN ortak düşüncesi ve temennisi:
Allah böyle insanları başımızdan eksik etmesin. Daha da çoğaltsın
*****
Ve gelelim bir kaç gün sonrasında bu kez tesisatçı değil ama servis elemanı ile yaşadığımız durum... Doğalgazda promlem oluştu. Görüntü var, Ses çok falan filan... Çözülemedi. Bakım sonrası ses ve sorun daha da arttı. Tekrar çağırdık. Durumu anlattık, deyim yerindeyse muhabbet ettik.
Hiçbir işlem ve eylem yapılmamasına rağmen fatura çıkarıldı...
Açıkcası vermek istemedim. Hem de hiç. Ve bunu dile getirdim.
Ancak servis elemanı "Abi ben de işçiyim ama sistem böyle" dedi.
Evet maalesef sistem böyle... Şunu kabul ediyorum: Oraya gelmenin bir maliyeti var ama bu maliyet o istenen rakam olmamalı...
Sonuç olarak 1 ay içerisinde iki farklı işçi ve sistemle yaşadığımız durum buydu.
Bizde pozitif etki bırakan tesisatçı abiyle ilgili düşüncemiz:
İŞÇİSİN SEN İŞÇİ KAL. PATRON OLUP DEĞİŞİME VE SİSTEMİN MUTASYONUNA UĞRAMA...
Abi geldi, işlerini halletti. Halletti halletmesine ama artı eksi fikir vererek, akademisyen edasında bilgilendirmede bulunarak işini yaptı. Samimi, içten ve sıcak bir havası vardı.
Merak ettiğimiz bazı konularda da fikrine başvurduk o konularda da ikna edici ve tecrübeyle sabit yorumlarda bulundu.
Arz talep ve emek sonucunda iş ödemeye geldi. Borcumuzu sorduk komik bir rakam çıkardı. Diğerlerinden kazık yemeye alıştığımız için... Her neyse ödemeyi yaptık ancak ben de BEBİŞİM de esktra ödeme ihtiyacı hissettik. BEBİŞİM ve ben birbirimize baktık jestte bulunmak istedik ancak bozuk paramız yoktu. Abinin samimiyetine ve sıcaklığına güvenip direkt onunla paylaşmak istedik.
- Abi bozuğun var mı?
- Hayırdır ne yapacaksınız?
- Abi sana emeğine karşılık vermek istiyoruz.
- Kesinlikle kabul edemem. Ben almam gerekeni aldım.
SAMİMİYETİ KADAR CEVABI DA ŞAŞIRTICI...
Ve abi gitti ben ve BEBİŞİMİN ortak düşüncesi ve temennisi:
Allah böyle insanları başımızdan eksik etmesin. Daha da çoğaltsın
*****
Ve gelelim bir kaç gün sonrasında bu kez tesisatçı değil ama servis elemanı ile yaşadığımız durum... Doğalgazda promlem oluştu. Görüntü var, Ses çok falan filan... Çözülemedi. Bakım sonrası ses ve sorun daha da arttı. Tekrar çağırdık. Durumu anlattık, deyim yerindeyse muhabbet ettik.
Hiçbir işlem ve eylem yapılmamasına rağmen fatura çıkarıldı...
Açıkcası vermek istemedim. Hem de hiç. Ve bunu dile getirdim.
Ancak servis elemanı "Abi ben de işçiyim ama sistem böyle" dedi.
Evet maalesef sistem böyle... Şunu kabul ediyorum: Oraya gelmenin bir maliyeti var ama bu maliyet o istenen rakam olmamalı...
Sonuç olarak 1 ay içerisinde iki farklı işçi ve sistemle yaşadığımız durum buydu.
Bizde pozitif etki bırakan tesisatçı abiyle ilgili düşüncemiz:
İŞÇİSİN SEN İŞÇİ KAL. PATRON OLUP DEĞİŞİME VE SİSTEMİN MUTASYONUNA UĞRAMA...
TOTO DAYI
Muhabirliğim dönemi... Bir hastanede (devlet hastanesi) yaralı bekliyoruz... İşimiz bu... Küçük de olsa sürekli oturduğumuz kulübe tarzı bir mekanımız mevcut. Hastane bahçesinin müdavimi ve ikametgarı orada olan bir dayımız var. Lakabı TOTO... Kimseye bir zararı yok. Onun ana tüketim maddesi (kimine göre milli kimine göre çakma içeceğimiz) RAKI... Başka hiçbir şey istemez. Yeter ki rakısı olsun... Yanımıza uğrar kendince masasını (yere gazete serer rakısını koyar bardağını çıkarır) kurar bir duble rakısını keyif içerisinde çeker...
Özeline pek girmez, ser de vermez sır da... Ama yanımızda oyalanır.
İşte onlardan birinde yaz havası dışarıda banklarda otururken bir hasta yakını da orada. Hasta yakını işitme engelli iri yarı 25'lerinde bir genç.
TOTO dayı da ayakta sağa sola sallanmakta.
O sırada da bir şeyler konuşmakta.
Bir anda işitme engelli arkadaş (kendisine küfür ettiğini düşündüğü) TOTO dayıya kafa attı.
TOTO dayı yerde nakavt durumunda...
Bir anda alnının ortası kıpkırmızı...
Hepimiz şaşkın.
Ne olduğunu anlamıyoruz. Yerde yatmakta olan TOTO dayıdan bir kaç cümle dökülüyor:
- İYİ GÜZEL VURDUN AMA DAHA MAÇ BİTMEDİ. BUNUN RÖVANŞI VAR.
Şok üstüne şok yaşıyoruz. Gülsek mi üzülsek mi ne yapacağımızı bilemez bir haldeyiz. Kaldırmaya çalışıyoruz. Düşünün sağlam bir kafa yiyen TOTO dayı o halde bile çok ama çok ince espri yapıyor. Sanat icra ediyor...
Sanat demişken; TOTO dayının bir zamanlar Resim öğretmeni olduğunu duyuyoruz.
Karısını çok sevdiğini ancak çok yakın dostuyla eşini uygunsuz bir durumda yakalaması sonucu bu durumlara düştüğü en yakın dostuğunun artık RAKI olduğunu öğreniyoruz.
TOTO dayı ile ilginç bir hikayem de şöyledir:
Bir gün kendime ayakkabı aldım. Daha yeni ilk defa giymişim. TOTO dayının yaklaşımı:
- O güzelmiş. Kaç numara... Çıkar da bir bakayım.
(O an çıkaramadım ama sonra başka bir ayakkabı ile bu merakını giderdik)
Özeline pek girmez, ser de vermez sır da... Ama yanımızda oyalanır.
İşte onlardan birinde yaz havası dışarıda banklarda otururken bir hasta yakını da orada. Hasta yakını işitme engelli iri yarı 25'lerinde bir genç.
TOTO dayı da ayakta sağa sola sallanmakta.
O sırada da bir şeyler konuşmakta.
Bir anda işitme engelli arkadaş (kendisine küfür ettiğini düşündüğü) TOTO dayıya kafa attı.
TOTO dayı yerde nakavt durumunda...
Bir anda alnının ortası kıpkırmızı...
Hepimiz şaşkın.
Ne olduğunu anlamıyoruz. Yerde yatmakta olan TOTO dayıdan bir kaç cümle dökülüyor:
- İYİ GÜZEL VURDUN AMA DAHA MAÇ BİTMEDİ. BUNUN RÖVANŞI VAR.
Şok üstüne şok yaşıyoruz. Gülsek mi üzülsek mi ne yapacağımızı bilemez bir haldeyiz. Kaldırmaya çalışıyoruz. Düşünün sağlam bir kafa yiyen TOTO dayı o halde bile çok ama çok ince espri yapıyor. Sanat icra ediyor...
Sanat demişken; TOTO dayının bir zamanlar Resim öğretmeni olduğunu duyuyoruz.
Karısını çok sevdiğini ancak çok yakın dostuyla eşini uygunsuz bir durumda yakalaması sonucu bu durumlara düştüğü en yakın dostuğunun artık RAKI olduğunu öğreniyoruz.
TOTO dayı ile ilginç bir hikayem de şöyledir:
Bir gün kendime ayakkabı aldım. Daha yeni ilk defa giymişim. TOTO dayının yaklaşımı:
- O güzelmiş. Kaç numara... Çıkar da bir bakayım.
(O an çıkaramadım ama sonra başka bir ayakkabı ile bu merakını giderdik)
7 Ağustos 2013 Çarşamba
YANIYORUZ, BAKIYORUZ
Ateş olsan ne yaparsın...
Düştüğüm yeri yakarsın...
Ateş olmayan yerden duman çıkmaz...
Ateş... Ateş... Ateş... Kısık ateş, yüksek ateş... Pişirme şekilleri...
O ateş aslında Suriye'deki bölme çabasıyla başlamış bize de maşa rolü verilmişti... Birilerinin maşası yapılmak istendik ancak her hangi bir duruşumuz ve politikamız olmadığı için çekimser kaldık, günler sonra yorum yapıp kendi içlerinde çözümlenmesini bekledik... Oysa Esad'dı adı komşunun liderinin. Bir zamanların düğün davetiyesi gönderdiğimiz, hatta beraber "Her şey tatil" bile düşündüğümüz aile dostu. Şimdi ne oldu, koyun postu...
Her neyse biz pazartesi, salı, çarşamba ve perşembenin sıcak gelişmelerine bakalım...
Ateş ülkeyi sarmış haberimiz var ancak hala söndüremiyoruz...
Doğa şartları o kadar ağır ve olumsuz ki...
Bölge kayalık, hava ise rüzgarlı... Eee bizim bunlara karşı her hangi bir önlemimiz yok hani... İnsani olarak Filistin'den özel uçakla hasta getirtip Ankara'da tedavi ettiririz ama evimizdeki yangını söndüremeyiz.
Hatay'da 3 günden bu yana orman yangını sürüyor... Bin hektarlık alanın zarar gördüğü belirtiliyor. Tekrar okuyun bin hektar... Rakamla dikkat çekeyim 1000 HEKTAR... Binlerce ağaç...
Taksim'de bir ağaçla başlayan ve ülkeye yayılan, gençliğin ve hak arayan toplumun bitmediğini gösteren eylemler alkışa değer bir DİRENME. Peki şu anda yaşanan ne? Topluca İZLEME...
Hatay'da bir ağaç değil binlercesi yanıyor, ciğerler kararıyor, röntgen çeken teşhis koyan "Ya bu niye söndürülemedi" diyen yok... Medya mı? Askeri bitiren karara "Yetmez ama evet" diyen Ergeneson'u değerlendiren YANDAŞlarla dolu....
Gerçi bu ülke öyle bir ülke ki sanırım yangını o kadar önemsememesinin de haklı bir nedeni vardır... Ve emin olun kendi askerini, generalini terör örgütü lideri yapan, dağdakileri ise kırmızı halıyla indiren bu ülke ve iktidar yangını bile siyasi malzeme yapabilir...
Nasıl mı?
Mesela; YIKILMADIK, AYAKTAYIZ, BİZ ÖYLE BİR NESİL VE İKTİDARIZ Kİ BİR YANARIZ KÜLLERİMİZDEN BİN DOĞARIZ...
İYİ BAYRAMLAR İYİ TATİLLER...
5 Ağustos 2013 Pazartesi
4 Ağustos 2013 Pazar
'CAN'LAR ACIYOR
Ağaçlar ağlıyor
Canlar acıyor
Yasalar bağırıyor
Darbe üstüne darbe geliyor
Yaşa oturuluyor
Zincirler vuruluyor
Düşünen düşündüğü ile kalmıyor
Acı biber bile artık tatlı geliyor
Dillendirenin dili koparılıyor
Takipler sürüyor
Gözaltılar şişiyor
Yandaş candaş oluyor
Diğerleri ise bertaraf
Ben, sen o yok
Biz, siz onlar var
Sizdenim dersen
Kalemi jölelersen
Güzel 'yazar'
Yoksa üstün çizilir
Tükenirsin...
2 Ağustos 2013 Cuma
SÜPER LOTO
Süper Loto'nun 8, 14, 24, 29, 46 ve 47 şeklindeki sonuçlarını bir kişi bilmiş (bilmiş yanlış olur numaraları tutturmuş diyelim) ve 17.5 milyon TL ikramiye kazanmış... Ve talihlinin kuponu İstanbul Kartal'da yatırdığı belirtiliyor... Bu tür oyunlar özellikle Avrupa ülkelerinde var ve insanların umut bağladığı bizde ise "çıkmaz ama en azından şansımı deneyeyim" dediği bir sistem... Bireyle Allah arasında olması gereken dini ve imanı aleni bir şekilde yaşamayı seven siyasilerimize göre günah ama ne yaparsın böyle gelmiş böyle gidiyor mantığı hakim... Eeee ülkenin en büyük gelirleri arasında da sözüm ona bu kumar paraları görünüyor...
Her neyse sistemi bırakalım talihliden talihsizlere dönelim...
Dikkat ettiniz mi bilmem ama genelde milli piyangonun yılbaşı çekilişlerinde bir şeyler olur ve o büyük ikramiye genelde çeyrek bilete çıkar... Veya çıkartılması sağlanır ki bir kişi değil en azından 4 kişi nasiplensin mantığıyla... Ve bana göre güzeldir sakıncası yoktur. Gerçi o nasiplenme 4 kişi de değildir, sülale ve belkide köydür veya ilçedir...
Diyeceğim ve nacizane önereceğim olay büyük ikramiyenin bir kişiye çıkmaması yönünde. Mesela son kazanılan para ne kadar? 17.5 milyon TL. Yani eski parayla trilyon. Çok büyük zenginlerin bu oyunu oynama ihtimali çok düşük. Bunu kimler oynuyor, en çok memur ve orta kesim ile tam kupon bile yapamayan asgari ücretliler veya garibanlar... Eee çıkan rakam o tarz bir yaşantısı olanları "deli" eder. Onların zaten genelde gönlü zengindir. Ben derim ki böylesine büyük rakamlar bir kişiye değil atıyorum 17 kişiye bölünmeli ve herkes 1 trilyonun ucundan tutmalı. Bu 17 trilyon 17 aile demek aynı zamanda. O aileler sadece kendini kurtarmayacak belki de sülalesini etkileyecek, komşuları dostları bile nasiplenecek. Yani en azından uzun vadeli mantıklı adımlarla ayakta sağlam durabilecek...
Ben hiç çok büyük ikramiye kazanıp da fabrika kuranını görmedim, ortadan kaybolanını duydum. Hatta bir kaç kez çok büyük rakamlar kazanıp faydasını görmeyenini (Sultanahmet'te boyacı) bile okudum...
Her neyse sayısal, sözel, süper, şans topu veya on numara... BOL ŞANS...
Her neyse sistemi bırakalım talihliden talihsizlere dönelim...
Dikkat ettiniz mi bilmem ama genelde milli piyangonun yılbaşı çekilişlerinde bir şeyler olur ve o büyük ikramiye genelde çeyrek bilete çıkar... Veya çıkartılması sağlanır ki bir kişi değil en azından 4 kişi nasiplensin mantığıyla... Ve bana göre güzeldir sakıncası yoktur. Gerçi o nasiplenme 4 kişi de değildir, sülale ve belkide köydür veya ilçedir...
Diyeceğim ve nacizane önereceğim olay büyük ikramiyenin bir kişiye çıkmaması yönünde. Mesela son kazanılan para ne kadar? 17.5 milyon TL. Yani eski parayla trilyon. Çok büyük zenginlerin bu oyunu oynama ihtimali çok düşük. Bunu kimler oynuyor, en çok memur ve orta kesim ile tam kupon bile yapamayan asgari ücretliler veya garibanlar... Eee çıkan rakam o tarz bir yaşantısı olanları "deli" eder. Onların zaten genelde gönlü zengindir. Ben derim ki böylesine büyük rakamlar bir kişiye değil atıyorum 17 kişiye bölünmeli ve herkes 1 trilyonun ucundan tutmalı. Bu 17 trilyon 17 aile demek aynı zamanda. O aileler sadece kendini kurtarmayacak belki de sülalesini etkileyecek, komşuları dostları bile nasiplenecek. Yani en azından uzun vadeli mantıklı adımlarla ayakta sağlam durabilecek...
Ben hiç çok büyük ikramiye kazanıp da fabrika kuranını görmedim, ortadan kaybolanını duydum. Hatta bir kaç kez çok büyük rakamlar kazanıp faydasını görmeyenini (Sultanahmet'te boyacı) bile okudum...
Her neyse sayısal, sözel, süper, şans topu veya on numara... BOL ŞANS...
29 Temmuz 2013 Pazartesi
DİREN-ME TÜRKİYE
Haber sitelerine bakıyoruz yanlı ve canlı... Kamer Genç, ülke gerçeğine değiniyor Tunceli'de dağlara asılan PKK flamalarına değiniyor, uzun süredir bunların indirelemediğine işaret ediyor ve "Nerede bu devlet" diyor... Bazı siteler bunu arka plana atma gereği hissediyor. Ön plana ise Hülya Avşar'ın şortuyla havuza atlama fotoğrafı konuyor... Vay be yıllardır TELEVOLE kültürü eleştirildi, yerden yere vuruldu şimdi önceliğimiz o oldu... Bırakın dağları, flamaları, ülkeyi, ölen Şanlıurfalı çiftçiyi, çözümü... VUR PATLASIN ÇAL OYNASIN... DİREN-ME TÜRKİYE...
BOYACININ 'GÜLER' HALİ
İçişleri Bakanımız Muammer Güler, memleketi Mardin'de gece sokakları gezmiş ve ayakkabı boyacılığı yapan Ömer Geçit'in evinde sahur yapmış... TV'lerde haberlerin veriş şekline baktığınızda çat-kapı spontane gelişen bir olay gibi... Ömer amca süper.. Samimiyetinden ve doğallığından zerre endişe edecek bir durum yok. 4 çocuk babasıymış. Keza Muammer Güler'in de valiliği döneminden akılda kalan özelliği samimiyeti ve halktan pek kopuk bir görüntü sergilememesiydi. Ancak bu sahur programında doğal olmayan bir durum söz konusuydu... Ağzında dişi kalmamış Ömer amcanın ayakkabı boyacılığıyla geçimini nasıl sağladığı malumunuzdur... Hem de 4 çocuk babası... Gel gör ki sofraya bakıyorsunuz neredeyse bir kuş sütü eksik... Jambonu, balı, yumurtası. Keşke bakanımız gerçekten spontane ve güzel bir fikir olan bu eylemini tamamıyle doğal bir hale getirseydi. Getirdiğini veya getirttiğini değil tanrı misafiri hesabı bulduğunu yeseydi de Ömer amcanın ve Türkiye'nin ekonomik gerçeğini görebilseydi, gösterebilseydi... Ama şunun da hakkını vermek gerek... Ya hiç uğramasa otelinde keyfine baksaydı... En azından öyle ye de böyle yurdum yurdu insanı ile beraber. Anafikir bu olmalı... Göstermelik "Halkla iç içeyiz" mesajı sırıtmamalı...
NOT: Ömer amcaya sadece basının gördüğü ve gösterdiği sahur için değil ayrıca gıda veya ekonomik yardım da yapıldığını düşünüyorum...
NOT: Ömer amcaya sadece basının gördüğü ve gösterdiği sahur için değil ayrıca gıda veya ekonomik yardım da yapıldığını düşünüyorum...
27 Temmuz 2013 Cumartesi
ABD VE MISIR PATLAĞI
Her konuda bir fikri olan dünyanın öbür ucunda da olsa sözüm ona demokrasiyi savunan ve bu konuda tanıdığı veya tanımadığı halkları korumayı, yok etmeyi görev bilen ABD, ne ilginçtir ki Mısır'da yaşananlar konusunda renk vermedi... Ortadoğu'yu kafasına göre dizayn eden, komşu ülkeleri birbirine düşürmekte üstüne olmayan ABD, Mısır konusunda yaşananlar için bakın nasıl düşünüyor!..
Amerikan basınına konuşan Amerikalı bir yetkili kanunların, Mısır'da olanların darbe olup olmadığına yönelik resmi bir tanımlama yapmasını gerekli kılmadığını belirterek, "Bunun ne darbe olduğunu ne de darbe olmadığını söyleyeceğiz, bir şey söylemeyeceğiz" dedi.
Özetle ABD, Mısır'da günlerce yaşanan şiddet, cinayet, demokratik hakkı tanımama veya kendince tanıma adına ne derseniz deyin bir fikir oluşturamamış.
Ne darbe diyor ne de değil... Vay be Amerika'nın düştüğü duruma bak... YERSEN...
SARI BASIN (İSYAN) KARTI
İşe gidiyorum... Dolmuştan Üsküdar'da indim deniz motoru için iskeleye girdim. Sürgülü kapıyı açtım ilk defa gördüğüm -sanırım yeni başlamış- görevli yaşlı amcaya sarı basın kartımı çıkarıp gösterdim... Sarı basın kartı sahiplerine şehir içi ulaşım yasal hak olarak bedavadır... Yaşlı amca kartı yenilemem gerektiğini bu konuda kendilerine uyarılar geldiğini hatırlattı. Mesajı aldım, haklı olduğu için tamam anlamında kafamı salladım. Bebişim de yanımda tabii bu arada. O turnikeden geçtikten sonra yanıma geldi. Ayrıca hemen yan tarafımızda da orta yaşlı bir ağabey var... Görevli ve yaşlı amcanın her gün dolmuşa bindiği o kadar belli ki o kadar DOLMUŞ yani... Sarı basın kartı konusunda bir açıldı pir açıldı...
Amca kafadan "Size bedava garibana paralı... Kadın 70 yaşına gelmiş sarı basın kartı gösteriyor. Bana niye bedava değil" tarzı bir serzeniş çıktı.
Ben sakin sakin dinliyorum acaba nereye varacak eleştirisinin altı dolu mu boş mu onu merak ediyorum... Ancak görüyorum ki amca yaşını başını almış ama gazetecinin ne olduğunu hala anlamamış. Bugünkü gençlik olsa diyeceğim hadi normaldir ama amca rahat 50 üstü. Yani en azından yandaş ve candaştan öncesini biliyor. Gerçekten gazetecilik yapıldığı onurla gururla şerefle bu mesleğin yapıldığı kamuoyu yararının ön planda tutulduğu dönemin şahitlerinden. Ancak sanırım o dönem yurtdışındaydı... Her neyse ben hala sabırla bekliyorum ki şunu desin...
- Kamuoyu yararı mı gözetiyorsunuz, hepiniz patronların veya iktidarın sesi olmuşsunuz. Bu kartı hak edecek kimse kaldı mı ki....
Ancak yok amca mesleğin öneminin, yapılan işin tanınan hak ve hukukun bilinci dışında sadece sonuçla ilgilenir olmuş. Yani o 70'lik diye tabir ettiği kalem, büyük oranda basın şeref kartı veya sürekli basın kartı sahibidir. Onu kendisiyle kıyaslayıp ben neden o hakka sahip değilim modunda...
Ben hala sakin sakin dinliyorum...
Çünkü böyle bir düşünce yapısına sert çıksanız veya cevap verseniz ne olur? Yani ne anlatabilirsiniz...
Sadece "Haklısın amca... Sen de hakkını ara başvur abi belki sana da verirler bu kartı. Çok kolay ya bunu almak" dedim konuyu kapattım.
Yandaki abi benden daha çok konuştu ve o da deniz motoru ulaşımındaki sistemden dert yanıp acısını oradan çıkarmaya çalıştı. Sonrasında da bana dönüp "Bunun canı dayak istiyor" diyerek kendince noktayı koydu.
Bebişimin sakin kalması da güzel ve şaşırtıcıydı...
Haaa! Bu arada yaklaşık 8 yıldır taşıyorum ve ilk defa sarı basın kartına böylesine bir tepki ile karşılaşıyorum... Ben o iskeleden her gün gidip geliyorum ve diğer bir çok görevliyle o kadar aşina olduk ki kartı göstermeden selamlaşıyoruz, birbirimize saygı ve sevgi yolluyoruz... Ve işin garip tarafı onların hepsi de genç görevliler... KOLAY GELSİN...
18 Temmuz 2013 Perşembe
İTİRAZIM VAR
Öyle bir süreç yaşıyoruz ki...
Toplumu ve kamu düzenini ilgilendiren bir olay oluyor haliyle soruşturma açılıyor... Kimlik ve siyasi düşünceye göre süreçler değişebiliyor... Tabii bunlar sözüm ona "hukuk" çerçevesinde oluyor...
Son günlerin hukuki terim anlamındaki dikkat çeken kelimesi ve bir anlamda modası İTİRAZ haline geldi...
Mesela...
Haliyle "itirazın" damga vurduğu olaylar genelde GEZİ'ye ait...
Hatırlatalım...
Olaylara karışan Taksim Dayanışması'nın bazı üyeleri tutuklama talebiyle mahkemeye sevk ediliyor... Mahkeme serbest bırakıyor... Savcı karara itiraz ediyor...
Ardından dönerci esnaf (!) pardon palalı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor... Kamuoyunda baskı oluşuyor, siyaset de topa giriyor hem de iktidar "Nasıl olur tutuklanmaz" diyerek hukukun özgürlük alanına yeri geldiğinde müdahale edebiliyor... Ne ilginçtir ki o palalı (palasını yanına aldı mı bilemem) Fas'a kayınpederini ziyarete gidiyor... O saldırdığı kadından kız babası kayın pederine selam söylüyor mu onu da bilemem...
Sonrasında eşinin deyimiyle Kazlıçeşme mitinginde de bayrak satarak geçimini sağladığı belirtilen emniyetin gözüyle çapulcu (!) esnaf tutuklanıyor. Başbakanın 3 çocuk kriterine uyan ve hatta 2 tane de ekstraya kaçan bu esnaf abimiz tutuklanıyor. Yine kamuoyu baskısı ve ardından gelen tutukluluk kararına itiraz sonrası serbest bırakılması...
Eskişehir'e geçelim... Üniversiteli gencin katil zanlısı olarak gözaltına alınan sorgusu yapılan ve sonrasında mahkemeye çıkarılan zat serbest kalıyor. Savcı buna itiraz ediyor ve zanlının tutuklanmasını talep ediyor...
Siirt'te yaşını başını almış ancak gönlü gençlikte kalmış Belediye Başkan Yardımcısı, yaşı henüz 18 olmamış genç bir kızla ve kardeşiyle yakalanıyor... Nasıl bir yakalanma bilemiyoruz. Soruşturma açılıyor, serbest bırakılıyor. Sonra bir itiraz daha ve tutuklama...
İnsan üst üste gelen bu hukuki süreçlere bakınca soramadan edemiyor...
Acaba farklı bir hukuk mu var?
Önce serbest...
Kamuoyunun ve siyasi erkin nabız ölçümü...
Ardından "Yok çok itiraz geldi" tutukla...
Hukuk mu, tutuk mu?
Bir sakıncası var mı bilmiyorum ama ben de İTİRAZ ediyorum...
Neye mi? Kişiye göre değişime... Ceza ile ödül arasında uçurum olması gerekirken iç içe geçmiş görünmesine... Ve baş döndüren arasında gece ile gündüz kadar fark olan bu bakış açılarına, kararlara...
Toplumu ve kamu düzenini ilgilendiren bir olay oluyor haliyle soruşturma açılıyor... Kimlik ve siyasi düşünceye göre süreçler değişebiliyor... Tabii bunlar sözüm ona "hukuk" çerçevesinde oluyor...
Son günlerin hukuki terim anlamındaki dikkat çeken kelimesi ve bir anlamda modası İTİRAZ haline geldi...
Mesela...
Haliyle "itirazın" damga vurduğu olaylar genelde GEZİ'ye ait...
Hatırlatalım...
Olaylara karışan Taksim Dayanışması'nın bazı üyeleri tutuklama talebiyle mahkemeye sevk ediliyor... Mahkeme serbest bırakıyor... Savcı karara itiraz ediyor...
Ardından dönerci esnaf (!) pardon palalı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor... Kamuoyunda baskı oluşuyor, siyaset de topa giriyor hem de iktidar "Nasıl olur tutuklanmaz" diyerek hukukun özgürlük alanına yeri geldiğinde müdahale edebiliyor... Ne ilginçtir ki o palalı (palasını yanına aldı mı bilemem) Fas'a kayınpederini ziyarete gidiyor... O saldırdığı kadından kız babası kayın pederine selam söylüyor mu onu da bilemem...
Sonrasında eşinin deyimiyle Kazlıçeşme mitinginde de bayrak satarak geçimini sağladığı belirtilen emniyetin gözüyle çapulcu (!) esnaf tutuklanıyor. Başbakanın 3 çocuk kriterine uyan ve hatta 2 tane de ekstraya kaçan bu esnaf abimiz tutuklanıyor. Yine kamuoyu baskısı ve ardından gelen tutukluluk kararına itiraz sonrası serbest bırakılması...
Eskişehir'e geçelim... Üniversiteli gencin katil zanlısı olarak gözaltına alınan sorgusu yapılan ve sonrasında mahkemeye çıkarılan zat serbest kalıyor. Savcı buna itiraz ediyor ve zanlının tutuklanmasını talep ediyor...
Siirt'te yaşını başını almış ancak gönlü gençlikte kalmış Belediye Başkan Yardımcısı, yaşı henüz 18 olmamış genç bir kızla ve kardeşiyle yakalanıyor... Nasıl bir yakalanma bilemiyoruz. Soruşturma açılıyor, serbest bırakılıyor. Sonra bir itiraz daha ve tutuklama...
İnsan üst üste gelen bu hukuki süreçlere bakınca soramadan edemiyor...
Acaba farklı bir hukuk mu var?
Önce serbest...
Kamuoyunun ve siyasi erkin nabız ölçümü...
Ardından "Yok çok itiraz geldi" tutukla...
Hukuk mu, tutuk mu?
Bir sakıncası var mı bilmiyorum ama ben de İTİRAZ ediyorum...
Neye mi? Kişiye göre değişime... Ceza ile ödül arasında uçurum olması gerekirken iç içe geçmiş görünmesine... Ve baş döndüren arasında gece ile gündüz kadar fark olan bu bakış açılarına, kararlara...
23 Haziran 2013 Pazar
GEZİ TARTIŞMASI
İşten biraz geç çıktım... Talimhane'den fünikülere doğru yürüyorum... Ev Üsküdar'da...
19.00'da Taksim Dayanışması'nın karanfilli çağrısı ve GEZİ ile başlayan sonrasında çok farklı bir noktaya giden acı olayların anması hatırlatması var... Meydana doğru yaklaştığımda gergin günlerin aksine Taksim'in alışılagelen cumartesi kalabalığını andıran telaşı var gibi. Keşke öyle olsa...
Meydana girişteyim sağ tarafta yaklaşık 15 gün boyuncu ÇAPULCULAR'dan çok çekmiş (!) ve çektirmiş kolluk kuvvetleri dikilmiş. Görüntü kendi hallerinde gibi ama hissedilen ve hissettirilen tetikte.. Duran Adam'ın sembolleştiği ve insanların nöbetleşe durur hale geldiği fünikülere doğru adımladıkça kalabalık artıyor yüksek tansiyon hissediliyor. Ve herkesin bildiği ve hep bir ağızdan söylediği "BU DAHA BAŞLANGIÇ MÜCADELEYE DEVAM" dillerde... Dikkatimi ellerini yumruk yapmış yanında eşi ve kızı olduğunu tahmin ettiğim amca çekiyor. Öyle içten ve inanmış bir şekilde söylüyor ki dikkat çekmemesi mümkün değil. Emekli memur havasında. Saçları hem biraz dökülmüş hem de hafif beyazlamış. Ama amca tüm olumsuzluklara rağmen inancını ve direncini kaybetmemiş. Gençlik yıllarından pasajlar sunar gibi...
Hava güzel, gaza gelecek bir durum da yok gibi...
O sırada bir yandan da Bebişimle konuşuyorum... Ben ona Taksim'i direnişi dinletiyorum ne tesadüf ki o da bana canlı seyrettiği ve benim içinde olduğum ÇAPULCULARIN direnişini dinletiyor.
Ancak gelip giderken sürekli kontrol ettiğim ve önüne şerit çekilip polislerin nöbete dikildiği Gezi Parkı'nın girişi ana baba günü... Dikkat çeken durum ise ÇAPULCULARLA polis burun buruna... Büyük bir risk arz ediyor. Ne kadar gerçek (TDK'ye göre değil) ÇAPULCULAR mantıklı, sakin, saygılı görünse de herkes ÇAPULCU değil ki... Araya sızıp ÇAPULCULAR'ı ÇAMURCULAR haline getirmek isteyen çok...
Neyse metro girişine doğru yöneliyorum, merdivenlerdeyim ve onlarca ÇAPULCU yukarı çıkıyor... Yabancısı, orta hallisi genci alkışlarla direniş içindeki halkla fiziğini, sesini ve hazır olan psikolojisini bütünleştirmek üzere...
Fünikülerle gidiş sakin..
Sonra Kabataş iskelesi ve motor...
İskeleden çıktık... Herkes yorgun argın iş dönüşünde ve biraz da dalgın.
Motorun orta yerinde cam kenarında, Boğaziçi Köprüsü görüş alanımda...
Arkadan yükselen cılız sesler bir anda hiddetlenmekte.
Dalmak üzere olan motor ahalisinin dikkati de o bölüme yönelmekte.
İşte başını ve sonunu bilmediğim orta yerinden tuttuğum tartışmanın içeriği.
Motorun sağ tarafındaki bölümde karşılıklı 6'şar kişilik bölümlerde 5 kişi oturmakta. Bir tarafta 3, karşısında 2 kişi var. Onun hemen önündeki bölümde bir genç ve elinde gazete. Arkadaki ağabeylerden birisi "Sanane" diyor ve devam ediyor:
"Ben senin hangi gazeteyi okuduğuna, giyimine kuşamına karışıyor muyum!.. Biz 3 kişi kendi aramızda konuşuyoruz. Sana ne oluyor"
Genç nasıl bir müdahalede bulundu bilinmez ama tahmin edilir türden... Arkadaki abiler ÇAPULCULAR'ın eylemini eleştiriyor, Tayyip Erdoğan'a destek veren yorumlarda bulunuyor...
Direnişçi genç ise "Özür dilerim abi saygı duyuyorum" diyor ama diğer taraftan da "YANLIŞ" diye kendi düşüncesinin ve direnişinin doğruluğunu empoze etmek istiyor.
Tabii ki olay Gezi Parkı olayları, Taksim'de kıvılcımlanan ve dünyayı etkisi altına alan ateşli eylem ve eylemler...
Yandan bir abla "Tamam uzatmayın" diyor 7-8 dakika süren Kabataş-Üsküdar hattı motorunda da ötekileşme yaşanmasını istemiyor.
Ardından tartışmayı yaşayan ağabeyin yanındaki ağabey haftaların birikimini ve Gezi Parkı olaylarının kendisinde, ailesinde bıraktığı etkiyi anlatmak istiyor. Konferans edasında başlıyor anlatmaya:
"Arkadaşım ben işçiyim, ameleyim. Bildiğin amele. Hamalım. Sırtımda yük taşırım. Günlük yevmiyem 70 TL."
Tartışmaya sebep olan genç araya girip sözünü keserek: "Abi ben de işçiyim"
Ardından ağabey kaldığı yerden devam ediyor:
"Ver bana 100 TL susayım... Bu olaylar çıktığından beri evime ekmek götüremez oldum. İş yok. Bu ay kiramı veremedim. Bana ne Tayyip'ten bana de Kılıçdaroğlu'ndan. Onların bana bir faydası yok. Ben işime gücüme bakıyorum. Sen de bana saygı duyacaksın ben de sana saygı duyacağım. Hesap sorulacak yer de burası değil. Herkes sandığa gider hesaplaşır. Ben Vanlıyım. Van'dan gelmişim buraya ekmeğimin peşine. İki tane çocuğum var. Ne yapayım ben."
NOKTA.
Ağabey kendi dünyasına göre olayı özetliyor. Geçmişi değil anı sorguluyor ve bunun kendisine verdiği zararı ifade ediyor.
Sistemle, düzenle ve onun 2 çocukla o halde mücadele vermesinde etkisi olan bugünün ve dünün iktidarı ve yapısıyla ilgilenmiyor ilgilenemiyor veya ilgilendirilmiyor. O bugün eve eli dolu mu boş mu gidiyor ona bakıyor. Çünkü eve gittiğinde çay şeker ve yiyecek bekleyen eşine, çocuklarına "Demokratik hak, hukuk, eylem, düşünce özgürlüğü, ÇAPULCU, vandalizm, Gezi Parkı, ağaç, diktatörlük" demesi bir şey ifade etmiyor.
İki oturumda başlayan tartışma diğer oturumlara da yayılıyor. Herkes içinde biriktirdiği ve dışa vurmak istediği düşüncelerini dile getiriyor. Önde oturanların bazıları olay bölgesine yaklaşıyor "Benim de bir sözüm var" edasında tartışmaya katılıyor.
Her geçen dakika birbirinden özür dileyen ve saygı isteyenlerin tartışması farklı ve can sıkıcı boyutlara gittiği için yerimden kalkıyorum ve motorun önüne geçiyorum...
Sonrası mı?
HERKES KENDİNE GÖRE HAKLI...
TAVA DA TENCERE DE PENCERE DE FARKLI...
LÜTFEN DÜŞÜNCELERE, İSTEKLERE BİRAZ SAYGI...
HİDDETLİ, GAZLI BİR FRENLE YARINLARDA OLMAMALI KAYGI...
19.00'da Taksim Dayanışması'nın karanfilli çağrısı ve GEZİ ile başlayan sonrasında çok farklı bir noktaya giden acı olayların anması hatırlatması var... Meydana doğru yaklaştığımda gergin günlerin aksine Taksim'in alışılagelen cumartesi kalabalığını andıran telaşı var gibi. Keşke öyle olsa...
Meydana girişteyim sağ tarafta yaklaşık 15 gün boyuncu ÇAPULCULAR'dan çok çekmiş (!) ve çektirmiş kolluk kuvvetleri dikilmiş. Görüntü kendi hallerinde gibi ama hissedilen ve hissettirilen tetikte.. Duran Adam'ın sembolleştiği ve insanların nöbetleşe durur hale geldiği fünikülere doğru adımladıkça kalabalık artıyor yüksek tansiyon hissediliyor. Ve herkesin bildiği ve hep bir ağızdan söylediği "BU DAHA BAŞLANGIÇ MÜCADELEYE DEVAM" dillerde... Dikkatimi ellerini yumruk yapmış yanında eşi ve kızı olduğunu tahmin ettiğim amca çekiyor. Öyle içten ve inanmış bir şekilde söylüyor ki dikkat çekmemesi mümkün değil. Emekli memur havasında. Saçları hem biraz dökülmüş hem de hafif beyazlamış. Ama amca tüm olumsuzluklara rağmen inancını ve direncini kaybetmemiş. Gençlik yıllarından pasajlar sunar gibi...
Hava güzel, gaza gelecek bir durum da yok gibi...
O sırada bir yandan da Bebişimle konuşuyorum... Ben ona Taksim'i direnişi dinletiyorum ne tesadüf ki o da bana canlı seyrettiği ve benim içinde olduğum ÇAPULCULARIN direnişini dinletiyor.
Ancak gelip giderken sürekli kontrol ettiğim ve önüne şerit çekilip polislerin nöbete dikildiği Gezi Parkı'nın girişi ana baba günü... Dikkat çeken durum ise ÇAPULCULARLA polis burun buruna... Büyük bir risk arz ediyor. Ne kadar gerçek (TDK'ye göre değil) ÇAPULCULAR mantıklı, sakin, saygılı görünse de herkes ÇAPULCU değil ki... Araya sızıp ÇAPULCULAR'ı ÇAMURCULAR haline getirmek isteyen çok...
Neyse metro girişine doğru yöneliyorum, merdivenlerdeyim ve onlarca ÇAPULCU yukarı çıkıyor... Yabancısı, orta hallisi genci alkışlarla direniş içindeki halkla fiziğini, sesini ve hazır olan psikolojisini bütünleştirmek üzere...
Fünikülerle gidiş sakin..
Sonra Kabataş iskelesi ve motor...
İskeleden çıktık... Herkes yorgun argın iş dönüşünde ve biraz da dalgın.
Motorun orta yerinde cam kenarında, Boğaziçi Köprüsü görüş alanımda...
Arkadan yükselen cılız sesler bir anda hiddetlenmekte.
Dalmak üzere olan motor ahalisinin dikkati de o bölüme yönelmekte.
İşte başını ve sonunu bilmediğim orta yerinden tuttuğum tartışmanın içeriği.
Motorun sağ tarafındaki bölümde karşılıklı 6'şar kişilik bölümlerde 5 kişi oturmakta. Bir tarafta 3, karşısında 2 kişi var. Onun hemen önündeki bölümde bir genç ve elinde gazete. Arkadaki ağabeylerden birisi "Sanane" diyor ve devam ediyor:
"Ben senin hangi gazeteyi okuduğuna, giyimine kuşamına karışıyor muyum!.. Biz 3 kişi kendi aramızda konuşuyoruz. Sana ne oluyor"
Genç nasıl bir müdahalede bulundu bilinmez ama tahmin edilir türden... Arkadaki abiler ÇAPULCULAR'ın eylemini eleştiriyor, Tayyip Erdoğan'a destek veren yorumlarda bulunuyor...
Direnişçi genç ise "Özür dilerim abi saygı duyuyorum" diyor ama diğer taraftan da "YANLIŞ" diye kendi düşüncesinin ve direnişinin doğruluğunu empoze etmek istiyor.
Tabii ki olay Gezi Parkı olayları, Taksim'de kıvılcımlanan ve dünyayı etkisi altına alan ateşli eylem ve eylemler...
Yandan bir abla "Tamam uzatmayın" diyor 7-8 dakika süren Kabataş-Üsküdar hattı motorunda da ötekileşme yaşanmasını istemiyor.
Ardından tartışmayı yaşayan ağabeyin yanındaki ağabey haftaların birikimini ve Gezi Parkı olaylarının kendisinde, ailesinde bıraktığı etkiyi anlatmak istiyor. Konferans edasında başlıyor anlatmaya:
"Arkadaşım ben işçiyim, ameleyim. Bildiğin amele. Hamalım. Sırtımda yük taşırım. Günlük yevmiyem 70 TL."
Tartışmaya sebep olan genç araya girip sözünü keserek: "Abi ben de işçiyim"
Ardından ağabey kaldığı yerden devam ediyor:
"Ver bana 100 TL susayım... Bu olaylar çıktığından beri evime ekmek götüremez oldum. İş yok. Bu ay kiramı veremedim. Bana ne Tayyip'ten bana de Kılıçdaroğlu'ndan. Onların bana bir faydası yok. Ben işime gücüme bakıyorum. Sen de bana saygı duyacaksın ben de sana saygı duyacağım. Hesap sorulacak yer de burası değil. Herkes sandığa gider hesaplaşır. Ben Vanlıyım. Van'dan gelmişim buraya ekmeğimin peşine. İki tane çocuğum var. Ne yapayım ben."
NOKTA.
Ağabey kendi dünyasına göre olayı özetliyor. Geçmişi değil anı sorguluyor ve bunun kendisine verdiği zararı ifade ediyor.
Sistemle, düzenle ve onun 2 çocukla o halde mücadele vermesinde etkisi olan bugünün ve dünün iktidarı ve yapısıyla ilgilenmiyor ilgilenemiyor veya ilgilendirilmiyor. O bugün eve eli dolu mu boş mu gidiyor ona bakıyor. Çünkü eve gittiğinde çay şeker ve yiyecek bekleyen eşine, çocuklarına "Demokratik hak, hukuk, eylem, düşünce özgürlüğü, ÇAPULCU, vandalizm, Gezi Parkı, ağaç, diktatörlük" demesi bir şey ifade etmiyor.
İki oturumda başlayan tartışma diğer oturumlara da yayılıyor. Herkes içinde biriktirdiği ve dışa vurmak istediği düşüncelerini dile getiriyor. Önde oturanların bazıları olay bölgesine yaklaşıyor "Benim de bir sözüm var" edasında tartışmaya katılıyor.
Her geçen dakika birbirinden özür dileyen ve saygı isteyenlerin tartışması farklı ve can sıkıcı boyutlara gittiği için yerimden kalkıyorum ve motorun önüne geçiyorum...
Sonrası mı?
HERKES KENDİNE GÖRE HAKLI...
TAVA DA TENCERE DE PENCERE DE FARKLI...
LÜTFEN DÜŞÜNCELERE, İSTEKLERE BİRAZ SAYGI...
HİDDETLİ, GAZLI BİR FRENLE YARINLARDA OLMAMALI KAYGI...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















