5 Eylül 2008 Cuma

GÜNAYDIN ÇOCUKLAR



Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi.
Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı.
Bayan Mediha (öğretmen) bir yıl önce Mustafa'yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Bayan Mediha onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x ) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük F (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.
Bayan Mediha'nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa'nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.

Mustafa'nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli?

İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evdeki yaşamı mücadele içinde geçiyor.?

Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: Mustafa'nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evdeki yaşamı yakında onu etkileyecek.

Mustafa nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.

Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı. Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa'nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti. Mustafa'nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı.

Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı.
- Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.
Çocuklar gittikten sonra, Bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Bayan Mediha, Mustafa'ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.
Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa'dan bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.
Altı yıl sonra Mustafa'dan bir notdaha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.
Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Mediha nın tüm yaşamındaki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı. Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu. Mektup söyle imzalanmıştı, Prof. Dr. Mustafa Yılmaz ( Tıp Doktoru)
Öykü burada bitmiyor. Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var. Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Bayan Mediha'nın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.
Şüphesiz Bayan Mediha bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu? Taşları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa nın annesinin süründüğü parfümden sürdü.
Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha nın kulağına şöyle fısıldadı, "Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim"
Bayan Mediha, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi: Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum..."

NOT: Tüm öğrenciler ne Mustafa'dır ne de tüm öğretmenler bayan Mediha'dır. Ama aralarda Mustafa da vardır Mediha da vardır. Öğrencilere Mediha, öğretmenlere de hayatlarının dönüm noktası olması dileğiyle Mustafa'lar dilerim...

SERVET İKİ BARDAK SUDAN İBARETTİR

Zamanın birinde bir hükümdar varmış, zenginliği tüm dünyaca bilinirmiş. Hükümdar her gittiği yere hazinesinin bir bölümünü götürür ve bunları sergilemekten büyük onur duyarmış.
Etrafında bir sürü insan olmasına rağmen, hükümdarın en çok güvendiği ve yegane dostu bir bilge kişi varmış. Bir gün otururlarken, hükümdar bilge kişiye şöyle bir soru sormuş:
- “Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş bir adamsın. İnsanlar ister hükümdar kadar güçlü, ister savaşçılar kadar onurlu olsun sana danışır ve ağzından çıkacak bir sözü beklerler. Şimdi senin gibi bilge bir adamın fikrini merak etmekteyim, benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun?”
Bilge bu soru karşısında hükümdarın gözlerinin içine bakarak şu sözleri söylemiş:
- “ Diyelim ki hükümdarım uçsuz bucaksız kızgın bir çöldesiniz. Ölmemek için, size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?”
- “ Verirdim tabii.”
- “Zaman geçti diyelim ki susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?”
Hükümdar biraz düşünmüş ve ardından “Ölmemek için evet” demiş. Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söylemiş:
- “Madem öyle, o zaman düşünmeye gerek yok fazlaca. Çünkü haşmetlim, sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudan ibarettir.”
Hepimiz hayatın içerisinde birtakım unvanlara, kimliklere veya servetlere sahip olabiliriz. Doktor, avukat, iş adamı, ev hanımı, memur, işçi, işveren, öğretmen, öğrenci, anne veya baba v.s. birtakım rollerimiz olabilir. Belki bir hükümdar gibi unvanımız olmayabilir ancak hepimizin kendimizce birtakım varlıkları veya servetleri mevcut.
Hepimizin algıladığı servet kendi zihin haritalarımıza veya hayata bakış açımıza göre değişkenlik göstermektedir. Kimisi için pırlantalara, yakutlara, zümrütlere v.s. sahip olmak büyük servet iken, kimisi için dünya klasikleri, Türk klasikleri, sanat tarihi, felsefe, biyografiler v.b. ile bir kütüphane dolusu kitapları okumuş olmak ve o kütüphaneye sahip olmak büyük bir servettir. Kimisi için yalı dairesine sahip olmak ve orada yaşamak büyük bir servet iken, kimisi için doksan yıllık iki göz evinde çocukları, torunları ile oturmak çok büyük bir servet olabilir.
Profesyonel sporcular için kendi dallarında rekorlar kırmak ve muhtelif madalyalara sahip olmak bir servet iken, bir çocuk için kendi ilgi alanındaki oyuncak serisine (actionman, barbi bebekler, spider man, kart oyunları, puzzle gibi) sahip olabilmek büyük bir servet olabilir.
Ünlü işadamları veya cumhurbaşkanı, başbakan gibi unvanlara sahip olan insanlar için zaman fukarası olmamak bir servet sayılır iken, bazısı için çimlerde, kumlarda çıplak ayak dolaşabilmek, cırcır böceklerinin sesi eşliğinde uykuya dalabilmek, güneşin doğuşu ile bakir bir ortamda köy kahvaltısı yapabilmek büyük bir servet olabilir.
Peki gerçekte servet sahibi olmak ne demektir? Gerçek zenginlik nedir? Zenginlik aslında sadece iki bardak sudan ibaret olabilir mi?
Zenginlik, servet sahibi olmak bir doyum işidir. Zenginlik, ölçüsü ve miktarı kişiden kişiye değişen ve zihnimizde başlayıp yine zihnimizde sona eren bir doygunluktur. Çünkü doyum zihinde varolan bir şeydir. Zenginlik, servet sahibi olmak bolluk bilinci ile yaşayabilmektir. Önemli olan zihnimizde tatmin olabilmektir. Bir insan zihninde tatmin olduğu müddetçe, hem yüreğinde, hem bedeninde, hem ruhunda, her koşulda her alanda tatmin olabilir.
New NLP der ki; gerçek zenginlik çok şeye sahip olmak değil, az şeye ihtiyaç duymaktır.
Mesele ne kadar az şeye ihtiyaç duyarak yaşıyoruz. Hayatın içerisinde ne kadar az şey ile doyumu yakalayabiliyoruz. Gerçek zenginlik gözünün gönlünün tok olabilmesidir. Mesele tok hissedip aç yaşayabilirken huzur içerisinde olabilmektir.
Aslı akşam bir davette giymek için yeni bir elbise almayı çok istemişti. Birkaç gündür bunun planını ve bütçe hazırlığını yapmıştı. Ancak bir an her şey değişti. O gün sokakta gördüğü herhangi bir çocuktan etkilenmiş ve aniden elbise almaktan vazgeçmişti. Birkaç saat sonra, elbise almak için ayırdığı para ile ihtiyacı olan o çocuğa okul gereçleri, okul kıyafetleri almıştı. İşte Aslı o an müthiş bir doyum yaşamıştı zihninde. Beş saat kendince önemli saydığı bir davette şık olmak yerine, bir çocuğu mutlu etmek, bir aileyi bir sıkıntıdan bir dertten kurtarmış olmaktı onu huzura kavuşturan, ona doyum sağlayan şey.
Sahip olduğumuz unvanları, varlıkları veya servetleri görmeden ve hissetmeden yaşayabilmektir gerçek zenginlik. Hayatın her alanında yukarıdakileri değil, aşağıdakileri görerek yaşayabilmektir gerçek zenginlik. Hayata teşekkür edebilmek, hayata şükredebilmektir en büyük servet.
İnsanoğlunun yaşamını devam ettirebilmesi için, sudan başka hiçbir içeceğe ihtiyacı yoktur. Mesele yaşamı devam ettirebilmek ise, servet sadece iki bardak sudan ibarettir aslında.
Doyum içerisinde bir ömür geçirmeniz dileğiyle…..
Sevgiyle ve Sağlıcakla Kalın.


Şeyda Küçükel

KAYNAK: Dönüşüm Konağı (http://www.donusumkonagi.net/)

27 Ağustos 2008 Çarşamba

AYNA'daki O

Oldum olası sevmişimdir aynaya bakmayı…
Ama bilinçsizce… sadece yansıttığı görüntüye bakmak…
Acaba nasıl görünüyorum sorusuna cevap almak için…
Anlık, göz ucuyla bakışlardı sadece…


Ama yıllar sonra farklı bakar oldum…
Kendimi izler.. gözlerimin içine bakar oldum…
Artık nasıl görünüyorum diye değil…
Gözlerimin derinliklerine baktıkça…
Ruhumun derinliklerine ulaşır oldum…


Ruhumla bir olmanın mutluluğunu yaşadıkça

Kendimi daha çok sever oldum…
Bazı insanlar ise hiç aynaya bakamaz…
Kendileriyle yüzleşmekten korkarlar...


Belki de uçurumlar vardır...Ruhlarıyla aralarında…
Uyum içinde olamamanın yarattığı...Büyük uçurumlar…
Aynaya baktıkça,Yaşadıkları, üzüntüleri, korkuları…
Tekrar tekrar hatırlamaktan korkarlar..
Gerçek Benliklerine ulaşmaktan…
O uçurumları görmekten korkarlar..
Bilirler ki hepsinin yansımasıdır aynadaki BEN…
Ama barışmalı geçmişimizle, yaşadıklarımızla…
Kabullenmeli her ne var ise…
Bakabilmeli aynadaki Ben’e Olduğu gibi Sevebilmeli…Kabullenmeli…
Bazen özlerim içimdeki Ben’i..
Görmek, hissetmek, ulaşmak isterim…
O duygu yoğunluğunu tekrar tekrar yaşamak…
O anda geçerim aynanın karşısına..
Bakarım aynadaki yansımama,
Bir süre sonra yansımamdaki BEN; bana bakar…
Baktıkça aramızdaki bağ kuvvetlenir..
Ben; bana bakarken unuttuklarımı hatırlar…
Hatırladıkça daha çok bakmak isterim…
İşte o an bilirim Ben kimim…Severim aynaya bakmayı…
Aynadaki BEN’de bana bakmayı…
Kısacık bir an bile olsa…
Ruhumla yalnız kalmayı…
Severiz biz birbirimizi…
Sevgiyle kucaklarız her anımızı…
Korkmayız birbirimizden...
Ve işte o AN'da;
Aynadaki yansımamla…
İlk önce BEN olur…
Sonra BİZ olur…
Ve tamamlanır BİR oluruz…
Sevgiyle kalın....

NOT: Gönderen Burcu Gökçek...

Yüreğine sağlık Burcu... Aynasızlar napıcak... Ayna satışlarında patlama yaşatacak: ))))
Ancak ekleme yapım bazıları da fiziki görüntü bazında aynaya değil sadece ruhuna bakabiliyor... Sürekli onu görebiliyor... Aynaya bakmayı sözel anlamda değerlendirirsek sanırım şu soru özetler diye düşünüyorum: BEN KİMİM? İnsanın kendisiyle tanışması için bir yerlerden başlaması gerekiyor sanırım... Kolay gelsin...

19 Ağustos 2008 Salı

YOLCUDUR ABBAS

Ve Çalış-ma yazısının ardından belli dönemlerde alın terinin soğuması için çalışmamak, yasal ve özel izni kullanmak gerekiyor. Önce memleket ve hayırlı bir iş, ardından da kalıbı dinlendirme zamanı... Memleket sonrasında yüreğimin götürdüğü yerdeyim... Elveda... Kendinize, yüreğinize ve sevdiklerinize iyi bakmanız dileğiyle...

18 Ağustos 2008 Pazartesi

DEPREM

9 yıl önce 17 Ağustos 1999... Saat 03.02... Ev arkadaşım Hasan'la Silivri Kapı'da oturuyoruz. Ben uyuyorum. Hasan bağırıyor, "Kalk kalk deprem oluyor." Önce şaşkın sonra anlatımı sözlerle hafif kalan yerin altından mı üstünden mi gelen garip bir ses ve sallanma... Şaka sanıyorum ama olayın ciddiyetini anladıktan sonra dualara başlıyorum. Hayatımda ilk defa diğer insanlar gibi ben de ölümle tanışıyorum ve bu kadar yakın oluyorum sanki... Herkes sokakta... Bağıranlar, ağlayanlar. Daha sonrasında artçılar... O sırada sevdiklerinize, değer verdiklerinize ulaşmak istiyorsunuz telefona sarılıyorsunuz ama hatlarda da deprem var... O anı dün gibi yaşıyorsunuz ama bir bakıyorsunuz üzerinden çok şeyler geçmiş. O depremde binlerce insanı kaybettik, hepsinin mekanı cennet olsun... Ama gidenlerden bir farkımız bizim hayatımız devam ediyor. Belki o dönemde o depremi yaşadık ama yıkılmadık, ayakta kaldık, daha doğrusu bırakıldık... Ciddi bir biçimde uyarıldık... Ecel bize biraz daha süre tanıdı. Azrail "Beni unutma" dedi. O deprem sonrasında insanların duygusallığı ve hayatın bir anlamda boş olduğu da gözler önüne serildi. Ancak yaşam devam etti. Ve ben bir gün sonrasında yine bir şey olmamış gibi işteydim. Sadece ben mi mesai arkadaşlarım da... Gazetedeyken bile artçılar devam etti. O sırada gördüğüm ilginç insan portleri de vardı. Bir artçı deprem sırasında bazı insanların hayata ne kadar sarıldığını, ölümden korktuğunu da gördüm. Benim ve bazı arkadaşlarımın tepkisiz kaldığı anda masanın altına kaçanları mı dersiniz, kocaman bir kolona sarılan ama iki elini birleştiremeyen ağabeyleri mi? Bu hayatın gerçek, komik ve biraz da acı yüzüydü. Ayrıca depremin insan psikolojisinde bıraktığı izleri düzeltmek kolay değildi belki de ama her geçen gün şiddeti azalıyor ve insanlar normale dönüyordu.
O deprem sonrasında İstanbul'un olumsuz yönü, bir anlamda olumluya döndü. Tanışmayan kapı komşuları tanıştı, yabancılara yardım eli uzatıldı. Zorluk ve sıkıntı anında Türk insanı gerçek kimliğini ortaya koydu. Tabii ilginç durumlar da yaşamadım değil... Bir kaç gün evde değil dışarıda yattık. İki yatak çıkarmaktansa tek yatak çıkarmayı uygun gördük (ikinci yoktu zaten :)))) Camii avlusundayız ve ben işten yorgun gelmişim. Saat 23.00 gibi. Hasan'la aynı yatakta yatacağız haliyle. Çevremizde kadınlı erkekli aileler dolu. İnsanların yiyecek içecek neyi varsa paylaştığı bir dönem... Ben uyumak istiyorum haliyle Hasan'da uyuyacak... Ve ikimiz birden tek yorganın altına giriyoruz camii avlusunda kadınlardan toplu bir ses: HAHAHAHA... Sanki insanlar bizi izliyormuş. Hepsi biz yorganın altına girdiğimizde gülmeye başladı. Onlar güler de biz gülemez miyiz. Hiç bozuntuya vermeden Hasan'la ben de kafamızı çıkarmadan bu olumsuz andaki kahkahalara katıldık... O depremde belki ölümle burun buruna geldik ama 9 yıl boyunca yaşama devam ettik. Yeri geldi tamamen unuttuk, yeri geldi aklımıza geldikçe üzüntüyle ama yaşamın bir parçası olarak hatırladık.
***
O dönemden kalan unutamadığım bir acı, anı... Bir kaç yıl sonra muhabirken tanıştığım avukat bir abla vardı. Sohbeti çok tatlı bir insandı. Gördüğümde çok değişmişti. Zayıflamış, yüzündeki gülücükler yerini hüzne dönüştürmüş ve farklı bir yapıya bürünmüştü. Depremden kalan bir insan inşaatı modundaydı. Ve o depremde yaşadığı olayı bazan ağlayarak, bazan şükrederek anlattı. Avcılar'da oturuyordu ama deprem günü yanılmıyorsam Asya yakasında yani karşıda bir yakınlarına misafirliğe gitmişlerdi. Depremde evde değillerdi. Bir gün sonra döndüklerinde ise oturdukları apartmanı bulamadılar. Yoktu, çökmüştü çünkü...
O deprem sonrası ekonomik durumu iyi olanlar evlerini satıp zemini sağlam olan Sarıyer tarafına taşındılar. Bu kiminin kaderi kiminin ise ekonomik anlamda kendi seçimiydi. Evet şimdi de yeni bir deprem bekleniyor... Hangimiz o depremden ders aldık, hangimiz korunma yollarına gidebildik. Yüzde 60'lık dilimimiz sanırım buna olumsuz yanıt verecek veya verdirilecektir...
O dönemde binlerce insan topluca gitti. İstanbul'da beklenen büyük depremde de sanırım bu binler acı ama yüzbinleri bulacak (Allah göstermesin) Belki ben belki sen veya sizler (İstanbul'da yaşayanlar için) bunu yaşayacağız. Bizler olmasa bile yakınlarımız, dostlarımız veya insanlık bunu yaşayacak. Neden? İnsan hayatının önemini ikinci plana atıp ekonomik çıkarı düşünen ve böylesi bir yapılanmaya izin verenler adına, önlem almayanlar adına... Tabii burada sorumluluk sadece vicdanı paraya satanlarda değil, biraz da bu ticaretin bir parçası haline gelen bizlerde...
Hayırlısı... Ölenlere bir kez daha Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun...
Ayrıca özetlersem deprem sadece yerleşim anlamında (oturduğumuz bina) değil hayatımızın her alanında (ekonomik, psikolojik, fiziksel) olabiliyor ve zaman zaman oluyorda... Sanırım önemli olan AYAKTA KALABİLMEK... O dönemden kalan yıkımları önlemek ve daha da güçlü hale gelebilmek. Yoksa en ufak öncü ve artçılarda bile hasar büyük olabiliyor...

14 Ağustos 2008 Perşembe

ÇALIŞ-MA

Saat 02.35... İşteyim ve derin bir "oh" çektiğim an... Daha yeni kendime gelmişim yoğunluk bitmiş... İnsan ister istemez düşünüyor, kimin için, ne için çalışıyorum... Belki de şu anda uyuyan belki kadehini yudumlayan, belki dünyevi zevklerini icra etmekte olan patronlarım için :))) Bu ilk etapta sitemkar bir yakınma gibi görülüyor olabilir ama sonuçta gerçek... Ama asıl cevap tabii ki kendim için, ailem için (yük olmamak adına) ayakta kalmak için... Bu sadece benim için değil, emekçi olan ve kendi tırnaklarıyla çabalayan insanların kaderi olsa gerek...
Kötü bir kader mi? Tabii ki değil. Ancak benim, senin, onun, bizim, sizin ve onların çalıştığı yerlerde "adalet" kavramı varsa... Küçük bir hatırlatma... Ülkemizde bir çok "Adalet"in görüldüğü (!!!!!) saraylar vardır ama çalışanları nemalanmakta, adalet arayan kostümlüler ise eli cebinde dolaşmak zorundadır. Yoksa dosyanız tozlu raflarda bekler (İstisnalar hariç)...
Genelde bütün işçi kesiminin ruhunda mı vardır mayasında mı ama "isyankarlık" vardır. İçinde bulunduğu şartlar ve durumdan yakınma, daha fazlasını isteme... Oysa insan işsiz kaldığında "Ne iş olsa yaparım" der... Ama işe girince ve ortama alışınca sitemler başlar... Bu da olayın patron penceresinden görünen tarafı.
Aslında geniş ama konu konuyu açınca bir anda "amelelik modundan" düşününce "patron koltuğuna" oturur hale gelebiliyor insan... Lidyalılar sağolsun bulmuş parayı, köle etmiş insanları... Bazıları ayakta kalmak adına, bazıları metalik zenginliklerine yeni metaller katmak adına esirleşmişler, onur, gurur ve vicdanlarını nasırlaştırmışlar. Veya bazıları bir daha aynı durumu yaşamamak adına aldırmış bu duyguları... Çalışmak güzeldir ama doğru yerde, doğru insanlarla ve doğru patronla... İnsan bunları hissettikçe daha bir mutlu daha bir özverili ve daha bir verimli olur. Ancak saf duygularla başlanan ve alın teri dökülen emek, çift karakterliler girince devreye, yitirir diğer duyguları. Bir tek vicdanı kalır (tabii varsa) Onun da amacı aldığı paranın hakkını vermek.
Sokakta çevrenizde yaşlı insanlar görürsünüz. Yüzünde hayatın çizgileri ve bu süreye kadar yaşadığı kara tablonun mizahı vardır... Bazılarını görürsünüz içiniz gider... Gencecik çocukları orada burada gönül eğlendirirken onlar çocuklarına eğlence harçlığı çıkarmak adına çalışırlar anne ve babalık duygusuyla (Herkes değil tabii ki). Toplum olarak baktığınızda kadınlar daha fazla yaşar... Bunun da nedeni çok çalışmalarıdır. Onlar belki farkında belki değildir ama hayatlarının terapisi işleridir. Düşünüp kendi kendilerini yemektense beyinlerini işle meşgul edip bir gün daha ileriye atarlar ömürlerini...
Sonuç olarak baktığınız zaman karamsar, işinde mutlu olmayan, düzene isyan eden bir profil çizmiş olabilirim. Yoo bu gerçekleri kabullenmedir... Ayrıca işinde başarısız olan, amcası, dayısı ve hatrı olmayanlar erken emekliye ayrılır :))) Bu isyan değil bir anlamda durum tesbiti desek daha doğru olur... Evet bu yıllar isyanların vardı ve hassattı... Yeri geldi bir günde bazı değerlerim adına bastım istifayı gittim. Ama zamanla bu düşüncemi törpüledim. Törpülemek zorundaydım. Haa bu kesinlikle yine o duygu ve düşüncelerimden ödün verdiğim anlamına gelmez. Yine o günkü durum ve olayları yaşayayım yine aynı tepkilerde bulunurum sanırım. Ama anlatmak istediğim ve gördüğüm herkes her işi yapabilir ama bunu isteyerek, severek yapmaz. Yere düşmemek ve istediği güzelliklere ulaşmak adına bir araç olarak kullanmak için yapar ve yapmalı da. Ne zamana kadar... Vicdanı, onuru, gururu ve iş gücü bitene kadar. Bunlar bitmişse zaten (istisnalar hariç) günümüz düzeninde bir yerlere gelinmiş demektir...
İsteyen istediği mesajı alabilir, hatta cepten cebe de yollayabilir. Yok gerçi yollamayın. Orada bile bir sömürü düzeni var :))) Emek harcamadan alın teriyle kazanılan paranın kolay harcaması... Yeni saçmalıklarda buluşmak üzere :)))


13 Ağustos 2008 Çarşamba

ORTAYA TEK KARIŞIK

Bir gün bir arkadaşım dedi ki: Denizin üzerinde yürüyebilir misin? O an içimden "Bu kafayı yemiş" demek geldi ve dedim de. Tıpkı şu anda ilk soruyu okuduğunuzda bir çoğunuzun verdiği cevap gibi... Bu yaklaşık 7-8 sene önce filandı... Şu anda bu soru sorulsa cevabım EVET'tir... Reel anlamda buna inanmasam da böyle bir şeyin olabileceğine inanıyorum ve bazan az da olsa yürüyorum ama okyanusa açılmayı düşünmüyorum. Henüz erken :))) Benim de normal olmadığımı düşünebilirsiniz... İnanmak başarmanın yarısı olmasa da en azından inanç kapısını çalıyor :)) Peki bu olay fiziki anlamda bu mümkün mü? Basit cevap tabii ki HAYIR... Ama bunu çok düşündüm ve bir gün ansınız durup dururken "EVET" cevabını verdim. Evet insan isterse denizin ürezinde yürüyebilir... Bunu genel anlama yayarsanız ve mesajı alırsanız şu sonuç çıkıyor sanırım ortaya... Veya size göre çıkmayabilir ama sanırım ben bu sonuca vardım ve ilerliyorum... İnsan istedikten sonra yapamayacağı bir şey yok... Ayrıca "imkansız" diye de bir şey yok. Bunu gerçek anlamda askerde de yaşamıştım. Orada ilk etapta "bana şunu şunu yapacaksın" dediler içimden güldüm ama tezkereyi aldığımda ben o imkansız gördüğüm şeyleri yaptım... Ergenekon'da çıkmamış şaşırdım :)))
Diğer bir bakış açısıyla bir çoğumuz hayallerle yaşamıyor muyuz. Yarınlara bıraktığımız hayaller, beklentiler, istekler...

Size kafayı yediğime dair :)))) çocukluktan bir örnek. Belki kafanızdaki benimle ilgili düşüncelerinizi daha da güçlendirir... Benim bisikletim olmadı... Oysa bisikletim olmasını çok istiyordum. Allah inancım vardı. Bunu restleşme olarak görmeyin ama çocukluk olarak görün... O zaman Allah'a yalvarıyordum ve tövbe tövbe 'varlığını göster' diyordum. Bacaklarımı açıp gözlerimi kapatıyordum. Bana bir bisiklet ver diyordum...

Bu denizde yürümeye inanan birinin "evet" cevabının ne kadar mantıklı olduğunu gösteren güzel bir örnek :))) Bunu özellikle veriyorum ki düşünmeye pas tutmuş bir yerleriniz belki uyanır. Veya en güzeli düşünmeden "Kafayı yemiş bu" sonucuna varın. Çünkü en kolayı... Ama hayır öyle olmayacak... Sizler de benim gibi bisiklet istemeseniz de buna benzer saçmalıklarınızı veya isteklerinizi, hayallerinizi hatırlayıp nostalji yapacaksınız. Ha öyle bir istek duymadıysanız "siz normal değilsiniz" derim... Bu kadar yeterli kafa karıştırmak için :))) Ben karıştım sizi bilmem...


NOT: Bu arada resimdeki bayan da yürümeye inanmaya başladı. Prova yapıyor. Yanına yakışıklı erkekler bekliyor... HAHAHA

11 Ağustos 2008 Pazartesi

ORTAYA KARIŞIK

Çocukluk ve gençliğimin hataları bugünümün doğrularını yaratıyor. Şu anki beni, seni ve bizi oluşturuyor... Ama gariptir ki bugünün doğrusu yarınlarda yine değişebiliyor...

Evlilik cahil cesareti ister... (Şu an için bende yok :)))

Hayatta rastladığın ve iletişime geçtiğin herkes tesadüf değildir, mutlaka bir amacı veya mesajı vardır... (Tam katılmasam da:)))

Hayat, bize sunulmuş kredisi de olan bir karttır. Kimisi vadesiz hesabı kullanır, kimisi ise krediyle birlikte kendini de tüketir.

O an yaşanan üzüntülere ileride "İyi ki" diyebilmek ve geçmişteki o ruh haline kıçınla gülebilmek yaşamın anahtar kelimelerinden biridir.

Acı varsa tatlı da vardır... Acı arasına tatlı karıştırabilmek mideyi bozabilir ama acını hafifletir. Fazla tatlı arasında ise acı tatmak şeker komasından kurtarır :)))

Sürünmeye alışan koşmakta zorlanır.

Figüran olduğumuz halde başrole soyunmak filmin tadını kaçırır.

Çocuklar, babaların ve annelerin (özellikle baba) iç dünyalarındaki gençlik yansımalarıdır.

Hedefi ıskalamak, hedefsiz olmaktan daha iyidir.

Herkes hayat denizinde olabilir ama kimi dalgalara kapılır, kimi ise istediği adaya kulaç atıp demirler.

Aşk ifade edilemeyen, söylenemeyen ama gösterilen duygular bütünüdür.

Parayla her şeyi hatta insan bedenini bile satın alabilirsin ama yüreğini asla.

Aynaya sürekli bakan mutlaka ellerini kullanıp bir takım düzenlemelerde bulunur.

Herkes aynı şeye bakar ama aynı şeyi göremez.

Düz sevmeyene ters gidilmeli...

Herkesin bir aynası vardır, kimininki dev, kimininki duvar, kimininki cep kimininki ise dikiz aynası... Olmayanlar da malumdur :)))

Bazı zenginlerin rüşvet parası, fakirin büyük ikramiyesi olabilir

NOT: Belli dönemlerde aklıma gelen veya okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, iletişim halinde olduğum insanların bana kazandırdığı veya birebir ilettiği karışık mesajlar... Sonu yok ama şimdilik bu kadar...

10 Ağustos 2008 Pazar

BİR ÖYKÜ

Daha 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı.
Kahır içinde eve kapamıştı kendini. Sokağa çıkmıyordu. Annesi. Bir de kendisi. O kadardı bütün hayatı. Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa. Bir yığın vitrinin önünden geçti. Tam bir CD satan dükkanını da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar. Hani ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte. İçeri girdi. Kız gülümseyerek koştu ona. "Size nasıl yardım edebilirim" diye. Nasıl bir gülümsemeydi o. Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı. Kekeledi, geveledi, sonra "Evet" diyebildi. Rastgele bir plağı işaret ederek. "Evet. Şu CD'yi bana sarar mısınız?" Kız CD'yi aldı, içeri gitti. Az sonra paket edilmiş geri geldi Aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı.
***
Ertesi sabah gene gitti aynı dükkana. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan. Günler hep alınıp sardırılan CD'lerle geçti. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda. Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi. Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı. Arkaya gitti, paketlemeye. Kız içerdeyken bir kağıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz" diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice. Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkandan. İki gün sonra evin telefonu çaldı. Anne açtı telefonu. CD Dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan. Delikanlıyı istedi. Notunu yeni bulmuştu da. Anne ağlıyordu.
"Duymadınız mı?" dedi. "Dün kaybettik oğlumu."
Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda. Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı. Oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü. Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı. İçinde bir CD vardı, bir de minik not. Merhaba. Sizi öyle tatlı buldum ki. Daha yakından tanımak istiyorum. Bir akşam birlikte çıkalım mı. Sevgiler. Jacelyn!" Anne bir paketi daha açtı. Onda da bir CD ve bir not vardı. Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık. Sevgiler. Jacelyn!.."
***
Unutmayın. Düşündüğünüz şeyi mutlak söyleyin. Birini seviyorsanız, söyleyin ona. İçinizdekini söylemekten korkmayın. Birisi hakkında ne hissediyorsanız söyleyin ona. Ve hemen söyleyin. Hemen. Çünkü, doğru zamanı bekler ve "İşte simdi tam zamanı" derseniz, bir bakarsınız çok geç olmuş. Gününüze sahip olun ki, pişmanlıklar yaşamayasınız. Hepsinden önemlisi, dostlarınıza, sevdiklerinize, ailenize hep yakın olun. Çünkü bugünkü insan olmanızı onlar sağladı, sizi onlar şekillendirdiler. "Seni seviyorum" demekten sakın ama sakın çekinmeyin, utanmayın, korkmayın!.. Yaşamı yaşanmaya değer yapan şey sevgidir. Ancak sadece sevgi değil nefret de insanın kendi mutluluğu için söylenmelidir.

Sevgiyi gizlemek kanser gibi ölümcül bir şey olsa gerek.
NOT: Bu çok eski ama güzel bir hikaye. Okumamış olanlar için... (Ayrıca resimle bu konunun ne alakası var dimi: İlk etapta bencede... Sonrasını biraz siz düşünün)

YORUMSUZ

Kasap Erdal Bilir dükkanından sucuk çalan hırsıza cama astığı yazıyla şu mesajı göndermiş...

İŞ BAŞVURUSU

Tamamen gerçek bir olaymış!! Yaşanmış bir iş başvuru hikayesiymiş... Yeni Şafak Gazetesi yazarı Mustafa Özel'in köşesine taşıdığı, yaşanmış çok ilginç bir iş başvurusuna internette rastladım ve okumamış olanlar için paylaşmak istedim. Alttaki işbaşvuru formunu dolduran Mehmet Tartar'ın başvuru formuna yazdığı cevaplar:
1. Adınız Soyadınız:
Mehmet Tartar
2. Yaşınız:
Yirmi sekiz.
3. Şirketimizdeki hangi pozisyon için başvuruyorsunuz?
Mümkünse yatay bir pozisyon için. Eğer daha ciddi bir cevap istiyorsanız, ne iş olsa yaparım. Şart öne sürebilecek durumda olsaydım, burada bu formu dolduruyor olmazdım.
4. Düşündüğünüz ücret:
Aylık 5.000 YTL maaş artı yıllık kardan yüzde 10 hisse! Eğer bu mümkün değilse, siz bir ücret önerin, ben size "evet" yahut "hayır" derim.
5. Eğitiminiz?
İdare eder
6. Son işiniz?
sadist bir şefin deneme tahtası olmak.
7. Son ücretiniz:
Hak ettiğimin çok altında.
8. Önemli başarılarınız:
Arakladığım kalemlerden muhteşem bir kolleksiyonum var; evde sergiliyorum.
9. İşten ayrılma sebebiniz:
Bkz. Cevap 6.
10. Size ulaşabileceğimiz saatler:
Banka atm'si gibiyim: 7/24.
11. Çalışmak istediğiniz saatler:
Pazartesi, Salı ve Perşembe 13.00-15.00 arası.
13. Şimdiki işvereninizle görüşebilir miyiz?
İşverenim olsa burada olmazdım.
14. Fizik durumunuz 20 kilogramdan fazla taşımanıza engel mi?
Belli olmaz, ne taşıdığıma bağlı.
15. Otomobiliniz var mı?
Evet, ama soru yanlış sorulmuş. "Çalışır durumda bir otomobiliniz var mı?" diye sorsaydınız, cevabım farklı olurdu.
16. Daha önce bir yarışma veya madalya kazandınız mı?
Madalyam yok ama lotoda iki kere 3 tutturdum.
17. Sigara içiyor musunuz?
Otlanacak bir enayi bulabilirsem.
18. Beş yıl sonra ne yapmayı hayal ediyorsunuz?
Bana tutkun zengin bir fotomodelle Bahama Adaları'nda yaşamayı. Bir yolunu biliyorsanız bunu beş yıl beklemeden de yapabilirim.
19. Yukarıdaki bilgilerin doğruluğunu taahhüt ediyor musunuz?
Hayır, ama sıkıyorsa aksini iddia edin.
20. Sizi bu başvuruyu yapmaya iten gerçek sebep nedir?
Birbiriyle tutarlılık derecesini kestiremediğim iki cevabım var:
a) İnsan sevgisi ve tüketicilerin iyi beslenmesine katkıda bulunma arzum.
b) Gırtlağıma kadar borca batmış olmam..
SONUÇ: MEHMET TATAR İŞE ALINMIŞ


6 Ağustos 2008 Çarşamba

KİLYOS

13 yıldır İstanbul'dayım ama son dönemlerde farkettiğim burnumun dibinde olan güzellikleri veya imkanları göremediğim. Bunu Ağva turu ile yaşayıp geçtiğimiz hafta sonu Kilyos'a giderek biraz olsun pekiştirdim. Kilyos'un adını duyardım ama bir türlü tanışmaya fırsat bulamamıştık. Arkadaşlarla sohbet anında gece ortaya atılan güzel fikri sabah hayata geçirmek o kadar zor olmadı. Tabii uykucu ben böylesine değişik ve monoton giden hayata renk katma adına arkadaşlardan önce kalktım. Çalar saat moduna bürünüp onları uyandırdım... Kankim Ahmet ve kanki olma yolunda beraber ilerlediğimiz Bülent'le (Tavla bilmezler ama olsun :))) Sarıyer'de börek yaptık (mekanda karşı cinsten ilgi bekleyen garip tiplere de rastladık :)) yaklaşık yarım saat bile sürmeyen bir yolculuk sonrası Kilyos'a adım attık. Sabahın 11'i olduğunu düşünerek sessiz sedasız bir atmosferle karşılaştık. Böylesine yakın plaj ve doğanın bütünleştiği bir mekanın varlığına hem sevindik hem de geç tanışmanın üzüntüsünü yaşadık. Zaten biraz da doğal ve temiz hava etkisiyle çarpıldık. Halktan uzak kalmayı hiçbir zaman tercih etmediğimiz için Halk Plajı'na daldık. Ancak tarifeler farklıydı. Şezlonglu bölüm için giriş 20, kuma saplanıcam dersen 10 YTL idi (Tabii bu hafta sonu tarifesi). Haliyle her ne kadar halktan olsak da kıçımızın kıymetini bilmek ve sonuçta keyif için geldiğimiz sahilde yatmak adına paraya pula kıymadık. Akdeniz ve Ege'yi istila eden malum yabancıları orada da gördük ve şaşırdık. Plajın belli bölümleri onların (özellikle Rus) hizmetinde. Ve ilginçtir tur şirketleri getiriyor... 7'den 70'e her türlüsü var...
Ön saftan yerimizi kaptık, karşımızda sırasını bekleyen demir atmış yalnızlığa havasındaki gemilere bakakaldık. Dalgalar "hoşgeldiniz" edasında bize her defasında yaklaştı biz ise soyunup ona sarıldık... Sıcak bir atmosferde "buz" gibi bir su... Kumsal git git bitmiyor, ancak saolsun inşaat hizmetlerimiz için denizden çalınan (pardon alınan) kumların boşluğu bir anda seni içeriye çekiyor... Yerinde dursan fazla uzun sürmez Karadeniz mi olursun Karabatak bilinmez... Dalgalar güneşi takip eder gibi giderek yükseliyor, akşama doğru ise birilerine kızmış gibi iyice hararetleniyor. İnsanlar ise onun iç dünyasına dalarak sakinleştirmek isterken biraz da onun hırçınlığından keyif duyuyor. Plajda her türlü yeme içme mevcut hemen hemen. Ancak biraz denizin etkisinden midir biraz TUZLU :)) O nedenle ekonomik menü düşünenler hemen girişte akşama kadarki ihtiyaçlarını gidermek adına stok yapabilirler. Bu da benim için kısa metrajlı bir filmdi ama gerçekten güzel bir filmdi. Kalmak isteyenler için oteller de mevcut. Plajda oda da kiralayabiliyorsunuz. Her ne kadar lüks olmasa bile KİL yok ama eğleniYOSunuz :))) Ulaşım açısından Sarıyer dolmuşlarına binip son duraktan Kilyos aktarması yapabilirsiniz. Gidin, gezin, görün...

5 Ağustos 2008 Salı

ÖZGÜRLÜK

Özgürüm, özgürsün, özgürüz... Düşünüldüğünde herkesin kendine göre özgürlük alanları vardır ama bu özgürlükleri kısıtlayan istekle sınırlı sorumluluklardır. Mesela özgürlük dendiğinde ilk akla gelen hapishanedir belki... Ancak hapis yatan şair ve yazarların ürünlerine baktığınızda en güzel meyveleri oradaki özgür düşünceleriyle vermişlerdir. İnsanları bedenen ve davranış anlamında kısıtlayabilir, özgürlüklerini elinden alabilirsiniz ama düşünmelerine asla hükmedemez, zincir vuramazsınız... Çocuklukla başlayan engellemeler ve özgürlüğe vurulan ketler, gençlikte hem artar, hem azalır. Tabii bunlar genelde düşünce bazında değil davranış anlamındadır. Bir anlamda bu davranışsal engellemeler, özgürlük alanında gelişecek düşüncelerin de önünü kesebilir. Ancak olgunluk döneminde hele hele gerçek hayata atıldığında insan tamamiyle kendi kanatlarını çırpar... Kimisi yüksek uçar, kimisi istikrarlı açılır, kimisi ise yerinde sayar... Bunlar muhtemel olanları. Sonuçlarına bakıldığında bir anda havalanıp yere çakılmak da vardır, istikrarlı gidip daha fazla yol almakta. Ama sonuç olarak özgürlük her anlamda bizim elimizdedir. Kafadaki özgürlüğün bedene geçişinde kısa devreler yaşanabilir, bazan sigortamız atabilir ve bunun neticesinde önemli dersler alabiliriz... Olumlu yönden bakıldığında ise belli bir süre kafeste tutulmuş bir güvercinin özgürlüğe bırakıldığında bile gelip sizi bulması onun özgür olmadığı anlamına gelmez. Alışkanlıkların ve haliyle özgür düşüncesinin sonucudur.
Tek kişilik bir hayatta özgürlük kavramı, (bunun adı sorumsuzluk değildir) daha gelişmiş görülür ve her anlamda sınırsızlaşabilir... Ancak iki kişilik yaşamlarda bir anlamda özgür düşüncedeki bencillik yerini çift kişiliğe çevirir... Bir diğerini düşünme o an için bizim özgür irademize imalı selamlar verebilir, vermeli de... Sonuç olarak içinizdeki çocuk gibi beyninizde var olan ÖZGÜR ile en son ne zaman görüştürüz... Selam verin AYIP olmasın :)))
SONUÇ: Aslında özgürlüğü yazdım ama sizin özgür düşünmenizi biraz olsun engelledim. Çünkü size yanlış gelen kendi doğrularımı (bence) ifade ettim. İSTEDİĞİNİ DÜŞÜNEBİLİRSİN, ÖZGÜRSÜN... Ayrıca eleştirmek de güzel bir özgürlük. İşte özgürlük bu.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

YASEMİNCE

Burcuca başladık, Aydınca devam ettik ve Yasemin'den olumlu olumsuz eleştiriler aldık... Hiç aklımda olmayan düşünceleri söyledi bana... Haliyle bu eleştirilerine yanıt verebilmem için onu yazıp bir anlamda hem cevap vermek hem de onu düşündürmek benim adıma farz oldu...
Burcu'da "kendimi", Aydın Abi'de bir anlamda "geleceğimi" gördüm (umarım bekarlık kısmı olmaz :))) Peki Yasemin'de ne gördüm... Herkesin bir hikayesi, yaşam tarzı, idealleri, felsefesi ve amacı vardır... Yasemin'in ideal ve amaç kısmından çok yaşantısını anlatırsam sanırım "Böyle insanlar var mı ya, kaldı mı?" sorusuna yanıt vermiş olurum...
Yasemin'le (önce ablaydı, sonra yaso oldu sonra yeri geldi ana) tanışmamız Akşam Gazetesi'ndeki ilginç iş başvuruma dayanır. Aynı üniversite ve bölümden mezunuz. Ben bir alt dönemim... Neyse Yaso'yu gazetede ilk gördüğümde "İstihbarat Şefi" rolünde sürekli çalışan birilerine birşeyler söyleyen bir anlamda oranın eli ayağıydı. Ve bu servis bayanı az bulunan Spor Servisi'ydi. İlk etapta "burada ne işi var?" denebilir ama daha sonrasında "F.Bahçe" ile pardon sporla bütünleştiğini hatta sarı-lacivert rengi her yerinde taşıdığını görebilirsiniz... Neyse buraya kadar normal.
Günümüz ortamında anormal olan duruma gelim... İstanbul'da yaşayan bayanlar için özellikle büyük bir kesimde önyargı sonucunda "güvensizlik" vardır. Yaso ise çok ama çok farklı bir insandır. Ben bu yaşa gelip (alınma yaso yaş da bir gerçek :)) bir takım değerlerini kalıcı hale getirip koruyan birilerine fazla rastladım. İstanbul gibi bir ortamda dejenere olmadan ve aynı yaşam tarzına, önem verdiği kavramlara sadık kalarak ve hayata sürekli kalite katarak yaşayan nadir insanlardandır Yaso... Bunun da nedeni sanırım kimliğindeki Anadolu'dur... Kartviziti de iyidir, nerede nasıl davranacağını bilir, haftada en azından bir kitap bitirir, asıl önemli olan da sorumluluk sahibidir... Ama tek zaafiyeti demim ama (onun da yakındığı durum sanırım) uzun bir süre sorguladığı fakat çözüm bulamayıp zamana bıraktığı EVLİLİKTİR... En iyi insanı hak eder... Aynı gazetede çalışırken Ramazan'da "anamız" olur iftar soframızı hazırlardı... Spor servisi çalışanlarının Ahmet Arif'in dediği gibi "küfretmek" (türkü söylemek kısmı değil) yiğitliğini gösteren erkeklerinin onun orada olduğunu hissetmesi bir anlamda utandırmak için yeterdi. Ama bazıları bu duygularını aldırmıştı :) Onlar kendini biliyor!
Neyse sözün kısası Yaso kendince doğrularına inanan, gelenek ve göreneklere özellikle de ailesine bağlı, işini sonuna kadar temiz yapan, hata yaptığında kendi kendine kızan, duygusal anlamda gözleri suya çalan, hapşurmasıyla meşhur olan bir ablamızdır...
Tanımayanlar iyi de bundan bize ne diyebilir? Evet genel anlamda size ne? Ama özel anlamda bu mesaj hepinize, hepimize... Bizim bazı değerlerimiz ne alemde... Onların bazılarını kırdık veya yıktık da ne oldu? Biraz düşünmek gerek galiba... Yasemin'i biraz daha yakından tanımak isteyenler http://www.petitinyeri.blogspot.com/ yazılarını takip edebilirler... Yaso reklamını yaptım. Belki kısmet çıkar :)))))))))))

30 Temmuz 2008 Çarşamba

AYDINCA

Biraz önce öğle yemeğine (akşam oldu ama) gittik Aydın abiyle... Aydın abiyle aynı serviste çalışıyoruz. Grafiker kendisi. Çizdi mi, tam çizer... Kendisiyle yemeğimize damga vuran konuşmaları ve düşüncesini paylaşmak istiyorum. Biraz özeline girer ama genele yayıldığında alınması gereken çok mesaj olduğu sonucuna varılacağına inandığım için yazıyorum. Aydın abi, 40'ını devirmiş, hiç evlenmemiş ama bunlara rağmen hayata gülen yüzünden bakabilen, "nasılsın, iyi misin" dediğinde gülerek karikatürist kişiliğini ve yaşamın bir mizah olduğunu gösteren bir insan. Yemekteki konuşmamıza gelirsek... Düşüncesi, bir anlamda gazeteciliği bırakıp kendi dünyasını yaratmak. Patronlara hizmet edip zamanını öldürmektense, kendi dünyasını, yolunu, ideallerini kara kalamiyle çizmek... Görüntüde pansiyonculuk yapmayı planlıyor bunun için de ruhuna hitabeden bir mekan arıyor. Ayvalık'a gitti, gördü, gezdi ama beğenmedi. Yeni mekanlara açık... Aslında iş pansiyonculuk gibi görünüyor ama bu araç olacak onun için. Doğası, ortamı ve rahatlığı ona tek ideali ve mutluluğu olan rahat ÇİZİM olanağı sağlayacak. Yıllardır kafasında kurduğu ama hayata geçirmekte zorlandığı ÇİZGİLER'i çicezek. Belki de içindeki çocuğu dışarı çıkarıp hayat ÇİZGİ'sini oynayacak. Buraya kadar normal olabilir. Herkes benim de öyle düşüncelerim var diyebilir. Ancak şu gerçekleri de bilmek gerekiyor. Aydın abinin gözü para pulda değil. Pansiyonla birilerinden para kazanmak değil, ayakta kalabilmek. Kendi yağıyla kavrulmak, evi, arabayı, lüksü düşünmüyor. Sıradan bir hayatta mutlu bir çizgi istiyor. Ve bunu 40'lı yaşlarda ortaya çıkan idealistlik gibi görüyor ama kararlı olması da beni sevindiriyor... Biraz da o yönde hiç olmayan ve olması gereken CESARET kavramını ortaya çıkarıyor. Yürü be Aydın abi... Sen pansiyonunu kur, tam veya yarım farketmez... Gelmesi bizden...

DÜŞÜNDÜRME

Bazı insanlar vardır kafayı yastığa koyduğunda, bazıları vardır günlük düşünme seansı sonrasında uyur... Aslında daha öncesinde var olan ama son dönemlerde dikkatimi çeken bir olaydan bahsedicem... Karşıdaki insanları DÜŞÜNDÜREBİLME... Herkesin sürekli uyanık olduğu ve aynı zamanda da uyuduğu konular vardır... Bazı alanlarda sürekli kafa yorarken bazılarında pas tutmuş yön ve fikirlerimiz ortaya çıkar. Gözümüzün önünde olan ama göremediğimiz kendi gerçeklerimiz gibi. Burada biraz özeleştiri devreye giriyor sanırım. Değer verdiğimiz sevdiğimiz ve fikirlerini önemsediğimiz insanlarda diğerlerinden farklı olan bir yön bulunur. Bizi eleştirmesi ve diğerlerinin söyleyemediği olumsuz yönlerimizi söylemesi... İnsan biraz doğası gereği sanırım eleştiriye maruz kaldığında hemen savunmaya geçme ihtiyacı duyar. Bu hemen hemen herkeste mevcuttur. Ancak ilk etaptaki savunma daha sonrasında bizi sürekli düşündürür ve o eleştirinin ne kadar haklı olduğu sonucuna da götürebilir... İnsanlar iletişim ve paylaşım halindeyken farkında olmadan karşıdaki insanı gerek sözleri, gerekse davranışlarıyla sürekli düşünmeye sevk eder. Güzel olan kısmı da budur. Değer verilen ve sevilen insanlar düşündürmeli, uyuyan bölümlerimizi uyandırmalı ve bize farklı bir şeyler katmalı, katabilmeli. Bunun adı çıkarcılık değildir... Bunu hiç tanımadığımız, bilmediğimiz insanlar da yapabilir. Yeterki alıcılarımız açık olsun... Aslında çoğu zaman anlaşılır gibi görünürüz ama aslında çok farklı ve yanlış anlaşılırız... Veya genellemeler sonucunda herkese gelen faturanın bir kısmından da nasibimizi alırız. Bu da hayatın bir parçası olsa gerek. Düşünceli ve düşüncesizlik durumu gibi... Fazla düşünceli olanların faturası fazladır, düşüncesizlerde ise hiç fatura yoktur. Çünkü sürekli uyku halindedir. İyi düşünceler ve uyumalar :)))

29 Temmuz 2008 Salı

BURCUCA

Hayat garip olduğu kadar güzelde... Kimi zaman sizlerle "gezdim, gördüm, yazdım" yaptım, kimi zaman içimdekileri anlattım, kimi zaman hayatı paylaştım, kimi zaman olayları ve ilginçlikleri kendimce kaleme aldım. Genelde pozitif bir izlenim sergilesem de ara ara kalemimin bunalım takıldığım yolunda eleştirilere maruz kaldım. Ayrıca dikkatimi çeken ise nadir de olsa "Bu kadar da polyannacılık olmaz" yolundaydı. Oysa ben ne polyannayı aradım ne de kendimi kandırdım. Ben üzüntüyle mutluluğu biraraya yaşayıp ayakta kalmaya çalıştım ve çalışıyorum da. Burada önemli olan gerçekleri kabullenip kendimiz olabilmek. Sizinle paylaşacağım konuya gelirsem... Evet başlık Burcuca... Bu benim blog arkadaşım diyebiliriz. Yazılarında bir anlamda kendimi buldum. 'Kim bu?' diye sordum... Benim yerime sınava girmiş gibi düşündüm :) Ve bu insanı tanıyorum, tanımaya çalışıyorum... Kadercilikte girişimden bahsettim. Ben bu girişimi yaptım ve sohbet, arkadaşlık bazında iyi ki bu insanı tanıdım. Sizler de tanımak isteyebilir veya eleştirel bakabilirsiniz. Ama yazılarını okuduğunuzda az da olsa farklı bir düşünceye sizi götürebilecekse hedefe ulaşılmış ve hayata yeni bir kazanım sağlanmış demektir. Sadece yazılarını okumanızı isterim. Bir anlamda benzer düşünüyor görünsek de farklı bakış açıları ufuklara zenginlik katabilir. Adresi tavsiye edilen linklerde ve burcuca... Bilginize...

27 Temmuz 2008 Pazar

KADER


Kader sözcüğü çok kullanılan ama farklı bakış açılarıyla şekillenen ama tek bir sonucu olan bir kavram sanırım... Klişe hale gelen "Kaderimse çekerim" "İnsan kendi kaderini kendisi yaratır" gibi hem teslimiyetçi hem de bireyin kendisine bağlı olduğunu vurgulayan açılımlar vardır... Peki nedir? Yazgı mıdır kader? Bana göre bir anlamda yazgıdır. Sonu belli olan bir yazgı. Ancak bu sona gelmeden önce yaşananlar ise insanın kendi seçimidir... Mesela yolda kaza yaptınız? Burada kaza 'kader' olarak görülebilir ve yaralamalı bir kazaysa şu klişe sözle de ifade edilebilir "Akacak kan damarda durmaz" Buraya kadar tamam. Kaza bir sonuç haliyle ama öncesine bakmak gerekir. Mesela yola niye çıktınız? Sizi yola çıkaran nedenler nelerdi? Evde oturmayı neden denemediniz? Veya hız limitiniz neydi? Veya daha farklı bir bakış açısı... Kaza öncesinde kırmızı ışıkta geçtiniz diyelim. Ama ileride kaza yaptınız... Tam tersi olsun... Kırmızı ışığı beklediniz ve zaman kaybı yaptığınız için kaza oldu.
Bir gün işe giderken kullandığım her günkü güzergahım Mecidiyeköy'den geçerken bir kaç dakika öncesinde olmuş bir kaza vardı. O çok dikkatimi çekmişti ve beni düşündürdü. İlk düşündüğüm "Ölüm çok uzakta değil"di. İkincisi ise genç insan da bizler gibiydi araba çarpana kadar. Yolda yürüyen veya karşıdan karşıya geçmeye çalışan biz sıradan insanlardan biriydi. Ama bir şekilde kader ona o durumu yaşatması gerekiyordu... Kaderin önüne geçilebilir mi? Evet geçiliyor görülür ama bu defa farklı bir kader yaratılır. Bu da bizim sonucumuzdur. Yani seçimler, tercihler, istekler ve davranışlar farklı olabilir ama bu bizim kaderimizdir. Evet seçimi, tercihi biz yaparız ama sonunda olumlu veya olumsuz kendi kaderimize ulaşırız.
Farklı bir açıdan daha bakalım. Mesela bir yerde oturuyorsunuz... Gözlem yapıyorsunuz... Karşınızda bir kaç kişi var. Onlarla konuşmak adına iletişim kurmadığınızı düşünün bir de iletişime geçtiğinizi. İletişimsizlik halinde bir sonuç yoktur. Olması gereken vardır. Ama o insanlardan birinin sizin ilginizi çeken bir kıyafeti veya konuşma tarzı olduğunu düşünün ve tanışmak için girişimde bulunun. Bir bakmışınız öyle bir muabbete dalmışınız ki veya farkında olmadan öyle bir temel atmışınız ki belki de o sizin yıllardır silemediğiniz dostunuz olmuştur... Şunu düşünün şu anki kankileriniz veya beraber olmaktan çok keyif aldığınız insanlarla nasıl tanıştığınızı hatırlayın. Kader o insanı size getirdi ama sizin de girişim ve tavırlarınız veya ona yönelik adımlarınız olmasaydı bu insan sıradanlığa teslim edilmiş olabilirdi. Konu karışık hale dönüşmeye başladı... Çünkü kaderi gösteren o kadar çok olay var ki hayatımızda. Ama sonuç olarak kader kesinlikle ve kesinlikle bize bağlı... Gülü seven dikenine katlanır misali. Gül sevgin olmasa dikenin acısını duymazsın... Şimdilik bu kadar fazla detay iyi gelmeyebilir :)))

22 Temmuz 2008 Salı

DENGE


Günlük hayatta ara sıra rastlarız... Birileri sürekli değişim içinde davranışlar sergilediğinde "Ne kadar dengesiz" şeklinde faturaya maruz kalırız... Oysa hangimiz dengeli ki... Herkesin kendi iç dünyasında ağır gelen bir tarafı, ilgi alanı veya abartıları vardır. Bunu olması kadar da doğal bir durum yoktur. Ancak yaşın ilerlemesiyle gençlik yıllarının abartıları, dengesizlikleri yerini bir anlamda olgunluğa ve beraberinde dengeye bırakır... Denge aslında hayat terazisinde MUTLULUĞUN adresidir... İnsan hayatında EVET'ler kadar HAYIR yanıtlarının da önemi vardır. İşte denge burada devreye girer. Sürekli EVET yanıtı alıp mutluluğa alışanlar için arada verilen ve verilmesi gereken HAYIR yanıtları hüzne dönüşür. Oysa ikisinin de doğallığını kabul etmek yaşamımızın bir dengesi olabilir... İpe bağlı bir hayat çizgimiz olduğunu düşünün. Burada cambazlar gibi görsel anlamda birilerine şov sunmak değil amacımız. Kendi kendimizi idare etmek kendi kendimizi izlemek. Dengenin bir diğer açılımında ÖZELEŞTİRİ'yi bulabiliriz. Kendisine özeleştiri yapan ve hatalarını mükemmeliyetçilikten uzak olarak görebilen insanlar kendi dengelerini sağlamış demektir. Yeri geldiğinde dış kaynaklı veya iç kaynaklı (baş dönmesi, istisnai hayati önem taşıyan gelişmeler) darbeler sonrasında ipten kayabiliriz ama bu tamamiyle düştüğümüz anlamına gelmez. Ayaklar kayar eller tutar... Eğer ikisi de olmuyorsa geçmiş olsun... Öbür tarafa yol almışsın demektir. Bazıları ipin üzerinde yürümeyi başarırken bazıları elleriyle geçmeyi tercih eder maceralı hayat çizgisini. Kimileri bunun farkında kimileri ise değildir... Hayatın bir terazi olduğunu, yokuşların inişlere, tepelerin yerin diplerine bizi götürdüğünü düşünürsek önemli olan arada kalabilmektir. Ne çok altta, ne çok üstte. Ayrıca alttakiler yükseleceğini, tepedekiler de düşeceğini bilmelidir. Hazırlıklı olmak bile bazı şeyleri dengelemektir... Evet ben geçmiş dönemlerimde çok dengesizlikler yaptım, hala da zaman zaman yapıyor olabilirim... Yapmalıyım da. Çünkü bu hayat çizgisindeki rotamı sağlama almama neden olacaktır. Sürekli monoton bir tarz da sıkıcı olur sanırım. Arada bir cambazlık yapıp adrenalin katmalı yaşama... SİZLER DE DENGESİZSİNİZ... Denge'de buluşmak üzere :))))

21 Temmuz 2008 Pazartesi

MESAJINIZ VAR


Mesaj dendiğinde herkesin aklına ilk etapta gelen cep telefonudur... Çünkü reel anlamda mesajı çağrıştırır. Oysa çevremizde her gün yüzlerce, hatta binlerce mesaj vardır... Ne mi bunlar? Tesadüf gibi görünen ancak sonrasında ilk etapta kar topu gibi görünen ancak sonra çığa dönüşen bizi yaratan mesajlar veya olaylar... Düşünün günlük hiç tanımadığımız bir sürü yabancı insan görüyoruz ve bazan bunlardan kimileriyle mekan veya ortam birlikteliği sonucunda bir takım iletişimler içerisine giriyoruz. Örneklemek gerekirse otobüse bindiğinizi düşünün... Şöförün tavır ve davranışları, insanlara yaklaşımı, yolcuların mimikleri, yer gösteren bir gencin yüzündeki ifade veya sadece ortak amacı yolculuk olan ancak kavga eden insan figürleri... Bunların hepsi bir mesaj aslında... Sınıflama yaparsak bunlar dolaylı mesaja girer. Ancak bilinçli paylaşım kabul edilen ve sürekli birlikte olduğumuz insanlardan ise direkt mesajlar alırız. Konu anlatımları, karşıdakinin düşünce yapısı, tavrı, sıcaklığı ve samimiyeti bizim için direkt mesajdır...
Bunların mesaj olduğunun farkına ilk etapta varmamız zordur. Oysa o bize farkında olmadan bir şeyler katmıştır... Katmalıdır da... Burada önemli olan hareket halinde veya ortam içinde bulunduğumuz bu mesajları görebilmek, algılayabilmektir... Basit bir olaydaki bir eylem veya kelime bizi büyük sonuçlara ve çıkarımlara götürebilir... Hayatın gerçek mesajlarını görebilmek için cebinize veya duvar yazılarına bakmanıza gerek yok. Dünyanın en ucuz hobi kaynağı olan insan davranışlarını çok az bir süreyle izlemeniz ve alıcıları açık tutmanız size çok şeyler kazandırabilir... Bırakın insanları doğadaki tüm varlıkların bir amacı bir mesajı vardır... Kuşlar bile uçarken şekiller sunar... Şifrelerini çözebilenlere... Bu düşünce yapısını eleştirebilir veya katılmayabilirsiniz... Eğer katılmıyorsanız çürütmek adına çevrenizi çok kısa süreyle gözlemleyin ve analiz edin... Bakın neler göreceksiniz... Fazla da dalmayın çıkamayabilirsiniz... Yazı sonunda mesajı aldınız mı? Alooo cebine bakma cebine... Yazıda mesaj :)))) Bu da işin esprisi tabii...