20 Kasım 2013 Çarşamba

KOMŞUDAN "İTHAL" DİLENCİ

Öğle saatleri... Üsküdar-Kabataş hattı... Motordan indim fünikülere doğru ilerliyorum... Motor teknelerinin yakıt aldığı petrolün kenarından geçerken bir kadın sesi ve talebi:
- SURİYELİYİM. ALLAH RIZASI İÇİN YARDIM EDİN.
Sesi çok dramatik gibi hissedebilirsiniz ama öyle değil. Tok yani... Bir de yanında elinden tuttuğu çocuğu var...
Tabii ki Allah kimseyi düşürmesin... Ama... İşin AMAsı var...
Zamanında yaptığı iyi şeyler de eleştiriye açık eylemleri de (Bazılarını 1 gün de zengin etmeler) bulunan rahmetli Turgut Özal, sınır kapısını açmış peşmergelere "gelin" demişti. Binlerce peşmerge geldi. Sahi onlara ne oldu? Neredeler? Kaçakçılıkla işi götürdüler mi, yoksa büyükşehirlerin otopark mafyaları haline mi geldiler?
Şimdi de şu anki hükümetin insanlığı tuttu ya (YERSEN) açtı kapıları, bir zamanların dostu ESED'den kaçanları kucakladı... Kamplar kuruldu, istenilen bölgelere (bazılarında seçim stratejisi olabilir- bunu zaman gösterecek) yerleştirildi... Garibana "ananı da al git" denirken Suriyeliler'e "GELİN GELİN" dendi...
Geçen gün CNN'de izledim..
Yemek, içme ve şimdilik barınma ihtiyaçları karşılanıyor. Erkeklerin traşları da bedava... Yani üretmeden tüketmek bedava.
Bu imkanların sağlandığı birey çalışma ihtiyacı duyar mı? Gidip 15-20 TL'ye amelelik yapar mı? Yapanı da vardır ama YAPMAZ.
Çünkü nasıl olsa Türkiye Cumhuriyeti devleti veriyor.
Peki şu anda Recep Tayyip Erdoğan'a duacı olan ve yaşadığı şokun etkisinde kalan komşular yarın bir gün bu verilenleri yeterli bulmayacak. Farklı isteklerde ve taleplerde bulunacak. E o zaman ne olacak? Altyapı yok, üstyapı, tarla takım, boş arazi çok. Aç sınırı gelsin, ver yesin... Nereye kadar?
Sen olanlarla baş edemiyorsun bunları ne yapacaksın...
Daha şimdiden vergisiz işi ve hazırı öğrenmişler: DİLENCİ...
Bizim dilencilerimiz bize yetiyordu be abi. İthal dilenciye ne gerek vardı. O da diyor Allah sevdiğine kavuştursun, bu da diyor Allah ne muradın varsa versin?
Bu arada dilenciliğin de EVRENSEL bir dili var galiba...

18 Kasım 2013 Pazartesi

ÇARŞAF MEYDANI

 Taksim... Alfabetik anlamda baktığında ortaya hafif dikeye yakın bir çizgidir... (ŞEKİL /)

Tarihine baktığında reel anlamıyla su taksiminin yapıldığı, siyasi tarihine baktığında ise özgürlük mücadelesinin, hakların savunulduğu ve bu uğurda kanların döküldüğü çok ama çok önemli bir "meydan" okumamızdır.
İşçisinden korkan hükümetlerin 1 Mayıs'ına bile izin vermediği ve polemik haline getirdiği fikirlerin, sistemin ve insanların hem buluşma hem de mevcut iktidarla çatışma yeridir.
Hala sıcaklığını koruyan GEZİ'lesi, her hangi bir ideolojisi olmadan ideolojiye dönüşen ağacın kökünü ülkenin dört bir yanına saldığı alandır.
Yaklaşık 18 yıldır İstanbul'dayım. Taksim ilk yıllarımda haftanın 1 günü selam verdiğim, vakit geçirdiğim bir sosyal mekanlar eğlencesiydi... Son 10 yılda ise hemen hemen her gün ikametgahımdan daha öte hale gelen bir çok yerinde ve bölgesinde ayak izimin olduğu Taksim'de, yabancı profilinde inanılmaz bir değişim var. İş yerimin (Yanlış anlamayın dükkanım yok ameleyim :)))) Talimhane yani oteller bölgesinde olmasından dolayı daha bir iç içe ve kıç kıçayız.
Eskiden İspanyol, Alman, Fransız yani Batı'ya kayan bir turist kitlesiyle sık sık karşılaşmanıza rağmen son 2-3 yılda bu kitle doğuya kaymış durumda. Ve giyimine kuşamına saygı duymak gerek ama meydanı ÇARŞAF kaplamış durumda... Genelde, İranlı, Iraklı veya genel anlamıyla Arap kökenli turistler. Erkekleri genelde saç ektirmeye geliyor. Bayanları ise sanırım gezmeye... Bayan mı onu da bilemiyorsunuz çünkü çarşafın içinde gözleri bile görünmüyor... Ne var bilemiyorsunuz!...
Verilene göre İstanbul'a son 10 ayda gelen turist sayısı yüzde 12 artış göstermiş. Toplamda 9 milyon turist ziyaret etmiş. Ve ülke sıralamasına baktığınızda (Yandaş medyada çıkan haberler) şöyle bir tablo var:
Rusya
Amerika
Fransa
İngiltere
İtalya
İran
Hollanda
Libya
Irak
Suudi Arabistan
Ukrayna
Azerbeycan
İspanya
İsveç
Tabloya bakıyorum bir de Taksim Talimhane'de oteller bölgesinde gördüklerime sanırım hep bana Libya, Irak, Suudiler denk geliyor. Esnafı bile artık o bölgenin nasıl zengin olduğunu ve buradan dükkan alabildiğine anlam veremediğim Arap dünyasından.
İktidarın gelişim ve değişim profili Taksim Meydanı'ndaki kitleye bakıldığında daha iyi görülür sanırım.
Bir söz vardır: MAL BATIYA KAYDI...
Sanırım bizim MAL ve ilişkilerimiz tamamen DOĞUYA kaydı...
HAYIRLISI...



 

16 Kasım 2013 Cumartesi

İNTİHARA ŞÖFORÜN İNANILMAZ TEPKİSİ

Gece gazetenin aracıyla eve doğru yol alıyoruz. Boğaziçi Köprüsü'ne doğru yaklaştığımızda her zamanki gibi trafik var. Biz de klasikleşen "Hayırdır kaza mı var?" söylemini tekrar halindeyiz... Şöfor arkadaş genç tiz sesli ve konuştukça sempatikleşen bir hal içerisinde... Trafikle ilgili bir anısını anlatıyor:
Abi geçen gün köprüde bir trafik var inanılmaz. Bir ara dayanamadım araçtan indim önde ne var diye baktım. Abi ön taraf bomboş. Saat 07.00-07.30 gibi. Hem de milletin işinin gücünün yoğun olduğu saat. Çıkmış birisi intihar edecek. O saatimi buldun. Çok sinirlendim. Olay yerine yaklaştım polisler konuşuyor ikna etmeye çalışıyor. Aracın içinden polis memurunu bağırdım:
- Ya bırakın atlasın. Ne ikna etmeye çalışıyorsunuz. Bu saatte intihar mı olur!. Şu trafiğe bakın.
Polis memuru şaşkın şaşkın bana baktı bir şey demedi. Aracın arkasında bir bayan vardı gülmekten yerlere attı kendini. Abi gerçekten çok sinirlendim. İnsan biraz düşünür. Milletin işi gücü var diye. Atlayacak adam zaten beklemez atlar. Bu kenarda duruyor.
BU DA HAYAT TRAFİĞİ İŞTE... HERKES FARKLI BİR YOLDA İLERLİYOR...

İŞÇİSİN SEN İŞÇİ KAL

Geçtiğimiz günlerde evimizde tesisatçıya ihtiyacımız oldu... Mahallemizden bir elektrikçi ağabeyin kartını almıştık. Aradık ilk gün olmadı (saatimiz uymadı), ikinci gün tesisatçı abi 'Üzerim çok pis yarın gelsem' dedi, saygı duyduk 'tamam' dedik. Üçüncü gün de saatlerimiz uyladı ve dördüncü gün sabah "ARTIK OLSUN" dedik ve oldu.
Abi geldi, işlerini halletti. Halletti halletmesine ama artı eksi fikir vererek, akademisyen edasında bilgilendirmede bulunarak işini yaptı. Samimi, içten ve sıcak bir havası vardı.
Merak ettiğimiz bazı konularda da fikrine başvurduk o konularda da ikna edici ve tecrübeyle sabit yorumlarda bulundu.
Arz talep ve emek sonucunda iş ödemeye geldi. Borcumuzu sorduk komik bir rakam çıkardı. Diğerlerinden kazık yemeye alıştığımız için... Her neyse ödemeyi yaptık ancak ben de BEBİŞİM de esktra ödeme ihtiyacı hissettik. BEBİŞİM ve ben birbirimize baktık jestte bulunmak istedik ancak bozuk paramız yoktu. Abinin samimiyetine ve sıcaklığına güvenip direkt onunla paylaşmak istedik.
- Abi bozuğun var mı?
- Hayırdır ne yapacaksınız?
- Abi sana emeğine karşılık vermek istiyoruz.
- Kesinlikle kabul edemem. Ben almam gerekeni aldım.
SAMİMİYETİ KADAR CEVABI DA ŞAŞIRTICI...
Ve abi gitti ben ve BEBİŞİMİN ortak düşüncesi ve temennisi:
Allah böyle insanları başımızdan eksik etmesin. Daha da çoğaltsın

*****

Ve gelelim bir kaç gün sonrasında bu kez tesisatçı değil ama servis elemanı ile yaşadığımız durum... Doğalgazda promlem oluştu. Görüntü var, Ses çok falan filan... Çözülemedi. Bakım sonrası ses ve sorun daha da arttı. Tekrar çağırdık. Durumu anlattık, deyim yerindeyse muhabbet ettik. 
Hiçbir işlem ve eylem yapılmamasına rağmen fatura çıkarıldı...
Açıkcası vermek istemedim. Hem de hiç. Ve bunu dile getirdim.
Ancak servis elemanı "Abi ben de işçiyim ama sistem böyle" dedi.
Evet maalesef sistem böyle... Şunu kabul ediyorum: Oraya gelmenin bir maliyeti var ama bu maliyet o istenen rakam olmamalı...
Sonuç olarak 1 ay içerisinde iki farklı işçi ve sistemle yaşadığımız durum buydu.
Bizde pozitif etki bırakan tesisatçı abiyle ilgili düşüncemiz:
İŞÇİSİN SEN İŞÇİ KAL. PATRON OLUP DEĞİŞİME VE SİSTEMİN MUTASYONUNA UĞRAMA...
 

TOTO DAYI

Muhabirliğim dönemi... Bir hastanede (devlet hastanesi) yaralı bekliyoruz... İşimiz bu... Küçük de olsa sürekli oturduğumuz kulübe tarzı bir mekanımız mevcut. Hastane bahçesinin müdavimi ve ikametgarı orada olan bir dayımız var. Lakabı TOTO... Kimseye bir zararı yok. Onun ana tüketim maddesi (kimine göre milli kimine göre çakma içeceğimiz) RAKI... Başka hiçbir şey istemez. Yeter ki rakısı olsun... Yanımıza uğrar kendince masasını (yere gazete serer rakısını koyar bardağını çıkarır) kurar bir duble rakısını keyif içerisinde çeker...
Özeline pek girmez, ser de vermez sır da... Ama yanımızda oyalanır.
İşte onlardan birinde yaz havası dışarıda banklarda otururken bir hasta yakını da orada. Hasta yakını işitme engelli iri yarı 25'lerinde bir genç.
TOTO dayı da ayakta sağa sola sallanmakta.
O sırada da bir şeyler konuşmakta.
Bir anda işitme engelli arkadaş (kendisine küfür ettiğini düşündüğü) TOTO dayıya kafa attı.
TOTO dayı yerde nakavt durumunda...
Bir anda alnının ortası kıpkırmızı...
Hepimiz şaşkın.
Ne olduğunu anlamıyoruz. Yerde yatmakta olan TOTO dayıdan bir kaç cümle dökülüyor:
- İYİ GÜZEL VURDUN AMA DAHA MAÇ BİTMEDİ. BUNUN RÖVANŞI VAR.
Şok üstüne şok yaşıyoruz. Gülsek mi üzülsek mi ne yapacağımızı bilemez bir haldeyiz. Kaldırmaya çalışıyoruz. Düşünün sağlam bir kafa yiyen TOTO dayı o halde bile çok ama çok ince espri yapıyor. Sanat icra ediyor...
Sanat demişken; TOTO dayının bir zamanlar Resim öğretmeni olduğunu duyuyoruz.
Karısını çok sevdiğini ancak çok yakın dostuyla eşini uygunsuz bir durumda yakalaması sonucu bu durumlara düştüğü en yakın dostuğunun artık RAKI olduğunu öğreniyoruz.
TOTO dayı ile ilginç bir hikayem de şöyledir:
Bir gün kendime ayakkabı aldım. Daha yeni ilk defa giymişim. TOTO dayının yaklaşımı:
- O güzelmiş. Kaç numara... Çıkar da bir bakayım.
(O an çıkaramadım ama sonra başka bir ayakkabı ile bu merakını giderdik)

7 Ağustos 2013 Çarşamba

YANIYORUZ, BAKIYORUZ


Ateş olsan ne yaparsın...
Düştüğüm yeri yakarsın...
Ateş olmayan yerden duman çıkmaz...
Ateş... Ateş... Ateş... Kısık ateş, yüksek ateş... Pişirme şekilleri...
O ateş aslında Suriye'deki bölme çabasıyla başlamış bize de maşa rolü verilmişti... Birilerinin maşası yapılmak istendik ancak her hangi bir duruşumuz ve politikamız olmadığı için çekimser kaldık, günler sonra yorum yapıp kendi içlerinde çözümlenmesini bekledik... Oysa Esad'dı adı komşunun liderinin. Bir zamanların düğün davetiyesi gönderdiğimiz, hatta beraber "Her şey tatil" bile düşündüğümüz aile dostu. Şimdi ne oldu, koyun postu...
Her neyse biz pazartesi, salı, çarşamba ve perşembenin sıcak gelişmelerine bakalım...
Ateş ülkeyi sarmış haberimiz var ancak hala söndüremiyoruz...
Doğa şartları o kadar ağır ve olumsuz ki...
Bölge kayalık, hava ise rüzgarlı... Eee bizim bunlara karşı her hangi bir önlemimiz yok hani... İnsani olarak Filistin'den özel uçakla hasta getirtip Ankara'da tedavi ettiririz ama evimizdeki yangını söndüremeyiz.
Hatay'da 3 günden bu yana orman yangını sürüyor... Bin hektarlık alanın zarar gördüğü belirtiliyor. Tekrar okuyun bin hektar... Rakamla dikkat çekeyim 1000 HEKTAR... Binlerce ağaç...
Taksim'de bir ağaçla başlayan ve ülkeye yayılan, gençliğin ve hak arayan toplumun bitmediğini gösteren eylemler alkışa değer bir DİRENME. Peki şu anda yaşanan ne? Topluca İZLEME...
Hatay'da bir ağaç değil binlercesi yanıyor, ciğerler kararıyor, röntgen çeken teşhis koyan "Ya bu niye söndürülemedi" diyen yok... Medya mı? Askeri bitiren karara "Yetmez ama evet" diyen Ergeneson'u değerlendiren YANDAŞlarla dolu....
Gerçi bu ülke öyle bir ülke ki sanırım yangını o kadar önemsememesinin de haklı bir nedeni vardır... Ve emin olun kendi askerini, generalini terör örgütü lideri yapan, dağdakileri ise kırmızı halıyla indiren bu ülke ve iktidar yangını bile siyasi malzeme yapabilir...
Nasıl mı?
Mesela; YIKILMADIK, AYAKTAYIZ, BİZ ÖYLE BİR NESİL VE İKTİDARIZ Kİ BİR YANARIZ KÜLLERİMİZDEN BİN DOĞARIZ...
İYİ BAYRAMLAR İYİ TATİLLER...

4 Ağustos 2013 Pazar

'CAN'LAR ACIYOR


Ağaçlar ağlıyor
Canlar acıyor
Yasalar bağırıyor
Darbe üstüne darbe geliyor
Yaşa oturuluyor
Zincirler vuruluyor
Düşünen düşündüğü ile kalmıyor
Acı biber bile artık tatlı geliyor
Dillendirenin dili koparılıyor
Takipler sürüyor
Gözaltılar şişiyor
Yandaş candaş oluyor
Diğerleri ise bertaraf
Ben, sen o yok
Biz, siz onlar var
Sizdenim dersen 
Kalemi jölelersen 
Güzel 'yazar'
Yoksa üstün çizilir
Tükenirsin... 

2 Ağustos 2013 Cuma

SÜPER LOTO

Süper Loto'nun 8, 14, 24, 29, 46 ve 47 şeklindeki sonuçlarını bir kişi bilmiş (bilmiş yanlış olur numaraları tutturmuş diyelim) ve 17.5 milyon TL ikramiye kazanmış... Ve talihlinin kuponu İstanbul Kartal'da yatırdığı belirtiliyor... Bu tür oyunlar özellikle Avrupa ülkelerinde var ve insanların umut bağladığı bizde ise "çıkmaz ama en azından şansımı deneyeyim" dediği bir sistem... Bireyle Allah arasında olması gereken dini ve imanı aleni bir şekilde yaşamayı seven siyasilerimize göre günah ama ne yaparsın böyle gelmiş böyle gidiyor mantığı hakim... Eeee ülkenin en büyük gelirleri arasında da sözüm ona bu kumar paraları görünüyor... 
Her neyse sistemi bırakalım talihliden talihsizlere dönelim...
Dikkat ettiniz mi bilmem ama genelde milli piyangonun yılbaşı çekilişlerinde bir şeyler olur ve o büyük ikramiye genelde çeyrek bilete çıkar... Veya çıkartılması sağlanır ki bir kişi değil en azından 4 kişi nasiplensin mantığıyla... Ve bana göre güzeldir sakıncası yoktur. Gerçi o nasiplenme 4 kişi de değildir, sülale ve belkide köydür veya ilçedir...
Diyeceğim ve nacizane önereceğim olay büyük ikramiyenin bir kişiye çıkmaması yönünde. Mesela son kazanılan para ne kadar? 17.5 milyon TL. Yani eski parayla trilyon. Çok büyük zenginlerin bu oyunu oynama ihtimali çok düşük. Bunu kimler oynuyor, en çok memur ve orta kesim ile tam kupon bile yapamayan asgari ücretliler veya garibanlar... Eee çıkan rakam o tarz bir yaşantısı olanları "deli" eder. Onların zaten genelde gönlü zengindir. Ben derim ki böylesine büyük rakamlar bir kişiye değil atıyorum 17 kişiye bölünmeli ve herkes 1 trilyonun ucundan tutmalı. Bu 17 trilyon 17 aile demek aynı zamanda. O aileler sadece kendini kurtarmayacak belki de sülalesini etkileyecek, komşuları dostları bile nasiplenecek. Yani en azından uzun vadeli mantıklı adımlarla ayakta sağlam durabilecek... 
Ben hiç çok büyük ikramiye kazanıp da fabrika kuranını görmedim, ortadan kaybolanını duydum. Hatta bir kaç kez çok büyük rakamlar kazanıp faydasını görmeyenini (Sultanahmet'te boyacı) bile okudum... 
Her neyse sayısal, sözel, süper, şans topu veya on numara... BOL ŞANS...

29 Temmuz 2013 Pazartesi

DİREN-ME TÜRKİYE


Haber sitelerine bakıyoruz yanlı ve canlı... Kamer Genç, ülke gerçeğine değiniyor Tunceli'de dağlara asılan PKK flamalarına değiniyor, uzun süredir bunların indirelemediğine işaret ediyor ve "Nerede bu devlet" diyor... Bazı siteler bunu arka plana atma gereği hissediyor. Ön plana ise Hülya Avşar'ın şortuyla havuza atlama fotoğrafı konuyor... Vay be yıllardır TELEVOLE kültürü eleştirildi, yerden yere vuruldu şimdi önceliğimiz o oldu... Bırakın dağları, flamaları, ülkeyi, ölen Şanlıurfalı çiftçiyi, çözümü... VUR PATLASIN ÇAL OYNASIN... DİREN-ME TÜRKİYE...

BOYACININ 'GÜLER' HALİ

İçişleri Bakanımız Muammer Güler, memleketi Mardin'de gece sokakları gezmiş ve ayakkabı boyacılığı yapan Ömer Geçit'in evinde sahur yapmış... TV'lerde haberlerin veriş şekline baktığınızda çat-kapı spontane gelişen bir olay gibi... Ömer amca süper.. Samimiyetinden ve doğallığından zerre endişe edecek bir durum yok. 4 çocuk babasıymış. Keza Muammer Güler'in de valiliği döneminden akılda kalan özelliği samimiyeti ve halktan pek kopuk bir görüntü sergilememesiydi. Ancak bu sahur programında doğal olmayan bir durum söz konusuydu... Ağzında dişi kalmamış Ömer amcanın ayakkabı boyacılığıyla geçimini nasıl sağladığı malumunuzdur... Hem de 4 çocuk babası... Gel gör ki sofraya bakıyorsunuz neredeyse bir kuş sütü eksik... Jambonu, balı, yumurtası. Keşke bakanımız gerçekten spontane ve güzel bir fikir olan bu eylemini tamamıyle doğal bir hale getirseydi. Getirdiğini veya getirttiğini değil tanrı misafiri hesabı bulduğunu yeseydi de Ömer amcanın ve Türkiye'nin ekonomik gerçeğini görebilseydi, gösterebilseydi... Ama şunun da hakkını vermek gerek... Ya hiç uğramasa otelinde keyfine baksaydı... En azından öyle ye de böyle yurdum yurdu insanı ile beraber. Anafikir bu olmalı... Göstermelik "Halkla iç içeyiz" mesajı sırıtmamalı...
NOT: Ömer amcaya sadece basının gördüğü ve gösterdiği sahur için değil ayrıca gıda veya ekonomik yardım da yapıldığını düşünüyorum...

27 Temmuz 2013 Cumartesi

ABD VE MISIR PATLAĞI

Her konuda bir fikri olan dünyanın öbür ucunda da olsa sözüm ona demokrasiyi savunan ve bu konuda tanıdığı veya tanımadığı halkları korumayı, yok etmeyi görev bilen ABD, ne ilginçtir ki Mısır'da yaşananlar konusunda renk vermedi... Ortadoğu'yu kafasına göre dizayn eden, komşu ülkeleri birbirine düşürmekte üstüne olmayan ABD, Mısır konusunda yaşananlar için bakın nasıl düşünüyor!..
Amerikan basınına konuşan Amerikalı bir yetkili kanunların, Mısır'da olanların darbe olup olmadığına yönelik resmi bir tanımlama yapmasını gerekli kılmadığını belirterek, "Bunun ne darbe olduğunu ne de darbe olmadığını söyleyeceğiz, bir şey söylemeyeceğiz" dedi. 
Özetle ABD, Mısır'da günlerce yaşanan şiddet, cinayet, demokratik hakkı tanımama veya kendince tanıma adına ne derseniz deyin bir fikir oluşturamamış. 
Ne darbe diyor ne de değil... Vay be Amerika'nın düştüğü duruma bak... YERSEN... 

SARI BASIN (İSYAN) KARTI


İşe gidiyorum... Dolmuştan Üsküdar'da indim deniz motoru için iskeleye girdim. Sürgülü kapıyı açtım ilk defa gördüğüm -sanırım yeni başlamış- görevli yaşlı amcaya sarı basın kartımı çıkarıp gösterdim... Sarı basın kartı sahiplerine şehir içi ulaşım yasal hak olarak bedavadır... Yaşlı amca kartı yenilemem gerektiğini bu konuda kendilerine uyarılar geldiğini hatırlattı. Mesajı aldım, haklı olduğu için tamam anlamında kafamı salladım. Bebişim de yanımda tabii bu arada. O turnikeden geçtikten sonra yanıma geldi. Ayrıca hemen yan tarafımızda da orta yaşlı bir ağabey var... Görevli ve yaşlı amcanın her gün dolmuşa bindiği o kadar belli ki o kadar DOLMUŞ yani... Sarı basın kartı konusunda bir açıldı pir açıldı...
Amca kafadan "Size bedava garibana paralı... Kadın 70 yaşına gelmiş sarı basın kartı gösteriyor. Bana niye bedava değil" tarzı bir serzeniş çıktı.
Ben sakin sakin dinliyorum acaba nereye varacak eleştirisinin altı dolu mu boş mu onu merak ediyorum... Ancak görüyorum ki amca yaşını başını almış ama gazetecinin ne olduğunu hala anlamamış. Bugünkü gençlik olsa diyeceğim hadi normaldir ama amca rahat 50 üstü. Yani en azından yandaş ve candaştan öncesini biliyor. Gerçekten gazetecilik yapıldığı onurla gururla şerefle bu mesleğin yapıldığı kamuoyu yararının ön planda tutulduğu dönemin şahitlerinden. Ancak sanırım o dönem yurtdışındaydı... Her neyse ben hala sabırla bekliyorum ki şunu desin...
- Kamuoyu yararı mı gözetiyorsunuz, hepiniz patronların veya iktidarın sesi olmuşsunuz. Bu kartı hak edecek kimse kaldı mı ki....
Ancak yok amca mesleğin öneminin, yapılan işin tanınan hak ve hukukun bilinci dışında sadece sonuçla ilgilenir olmuş. Yani o 70'lik diye tabir ettiği kalem, büyük oranda basın şeref kartı veya sürekli basın kartı sahibidir. Onu kendisiyle kıyaslayıp ben neden o hakka sahip değilim modunda...
Ben hala sakin sakin dinliyorum...
Çünkü böyle bir düşünce yapısına sert çıksanız veya cevap verseniz ne olur? Yani ne anlatabilirsiniz...
Sadece "Haklısın amca... Sen de hakkını ara başvur abi belki sana da verirler bu kartı. Çok kolay ya bunu almak" dedim konuyu kapattım.
Yandaki abi benden daha çok konuştu ve o da deniz motoru ulaşımındaki sistemden dert yanıp acısını oradan çıkarmaya çalıştı. Sonrasında da bana dönüp "Bunun canı dayak istiyor" diyerek kendince noktayı koydu.
Bebişimin sakin kalması da güzel ve şaşırtıcıydı...
Haaa! Bu arada yaklaşık 8 yıldır taşıyorum ve ilk defa sarı basın kartına böylesine bir tepki ile karşılaşıyorum... Ben o iskeleden her gün gidip geliyorum ve diğer bir çok görevliyle o kadar aşina olduk ki kartı göstermeden selamlaşıyoruz, birbirimize saygı ve sevgi yolluyoruz... Ve işin garip tarafı onların hepsi de genç görevliler... KOLAY GELSİN...












18 Temmuz 2013 Perşembe

İTİRAZIM VAR

Öyle bir süreç yaşıyoruz ki...
Toplumu ve kamu düzenini ilgilendiren bir olay oluyor haliyle soruşturma açılıyor... Kimlik ve siyasi düşünceye göre süreçler değişebiliyor... Tabii bunlar sözüm ona "hukuk" çerçevesinde oluyor...
Son günlerin hukuki terim anlamındaki dikkat çeken kelimesi ve bir anlamda modası İTİRAZ haline geldi...
Mesela...
Haliyle "itirazın" damga vurduğu olaylar genelde GEZİ'ye ait...
Hatırlatalım...
Olaylara karışan Taksim Dayanışması'nın bazı üyeleri tutuklama talebiyle mahkemeye sevk ediliyor... Mahkeme serbest bırakıyor... Savcı karara itiraz ediyor...
Ardından dönerci esnaf (!) pardon palalı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor... Kamuoyunda baskı oluşuyor, siyaset de topa giriyor hem de iktidar "Nasıl olur tutuklanmaz" diyerek hukukun özgürlük alanına yeri geldiğinde müdahale edebiliyor... Ne ilginçtir ki o palalı (palasını yanına aldı mı bilemem) Fas'a kayınpederini ziyarete gidiyor... O saldırdığı kadından kız babası kayın pederine selam söylüyor mu onu da bilemem...
Sonrasında eşinin deyimiyle Kazlıçeşme mitinginde de bayrak satarak geçimini sağladığı belirtilen emniyetin gözüyle çapulcu (!) esnaf tutuklanıyor. Başbakanın 3 çocuk kriterine uyan ve hatta 2 tane de ekstraya kaçan bu esnaf abimiz tutuklanıyor. Yine kamuoyu baskısı ve ardından gelen tutukluluk kararına itiraz sonrası serbest bırakılması...
Eskişehir'e geçelim... Üniversiteli gencin katil zanlısı olarak gözaltına alınan sorgusu yapılan ve sonrasında mahkemeye çıkarılan zat serbest kalıyor. Savcı buna itiraz ediyor ve zanlının tutuklanmasını talep ediyor...
Siirt'te yaşını başını almış ancak gönlü gençlikte kalmış Belediye Başkan Yardımcısı, yaşı henüz 18 olmamış genç bir kızla ve kardeşiyle yakalanıyor... Nasıl bir yakalanma bilemiyoruz. Soruşturma açılıyor, serbest bırakılıyor. Sonra bir itiraz daha ve tutuklama...
İnsan üst üste gelen bu hukuki süreçlere bakınca soramadan edemiyor...
Acaba farklı bir hukuk mu var?
Önce serbest...
Kamuoyunun ve siyasi erkin nabız ölçümü...
Ardından "Yok çok itiraz geldi" tutukla...
Hukuk mu, tutuk mu?
Bir sakıncası var mı bilmiyorum ama ben de İTİRAZ ediyorum...
Neye mi? Kişiye göre değişime... Ceza ile ödül arasında uçurum olması gerekirken iç içe geçmiş görünmesine... Ve baş döndüren arasında gece ile gündüz kadar fark olan bu bakış açılarına, kararlara...









23 Haziran 2013 Pazar

GEZİ TARTIŞMASI

İşten biraz geç çıktım... Talimhane'den fünikülere doğru yürüyorum... Ev Üsküdar'da...
19.00'da Taksim Dayanışması'nın karanfilli çağrısı ve GEZİ ile başlayan sonrasında çok farklı bir noktaya giden acı olayların anması hatırlatması var... Meydana doğru yaklaştığımda gergin günlerin aksine Taksim'in alışılagelen cumartesi kalabalığını andıran telaşı var gibi. Keşke öyle olsa...
Meydana girişteyim sağ tarafta yaklaşık 15 gün boyuncu ÇAPULCULAR'dan çok çekmiş (!) ve çektirmiş kolluk kuvvetleri dikilmiş. Görüntü kendi hallerinde gibi ama hissedilen ve hissettirilen tetikte.. Duran Adam'ın sembolleştiği ve insanların nöbetleşe durur hale geldiği fünikülere doğru adımladıkça kalabalık artıyor yüksek tansiyon hissediliyor. Ve herkesin bildiği ve hep bir ağızdan söylediği "BU DAHA BAŞLANGIÇ MÜCADELEYE DEVAM" dillerde... Dikkatimi ellerini yumruk yapmış yanında eşi ve kızı olduğunu tahmin ettiğim amca çekiyor. Öyle içten ve inanmış bir şekilde söylüyor ki dikkat çekmemesi mümkün değil. Emekli memur havasında. Saçları hem biraz dökülmüş hem de hafif beyazlamış. Ama amca tüm olumsuzluklara rağmen inancını ve direncini kaybetmemiş. Gençlik yıllarından pasajlar sunar gibi...
Hava güzel, gaza gelecek bir durum da yok gibi...
O sırada bir yandan da Bebişimle konuşuyorum... Ben ona Taksim'i direnişi dinletiyorum ne tesadüf ki o da bana canlı seyrettiği ve benim içinde olduğum ÇAPULCULARIN direnişini dinletiyor.
Ancak gelip giderken sürekli kontrol ettiğim ve önüne şerit çekilip polislerin nöbete dikildiği Gezi Parkı'nın girişi ana baba günü... Dikkat çeken durum ise ÇAPULCULARLA polis burun buruna... Büyük bir risk arz ediyor. Ne kadar gerçek (TDK'ye göre değil) ÇAPULCULAR mantıklı, sakin, saygılı görünse de herkes ÇAPULCU değil ki... Araya sızıp ÇAPULCULAR'ı ÇAMURCULAR haline getirmek isteyen çok... 
Neyse metro girişine doğru yöneliyorum, merdivenlerdeyim ve onlarca ÇAPULCU yukarı çıkıyor... Yabancısı, orta hallisi genci alkışlarla direniş içindeki halkla fiziğini, sesini ve hazır olan psikolojisini bütünleştirmek üzere...
Fünikülerle gidiş sakin..
Sonra Kabataş iskelesi ve motor...
İskeleden çıktık... Herkes yorgun argın iş dönüşünde ve biraz da dalgın.
Motorun orta yerinde cam kenarında, Boğaziçi Köprüsü görüş alanımda...
Arkadan yükselen cılız sesler bir anda hiddetlenmekte.
Dalmak üzere olan motor ahalisinin dikkati de o bölüme yönelmekte.
İşte başını ve sonunu bilmediğim orta yerinden tuttuğum tartışmanın içeriği.
Motorun sağ tarafındaki bölümde karşılıklı 6'şar kişilik bölümlerde 5 kişi oturmakta. Bir tarafta 3, karşısında 2 kişi var. Onun hemen önündeki bölümde bir genç ve elinde gazete. Arkadaki ağabeylerden birisi "Sanane" diyor ve devam ediyor:
"Ben senin hangi gazeteyi okuduğuna, giyimine kuşamına karışıyor muyum!.. Biz 3 kişi kendi aramızda konuşuyoruz. Sana ne oluyor"
Genç nasıl bir müdahalede bulundu bilinmez ama tahmin edilir türden... Arkadaki abiler ÇAPULCULAR'ın eylemini eleştiriyor, Tayyip Erdoğan'a destek veren yorumlarda bulunuyor...
Direnişçi genç ise "Özür dilerim abi saygı duyuyorum" diyor ama diğer taraftan da "YANLIŞ" diye kendi düşüncesinin ve direnişinin doğruluğunu empoze etmek istiyor.
Tabii ki olay Gezi Parkı olayları, Taksim'de kıvılcımlanan ve dünyayı etkisi altına alan ateşli eylem ve eylemler...
Yandan bir abla "Tamam uzatmayın" diyor 7-8 dakika süren Kabataş-Üsküdar hattı motorunda da  ötekileşme yaşanmasını istemiyor.
 Ardından tartışmayı yaşayan ağabeyin yanındaki ağabey haftaların birikimini ve Gezi Parkı olaylarının kendisinde, ailesinde bıraktığı etkiyi anlatmak istiyor. Konferans edasında başlıyor anlatmaya:
"Arkadaşım ben işçiyim, ameleyim. Bildiğin amele. Hamalım. Sırtımda yük taşırım. Günlük yevmiyem 70 TL."
Tartışmaya sebep olan genç araya girip sözünü keserek: "Abi ben de işçiyim"
Ardından ağabey kaldığı yerden devam ediyor:
"Ver bana 100 TL susayım... Bu olaylar çıktığından beri evime ekmek götüremez oldum. İş yok. Bu ay kiramı veremedim. Bana ne Tayyip'ten bana de Kılıçdaroğlu'ndan. Onların bana bir faydası yok. Ben işime gücüme bakıyorum. Sen de bana saygı duyacaksın ben de sana saygı duyacağım. Hesap sorulacak yer de burası değil. Herkes sandığa gider hesaplaşır. Ben Vanlıyım. Van'dan gelmişim buraya ekmeğimin peşine. İki tane çocuğum var. Ne yapayım ben."
NOKTA.
Ağabey kendi dünyasına göre olayı özetliyor. Geçmişi değil anı sorguluyor ve bunun kendisine verdiği zararı ifade ediyor.
Sistemle, düzenle ve onun 2 çocukla o halde mücadele vermesinde etkisi olan bugünün ve dünün iktidarı ve yapısıyla ilgilenmiyor ilgilenemiyor veya ilgilendirilmiyor. O bugün eve eli dolu mu boş mu gidiyor ona bakıyor. Çünkü eve gittiğinde  çay şeker ve yiyecek bekleyen eşine, çocuklarına "Demokratik hak, hukuk, eylem, düşünce özgürlüğü, ÇAPULCU, vandalizm, Gezi Parkı, ağaç, diktatörlük" demesi bir şey ifade etmiyor.
İki oturumda başlayan tartışma diğer oturumlara da yayılıyor. Herkes içinde biriktirdiği ve dışa vurmak istediği düşüncelerini dile getiriyor. Önde oturanların bazıları olay bölgesine yaklaşıyor "Benim de bir sözüm var" edasında tartışmaya katılıyor.
Her geçen dakika birbirinden özür dileyen ve saygı isteyenlerin tartışması farklı ve can sıkıcı boyutlara gittiği için yerimden kalkıyorum ve motorun önüne geçiyorum...
Sonrası mı?
HERKES KENDİNE GÖRE HAKLI...
TAVA DA TENCERE DE PENCERE DE FARKLI...
LÜTFEN DÜŞÜNCELERE, İSTEKLERE BİRAZ SAYGI...
HİDDETLİ, GAZLI BİR FRENLE YARINLARDA OLMAMALI KAYGI...



19 Haziran 2013 Çarşamba

GEZİ-YORUM

Dünya ve çağa yön veren büyük olaylar küçük gibi görülen eylem ve söylemlerle başlamıştır...
Derinine inilemeyen sadece sonuç üzerinden bakılarak alınan önlemler "büyük baş"ları ağrıtmıştır...
Tek bir ağaç önce bir bahçeye sonra bir parka, daha sonra da balta girmiş ama yok edilememiş Cumhuriyet, Demokrasi ve Gezi Ormanları'na dönüşmüş olabilir...
"Yılanın başını küçükken ezeceksin" der atasözü ama neden başı ezilir. O da ekosistemde yerini almış, sırası ve zamanı geldiğinde rolünü herkes gibi oynama hakkına sahip değil midir?
Evet bir elin parmakları kadar olan insan toplulukları öyle bir an ve durum gelir ki mahalleyi, semti, şehri, ülkeyi ve dünyayı peşine takabilir...
Fiziksel, siyasal, ideolojik olmayan ama sonrasında bunları da içinde barındırmak zorunda bırakılan düşünceler o tek bir ağacın damarlarından filiz olarak kendini verir... Sarmaşık gibi gençliğini, yaşlısını ve gencini sarar sarmalar... Engel tanımaz. Önü kesilir o kendi yolunu bulur ve ilerler...
Ağaç nefestir ama "gaza" gelip "Ortadoğu'yu kurtaran adam" kimliğini ve baş aktörü olmayı kendinde görenler vizyona girmemiş sadece dış güçlerin senaryosu olarak kalmış taslağın parçası olmaktan öteye gidemez.
Hukuksuzluk varsa bunu çözecek olan hukuktur (Tabii o da varsa vardır ama tarafsızsa, birilerinin etki ve güdümüne girmemişse)...
Ancak sen hukuğu tanımaz ve kendi adaletini hem de kolluk güçlerinle kendin sağlamaya kalkarsan halk da kendi adalet sistemini tıpkı tabiat ana veya baba gibi kurar.
Yazın sıcaktan kaçmak için gölge ararsın... Betonarmeler serinletmez kandırır. Teknolojiyle gelen klimalar hastalandırır. Her şeyin doğalı makbuldür. Tıpkı doğal hareketler ve eylemler gibi...
O ağaçlar kimi zaman için için ağlar, sızlar ama derdini dökemez... Çünkü kurşun kalem olmuştur bedeni. Ne yazsa silerler... Kağıt olur yakarlar... Anlaşılamadığı belirtilip "ODUN" bile yapılır. Oysa kim odundur veya kalastır tartışılır...
Ağaçlar ağaç olalı böyle bir önemsenme, benimsenme ve korunma görmemiştir.
Yüzüklerin Efendisi'nde bile dünya düzenine isyanın ormansal savaşı verilmiştir.
Ama Gezi'de ağaçlı yolda sadece mesele ağaç olmaktan çok çok öteye gitmiştir.
Bunu böyle görenler de birilerinin hedefi haline getirilip "Alabora" edilmek istenmiştir.
İlk gün göremeyenler, ikinci gün işitemeyenler, üçüncü gün acıyı hissedemeyenler, dördüncü gün halkın tatlı isyanını tadamayanlar beşinci gün yine göremeyenler, altıncı gün yine işitemeyenler, yedinci gün katlanan acıyı yine hissedemeyenler üç-beş maymunu bile üzmüşlerdir. Çünkü maymunlar hayatlarının geçtiği ve ordan oraya ZIP-LA ZIP-LA yaptıkları o ağaç dallarına haksızlık edildiğini MUZ yemeyerek göstermiştir, DİRENmiştir. Öyle ki Penguenler'e belgesel çekimlerinin arasında reklam arası bile olmaya razı gelmişlerdir...
Sabah sabah yaptığı insanlık dışı müdahale ile "KIRMIZI" alarm veren, adamın asabını bozanlar günler sonrasında bunu "Evet hata yapılmıştır AMA" diyerek hatanın büyüğünü ÇAPULCULAR'a yüklemeleri hatanın en büyüğü olmuştur.
Adı üstünde ÇAPULCU... İdeoloji yok, bilgi yok, kültür yok, her kesimden topluluk çok. Ancak o ÇAPULCU denilen halk ilköğrenim, orta ve lisenin ardından HALK ÜNİVERSİTESİNİ okumuş, gece gündüz sokaklarda kalmış, lambalar altında ampulleri patlatmış ve ORANTISIZ ZEKASIYLA MASTERINI YAPMIŞTIR. Mezuniyet töreni ise ÇADIR TİYATROSU'na dönüştürülmek istenmiştir.
En tepeden bakıldığında ise saf, temiz ve doğayı korumak adına yapılan bu eylem DIŞ güçlerin BÜYÜK OYUNU olarak değerlendirilmiştir. Hatta senaryo üstüne senaryo yazılmış ve bunlar da bu sürecin iktidar açısından 1. gücü olan belgesel kuşaklarının konulu haline dönüştürülmüştür. Ancak sosyal patlama, iletişim ve bütünleşme birilerinin BELASI haline gelmiştir...
Demeç üstüne demeç verme "BEN YAPTIM OLDU, OLUR" söylemi tencere tavaya sonra da toplumsal havaya melodi olmuştur.
Sadece bir ÖZÜR çok görülmüş üstüne tuz biber ekilmiş "bu çapulcular devrim yapacak" düşüncesi GAZA getirmiştir. Oysa "EVET HATA YAPILMIŞTIR. YÜZDE ELLİMDEN DEĞİL AMA O BİNDE BİRİMDEN ÖZÜR DİLERİM" dense sandıklar ampul olur voltajı da yüzde 60-70'i bile bulabilirmiş...
Ancak en tepeden herkesi görmesi temsil etmesi ve hizmet vermesi gereken ötekileşmiş hırsı, korkusu ve endişesi aklının önüne geçmiş görmek istediği milyonları önüne dizmiştir. Sonrasında da ağaçsız kuru ve yavan yollardı "beraber yürüdük" naraları atmıştır. Evet ASLA YALNIZ YÜRÜMEYECEKSİN ama bir DURUŞ DA GÖSTERECEKSİN.
ÇAPULCU da olsan o yorgunlukları, tüm tacizleri, ilaçlı suyu, biberi gazı DURARAK birilerine  sindirtteceksin.
Tek başına meydanda ATA-TÜRK-İYESİ'NE bakarken ilk etapta üzülecek ancak sonrasında arkanda milyonların durduğunu hissedeceksin...
ERDEM'li olmak, GÜNDÜZ'ü ve geceyi birbirine katmak, seni bir kaşık gazda boğmak isteyenleri ise çaresiz bırakmak, bitti gitti gözüyle bakılan Türk gençliğini uykusundan uyandırmak BÜYÜK OYUN...
İstanbul GEZİ'de vizyona girdi, tüm Türkiye'yi sokak sinemalarına döktü, dünyanın OSCAR'ını aldı.
Yalnız doğaçlama oluşan ve hala birilerinin doğaçlama olduğunun farkına varamadığı bu BÜYÜK OYUN'un bir isteği dileği ve katiyeni vardı.
BU FİLM AVM'lerde izlenmemeliydi, oraya ticari bir meta unsunu olarak hapsedilmemeliydi. Ve öyle de oldu...
İYİ SEYİRLER...










16 Ağustos 2012 Perşembe

NE BU ŞİDDET BU CELAL...


KISA...KISA...

- Sinema izlemek için paket programa üye oldum... 12'den sonra şiddetle uyutulur hale getirilmek istendim hem de kendi paramla... Ticaret bu olmamalı...

- Polis ve kamera yoksa kırmızı ışıkta geçmek için sabırsızlanırız oysa varmak istediğiniz yere ulaştığımızda sıkıntıdan patlayabiliriz...

- Eskiden yoldaki insanlara arabalar el kaldırmadan dururdu şimdi el kaldıranlara bile durulmaz olundu. İnsanlar yalnızlaştırıldı..

- İsraf haramdır diyoruz, İstanbul'daki köprü trafiğine çözüm bulmak için belli güzergahlara arabalı vapurlar koymuyoruz... Acaba yoldaki benzin ve mazotlarla birilerine HAYIRLI İŞLER mi diyoruz..

2 TL...


İnsanlar tercihler konusunda önyargı demeyeyim ama o anki his ve tercihlerine göre sevdiklerini veya sevmediklerini ifade eder... Herkes gibi. Belli bir dönem haz almadığınız ve hayatınız boyunca haz almayacağını düşündüğünüz durumu HAYAT ÖYLE BİR YAPAR Kİ tam içine koyar sizi. Ve yıllardır haz almadığınız veya içine girip tatmadığınız duygu ve düşünceler tamamen yok olur farklı bir bakış, dokunuş ve nefes alış hissedersiniz... 10 yıl,5 yıl, 3 yıl, 1 yıl, 6 ay, 3 ay önce söylediğiniz veya duruşunuz olan bakışınız belki 10 dakikada değişmez ama yaşanarak 2-3 günde değişebilir. Bu değer verdiğiniz ve sevdiğiniz insanın etkisiyle süreç çok ama çok kısalabilir... ASLA diye gördüğünüz önce OLABİLİR'e sonra da EVET'e döner. Bunun adı döneklik veya halk tabiriyle tiye alınan "OOO NE OLDU?" tarzı yaklaşımdan ziyade senin değer ve sevgiyle bütünleştirdiğin o soğuk durduğun mekanın ve bölgenin ısınmasıdır... Çünkü o bölgeye değer ve anlam katan ÖZEL biri vardır... Bu özel birisi bulunulan veya hiç haz alınmadığı düşünülen ortamın kışın DOĞALGAZI, yazın ise klimasıdır. Terlemen de üşümen de onunladır... Mekanlar ve ortamlar kişilerle anlam ve değer kazanır, onunla birlikte yürünen her kaldırım taşının her köşenin her dolmuşun her otobüsün ÖZEL ve GÜZEL anısıdır...

Olayın özeti benim yıllar öncesinden ısınamadığım ve mahkeme kararı olmadığı sürece  (işin esprisi) bilmediğim ve aynı zamanda gitmek istemediğim mekanın ikametgahım haline gelmesidir. İç dünyamda ÇOK AMA ÇOK ÖZEL olma halidir. Bu anlattığım basit bir ikametgah değişimi gibi görülebilir ama olay sadece o değildir. Ben belki o bölgeye ve yöreye ömürlük kayıt yaptırmadım ama sevdiğim insanın yüreğine DEMİRİMİ ATTIM... Başlık 2 TL... Kısa bir yolculuktan ömürlük adımlar atar oldum... 2 TL Üsküdar'dan Kabataş veya Beşiktaş'a geçiş halidir... Ben her gün bu yolu kateder oldum. Bu yolda ne mi var... Anadolu'da metropol veya büyükşehir görmemiş insanların pembe dizilerde 1-2 dakika hazır programı aldıkları İstanbul'un boğaz manzarası var. Ben her gün memleketteyken özlemle baktığım ancak şu anda sadece işe gidiş güzergahı olarak kullandığım MANZARAYI ve gelinen noktayı anlatıyorum... Fiziken değişen durumun meblağı belki çok küçük ve görünen yüzü birçok insan için çok anlamlı ve hasret dolu olabilir ama benim için işten YÜREĞE, SEVGİYE VE DEĞERE giden yol... Ücret sadece 2 TL... (basın kartından dolayı onu da vermiyorum bu diğer insanlara haksızlık olabilir. Tartışmalı bir konu.)
Başlıkla konu arasında belki bağlantı kopukluğu olabilir ama bağlamaya çalışayım.
OLAYIN ÖZETİ, .BAKIŞ AÇIM VE YAŞAM ŞARTLARIM DEĞERLE BAŞLAYAN BİR YOLU İZLEDİ VE BENİ DOĞRU ADRESE GÖTÜRDÜ...
SON DURAK...

13 Ocak 2012 Cuma

YAYLA MALI

Bizim memlekette bir söz vardır... YAYLA MALI... Açılımı ticari ürün satışında saflığı ve doğallığı vurgular... Ucuzdur... Çünkü YAYLA'da yaşayan yurdum insanının fazla zengin olma plazma tv çamaşır makinası gibi derdi yoktur. Teknolojiyle işi sadece ışığım sönmesin mantığıdır... Sanal dünyayı tanımamıştır bile... Yaşam standardı bellidir. Asla fazlasında gözü yoktur. Ancak sadece bilinçsizce çocuk yaptığı için çocuklarını okutma kaygısı güder... O da zaten çocukta bir şey varsa doğaçlama kendiliğinden birileri elinden tutmasa bile bir şey olur. O bir kişinin sinerjisi sülaleye yayılabilir. O yayla malı dediğimiz insanlar metropolde her türlü imkan içindeki insandan daha mutlu daha bozulmamış ve daha sağlıklıdır... Zaten bir çok kesim de emeklilik sonrası çiftlik hayatı hayali kurmazmı... YAYLA MALI insanı zaten o hor gördüğümüz ve çiftçi maraba gözüyle baktığımız kesimin LİDERİ, GERÇEK ÇİFTLİK SAHİBİDİR...
YAYLA ÇAYI OLSA DA İÇSEK... BİLENLER BİLİR TADINI. HAZIMSIZLIĞA İYİ GELİR...

KISA...KISA...

- Burada sporun içinde olmama rağmen pek spor yazmıyorum ama bu sosyal bir olay diye aktarayım...
Beşiktaş-G.Antep BŞB maçı taraftarın küfürlü tezahüratının tekrarı nedeniyle sadece kadın ve çocuklara açıktı... Ve ne ilginçtir ki kadın ve çocuklar da küfür etti... SONUÇ: KÜFÜRBAZ BİR TOPLUMUZ KENDİ KENDİMİZİ KANDIRMAYALIM CEZASINI ÖDEYİP HAY YOLUNU ...... DİYEREK DEŞARJ OLMAYA BAKALIM...

- Geçtiğimiz günlerde özerk bir federasyonun başkanı (mesleği din kültürü öğretmenliği) sözleşmeli işe alamadığı personele cepten mesaj gönderip "BAKAN VEYA MİLLETVEKİLİ BULUN. SİSTEM BU" demiş...
1- Mesleğine bakın...
2- Dünyevi mesajını bir daha okuyun
3- Öbür dünya ile ilgili öğrettiklerini bir düşünün
4- Açılımını Türkiye gerçeği olarak görüp hakkını verelim...
SON OLARAK DA HEY ALLAHIM NE GÜNLERE KALDIK DİYELİM...

- KİMİLERİNİN KEYFİ VEYA ZEVKSEL HARCAMALARI (TUTAR ANLAMINDA) KİMİLERİNİN HAYAL DÜNYASININ TAVANI OLABİLİR... BUNA DA ADALETİN VAR MI DÜNYA ŞARKISI GÜZEL GİDER...

- FATİH ALTAYLI'DAN ALINTI YAPARAK 'NE ZAMAN ADAM OLURUZ' OLGUSUNA OLAYSAL BİR YAKLAŞIM GÖSTEREYİM (BUGÜN NE GİYSEM PROGRAMLARINDA DONSUZ KALDIĞIMIZ ZAMAN)