27 Temmuz 2013 Cumartesi

SARI BASIN (İSYAN) KARTI


İşe gidiyorum... Dolmuştan Üsküdar'da indim deniz motoru için iskeleye girdim. Sürgülü kapıyı açtım ilk defa gördüğüm -sanırım yeni başlamış- görevli yaşlı amcaya sarı basın kartımı çıkarıp gösterdim... Sarı basın kartı sahiplerine şehir içi ulaşım yasal hak olarak bedavadır... Yaşlı amca kartı yenilemem gerektiğini bu konuda kendilerine uyarılar geldiğini hatırlattı. Mesajı aldım, haklı olduğu için tamam anlamında kafamı salladım. Bebişim de yanımda tabii bu arada. O turnikeden geçtikten sonra yanıma geldi. Ayrıca hemen yan tarafımızda da orta yaşlı bir ağabey var... Görevli ve yaşlı amcanın her gün dolmuşa bindiği o kadar belli ki o kadar DOLMUŞ yani... Sarı basın kartı konusunda bir açıldı pir açıldı...
Amca kafadan "Size bedava garibana paralı... Kadın 70 yaşına gelmiş sarı basın kartı gösteriyor. Bana niye bedava değil" tarzı bir serzeniş çıktı.
Ben sakin sakin dinliyorum acaba nereye varacak eleştirisinin altı dolu mu boş mu onu merak ediyorum... Ancak görüyorum ki amca yaşını başını almış ama gazetecinin ne olduğunu hala anlamamış. Bugünkü gençlik olsa diyeceğim hadi normaldir ama amca rahat 50 üstü. Yani en azından yandaş ve candaştan öncesini biliyor. Gerçekten gazetecilik yapıldığı onurla gururla şerefle bu mesleğin yapıldığı kamuoyu yararının ön planda tutulduğu dönemin şahitlerinden. Ancak sanırım o dönem yurtdışındaydı... Her neyse ben hala sabırla bekliyorum ki şunu desin...
- Kamuoyu yararı mı gözetiyorsunuz, hepiniz patronların veya iktidarın sesi olmuşsunuz. Bu kartı hak edecek kimse kaldı mı ki....
Ancak yok amca mesleğin öneminin, yapılan işin tanınan hak ve hukukun bilinci dışında sadece sonuçla ilgilenir olmuş. Yani o 70'lik diye tabir ettiği kalem, büyük oranda basın şeref kartı veya sürekli basın kartı sahibidir. Onu kendisiyle kıyaslayıp ben neden o hakka sahip değilim modunda...
Ben hala sakin sakin dinliyorum...
Çünkü böyle bir düşünce yapısına sert çıksanız veya cevap verseniz ne olur? Yani ne anlatabilirsiniz...
Sadece "Haklısın amca... Sen de hakkını ara başvur abi belki sana da verirler bu kartı. Çok kolay ya bunu almak" dedim konuyu kapattım.
Yandaki abi benden daha çok konuştu ve o da deniz motoru ulaşımındaki sistemden dert yanıp acısını oradan çıkarmaya çalıştı. Sonrasında da bana dönüp "Bunun canı dayak istiyor" diyerek kendince noktayı koydu.
Bebişimin sakin kalması da güzel ve şaşırtıcıydı...
Haaa! Bu arada yaklaşık 8 yıldır taşıyorum ve ilk defa sarı basın kartına böylesine bir tepki ile karşılaşıyorum... Ben o iskeleden her gün gidip geliyorum ve diğer bir çok görevliyle o kadar aşina olduk ki kartı göstermeden selamlaşıyoruz, birbirimize saygı ve sevgi yolluyoruz... Ve işin garip tarafı onların hepsi de genç görevliler... KOLAY GELSİN...












18 Temmuz 2013 Perşembe

İTİRAZIM VAR

Öyle bir süreç yaşıyoruz ki...
Toplumu ve kamu düzenini ilgilendiren bir olay oluyor haliyle soruşturma açılıyor... Kimlik ve siyasi düşünceye göre süreçler değişebiliyor... Tabii bunlar sözüm ona "hukuk" çerçevesinde oluyor...
Son günlerin hukuki terim anlamındaki dikkat çeken kelimesi ve bir anlamda modası İTİRAZ haline geldi...
Mesela...
Haliyle "itirazın" damga vurduğu olaylar genelde GEZİ'ye ait...
Hatırlatalım...
Olaylara karışan Taksim Dayanışması'nın bazı üyeleri tutuklama talebiyle mahkemeye sevk ediliyor... Mahkeme serbest bırakıyor... Savcı karara itiraz ediyor...
Ardından dönerci esnaf (!) pardon palalı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor... Kamuoyunda baskı oluşuyor, siyaset de topa giriyor hem de iktidar "Nasıl olur tutuklanmaz" diyerek hukukun özgürlük alanına yeri geldiğinde müdahale edebiliyor... Ne ilginçtir ki o palalı (palasını yanına aldı mı bilemem) Fas'a kayınpederini ziyarete gidiyor... O saldırdığı kadından kız babası kayın pederine selam söylüyor mu onu da bilemem...
Sonrasında eşinin deyimiyle Kazlıçeşme mitinginde de bayrak satarak geçimini sağladığı belirtilen emniyetin gözüyle çapulcu (!) esnaf tutuklanıyor. Başbakanın 3 çocuk kriterine uyan ve hatta 2 tane de ekstraya kaçan bu esnaf abimiz tutuklanıyor. Yine kamuoyu baskısı ve ardından gelen tutukluluk kararına itiraz sonrası serbest bırakılması...
Eskişehir'e geçelim... Üniversiteli gencin katil zanlısı olarak gözaltına alınan sorgusu yapılan ve sonrasında mahkemeye çıkarılan zat serbest kalıyor. Savcı buna itiraz ediyor ve zanlının tutuklanmasını talep ediyor...
Siirt'te yaşını başını almış ancak gönlü gençlikte kalmış Belediye Başkan Yardımcısı, yaşı henüz 18 olmamış genç bir kızla ve kardeşiyle yakalanıyor... Nasıl bir yakalanma bilemiyoruz. Soruşturma açılıyor, serbest bırakılıyor. Sonra bir itiraz daha ve tutuklama...
İnsan üst üste gelen bu hukuki süreçlere bakınca soramadan edemiyor...
Acaba farklı bir hukuk mu var?
Önce serbest...
Kamuoyunun ve siyasi erkin nabız ölçümü...
Ardından "Yok çok itiraz geldi" tutukla...
Hukuk mu, tutuk mu?
Bir sakıncası var mı bilmiyorum ama ben de İTİRAZ ediyorum...
Neye mi? Kişiye göre değişime... Ceza ile ödül arasında uçurum olması gerekirken iç içe geçmiş görünmesine... Ve baş döndüren arasında gece ile gündüz kadar fark olan bu bakış açılarına, kararlara...









23 Haziran 2013 Pazar

GEZİ TARTIŞMASI

İşten biraz geç çıktım... Talimhane'den fünikülere doğru yürüyorum... Ev Üsküdar'da...
19.00'da Taksim Dayanışması'nın karanfilli çağrısı ve GEZİ ile başlayan sonrasında çok farklı bir noktaya giden acı olayların anması hatırlatması var... Meydana doğru yaklaştığımda gergin günlerin aksine Taksim'in alışılagelen cumartesi kalabalığını andıran telaşı var gibi. Keşke öyle olsa...
Meydana girişteyim sağ tarafta yaklaşık 15 gün boyuncu ÇAPULCULAR'dan çok çekmiş (!) ve çektirmiş kolluk kuvvetleri dikilmiş. Görüntü kendi hallerinde gibi ama hissedilen ve hissettirilen tetikte.. Duran Adam'ın sembolleştiği ve insanların nöbetleşe durur hale geldiği fünikülere doğru adımladıkça kalabalık artıyor yüksek tansiyon hissediliyor. Ve herkesin bildiği ve hep bir ağızdan söylediği "BU DAHA BAŞLANGIÇ MÜCADELEYE DEVAM" dillerde... Dikkatimi ellerini yumruk yapmış yanında eşi ve kızı olduğunu tahmin ettiğim amca çekiyor. Öyle içten ve inanmış bir şekilde söylüyor ki dikkat çekmemesi mümkün değil. Emekli memur havasında. Saçları hem biraz dökülmüş hem de hafif beyazlamış. Ama amca tüm olumsuzluklara rağmen inancını ve direncini kaybetmemiş. Gençlik yıllarından pasajlar sunar gibi...
Hava güzel, gaza gelecek bir durum da yok gibi...
O sırada bir yandan da Bebişimle konuşuyorum... Ben ona Taksim'i direnişi dinletiyorum ne tesadüf ki o da bana canlı seyrettiği ve benim içinde olduğum ÇAPULCULARIN direnişini dinletiyor.
Ancak gelip giderken sürekli kontrol ettiğim ve önüne şerit çekilip polislerin nöbete dikildiği Gezi Parkı'nın girişi ana baba günü... Dikkat çeken durum ise ÇAPULCULARLA polis burun buruna... Büyük bir risk arz ediyor. Ne kadar gerçek (TDK'ye göre değil) ÇAPULCULAR mantıklı, sakin, saygılı görünse de herkes ÇAPULCU değil ki... Araya sızıp ÇAPULCULAR'ı ÇAMURCULAR haline getirmek isteyen çok... 
Neyse metro girişine doğru yöneliyorum, merdivenlerdeyim ve onlarca ÇAPULCU yukarı çıkıyor... Yabancısı, orta hallisi genci alkışlarla direniş içindeki halkla fiziğini, sesini ve hazır olan psikolojisini bütünleştirmek üzere...
Fünikülerle gidiş sakin..
Sonra Kabataş iskelesi ve motor...
İskeleden çıktık... Herkes yorgun argın iş dönüşünde ve biraz da dalgın.
Motorun orta yerinde cam kenarında, Boğaziçi Köprüsü görüş alanımda...
Arkadan yükselen cılız sesler bir anda hiddetlenmekte.
Dalmak üzere olan motor ahalisinin dikkati de o bölüme yönelmekte.
İşte başını ve sonunu bilmediğim orta yerinden tuttuğum tartışmanın içeriği.
Motorun sağ tarafındaki bölümde karşılıklı 6'şar kişilik bölümlerde 5 kişi oturmakta. Bir tarafta 3, karşısında 2 kişi var. Onun hemen önündeki bölümde bir genç ve elinde gazete. Arkadaki ağabeylerden birisi "Sanane" diyor ve devam ediyor:
"Ben senin hangi gazeteyi okuduğuna, giyimine kuşamına karışıyor muyum!.. Biz 3 kişi kendi aramızda konuşuyoruz. Sana ne oluyor"
Genç nasıl bir müdahalede bulundu bilinmez ama tahmin edilir türden... Arkadaki abiler ÇAPULCULAR'ın eylemini eleştiriyor, Tayyip Erdoğan'a destek veren yorumlarda bulunuyor...
Direnişçi genç ise "Özür dilerim abi saygı duyuyorum" diyor ama diğer taraftan da "YANLIŞ" diye kendi düşüncesinin ve direnişinin doğruluğunu empoze etmek istiyor.
Tabii ki olay Gezi Parkı olayları, Taksim'de kıvılcımlanan ve dünyayı etkisi altına alan ateşli eylem ve eylemler...
Yandan bir abla "Tamam uzatmayın" diyor 7-8 dakika süren Kabataş-Üsküdar hattı motorunda da  ötekileşme yaşanmasını istemiyor.
 Ardından tartışmayı yaşayan ağabeyin yanındaki ağabey haftaların birikimini ve Gezi Parkı olaylarının kendisinde, ailesinde bıraktığı etkiyi anlatmak istiyor. Konferans edasında başlıyor anlatmaya:
"Arkadaşım ben işçiyim, ameleyim. Bildiğin amele. Hamalım. Sırtımda yük taşırım. Günlük yevmiyem 70 TL."
Tartışmaya sebep olan genç araya girip sözünü keserek: "Abi ben de işçiyim"
Ardından ağabey kaldığı yerden devam ediyor:
"Ver bana 100 TL susayım... Bu olaylar çıktığından beri evime ekmek götüremez oldum. İş yok. Bu ay kiramı veremedim. Bana ne Tayyip'ten bana de Kılıçdaroğlu'ndan. Onların bana bir faydası yok. Ben işime gücüme bakıyorum. Sen de bana saygı duyacaksın ben de sana saygı duyacağım. Hesap sorulacak yer de burası değil. Herkes sandığa gider hesaplaşır. Ben Vanlıyım. Van'dan gelmişim buraya ekmeğimin peşine. İki tane çocuğum var. Ne yapayım ben."
NOKTA.
Ağabey kendi dünyasına göre olayı özetliyor. Geçmişi değil anı sorguluyor ve bunun kendisine verdiği zararı ifade ediyor.
Sistemle, düzenle ve onun 2 çocukla o halde mücadele vermesinde etkisi olan bugünün ve dünün iktidarı ve yapısıyla ilgilenmiyor ilgilenemiyor veya ilgilendirilmiyor. O bugün eve eli dolu mu boş mu gidiyor ona bakıyor. Çünkü eve gittiğinde  çay şeker ve yiyecek bekleyen eşine, çocuklarına "Demokratik hak, hukuk, eylem, düşünce özgürlüğü, ÇAPULCU, vandalizm, Gezi Parkı, ağaç, diktatörlük" demesi bir şey ifade etmiyor.
İki oturumda başlayan tartışma diğer oturumlara da yayılıyor. Herkes içinde biriktirdiği ve dışa vurmak istediği düşüncelerini dile getiriyor. Önde oturanların bazıları olay bölgesine yaklaşıyor "Benim de bir sözüm var" edasında tartışmaya katılıyor.
Her geçen dakika birbirinden özür dileyen ve saygı isteyenlerin tartışması farklı ve can sıkıcı boyutlara gittiği için yerimden kalkıyorum ve motorun önüne geçiyorum...
Sonrası mı?
HERKES KENDİNE GÖRE HAKLI...
TAVA DA TENCERE DE PENCERE DE FARKLI...
LÜTFEN DÜŞÜNCELERE, İSTEKLERE BİRAZ SAYGI...
HİDDETLİ, GAZLI BİR FRENLE YARINLARDA OLMAMALI KAYGI...



19 Haziran 2013 Çarşamba

GEZİ-YORUM

Dünya ve çağa yön veren büyük olaylar küçük gibi görülen eylem ve söylemlerle başlamıştır...
Derinine inilemeyen sadece sonuç üzerinden bakılarak alınan önlemler "büyük baş"ları ağrıtmıştır...
Tek bir ağaç önce bir bahçeye sonra bir parka, daha sonra da balta girmiş ama yok edilememiş Cumhuriyet, Demokrasi ve Gezi Ormanları'na dönüşmüş olabilir...
"Yılanın başını küçükken ezeceksin" der atasözü ama neden başı ezilir. O da ekosistemde yerini almış, sırası ve zamanı geldiğinde rolünü herkes gibi oynama hakkına sahip değil midir?
Evet bir elin parmakları kadar olan insan toplulukları öyle bir an ve durum gelir ki mahalleyi, semti, şehri, ülkeyi ve dünyayı peşine takabilir...
Fiziksel, siyasal, ideolojik olmayan ama sonrasında bunları da içinde barındırmak zorunda bırakılan düşünceler o tek bir ağacın damarlarından filiz olarak kendini verir... Sarmaşık gibi gençliğini, yaşlısını ve gencini sarar sarmalar... Engel tanımaz. Önü kesilir o kendi yolunu bulur ve ilerler...
Ağaç nefestir ama "gaza" gelip "Ortadoğu'yu kurtaran adam" kimliğini ve baş aktörü olmayı kendinde görenler vizyona girmemiş sadece dış güçlerin senaryosu olarak kalmış taslağın parçası olmaktan öteye gidemez.
Hukuksuzluk varsa bunu çözecek olan hukuktur (Tabii o da varsa vardır ama tarafsızsa, birilerinin etki ve güdümüne girmemişse)...
Ancak sen hukuğu tanımaz ve kendi adaletini hem de kolluk güçlerinle kendin sağlamaya kalkarsan halk da kendi adalet sistemini tıpkı tabiat ana veya baba gibi kurar.
Yazın sıcaktan kaçmak için gölge ararsın... Betonarmeler serinletmez kandırır. Teknolojiyle gelen klimalar hastalandırır. Her şeyin doğalı makbuldür. Tıpkı doğal hareketler ve eylemler gibi...
O ağaçlar kimi zaman için için ağlar, sızlar ama derdini dökemez... Çünkü kurşun kalem olmuştur bedeni. Ne yazsa silerler... Kağıt olur yakarlar... Anlaşılamadığı belirtilip "ODUN" bile yapılır. Oysa kim odundur veya kalastır tartışılır...
Ağaçlar ağaç olalı böyle bir önemsenme, benimsenme ve korunma görmemiştir.
Yüzüklerin Efendisi'nde bile dünya düzenine isyanın ormansal savaşı verilmiştir.
Ama Gezi'de ağaçlı yolda sadece mesele ağaç olmaktan çok çok öteye gitmiştir.
Bunu böyle görenler de birilerinin hedefi haline getirilip "Alabora" edilmek istenmiştir.
İlk gün göremeyenler, ikinci gün işitemeyenler, üçüncü gün acıyı hissedemeyenler, dördüncü gün halkın tatlı isyanını tadamayanlar beşinci gün yine göremeyenler, altıncı gün yine işitemeyenler, yedinci gün katlanan acıyı yine hissedemeyenler üç-beş maymunu bile üzmüşlerdir. Çünkü maymunlar hayatlarının geçtiği ve ordan oraya ZIP-LA ZIP-LA yaptıkları o ağaç dallarına haksızlık edildiğini MUZ yemeyerek göstermiştir, DİRENmiştir. Öyle ki Penguenler'e belgesel çekimlerinin arasında reklam arası bile olmaya razı gelmişlerdir...
Sabah sabah yaptığı insanlık dışı müdahale ile "KIRMIZI" alarm veren, adamın asabını bozanlar günler sonrasında bunu "Evet hata yapılmıştır AMA" diyerek hatanın büyüğünü ÇAPULCULAR'a yüklemeleri hatanın en büyüğü olmuştur.
Adı üstünde ÇAPULCU... İdeoloji yok, bilgi yok, kültür yok, her kesimden topluluk çok. Ancak o ÇAPULCU denilen halk ilköğrenim, orta ve lisenin ardından HALK ÜNİVERSİTESİNİ okumuş, gece gündüz sokaklarda kalmış, lambalar altında ampulleri patlatmış ve ORANTISIZ ZEKASIYLA MASTERINI YAPMIŞTIR. Mezuniyet töreni ise ÇADIR TİYATROSU'na dönüştürülmek istenmiştir.
En tepeden bakıldığında ise saf, temiz ve doğayı korumak adına yapılan bu eylem DIŞ güçlerin BÜYÜK OYUNU olarak değerlendirilmiştir. Hatta senaryo üstüne senaryo yazılmış ve bunlar da bu sürecin iktidar açısından 1. gücü olan belgesel kuşaklarının konulu haline dönüştürülmüştür. Ancak sosyal patlama, iletişim ve bütünleşme birilerinin BELASI haline gelmiştir...
Demeç üstüne demeç verme "BEN YAPTIM OLDU, OLUR" söylemi tencere tavaya sonra da toplumsal havaya melodi olmuştur.
Sadece bir ÖZÜR çok görülmüş üstüne tuz biber ekilmiş "bu çapulcular devrim yapacak" düşüncesi GAZA getirmiştir. Oysa "EVET HATA YAPILMIŞTIR. YÜZDE ELLİMDEN DEĞİL AMA O BİNDE BİRİMDEN ÖZÜR DİLERİM" dense sandıklar ampul olur voltajı da yüzde 60-70'i bile bulabilirmiş...
Ancak en tepeden herkesi görmesi temsil etmesi ve hizmet vermesi gereken ötekileşmiş hırsı, korkusu ve endişesi aklının önüne geçmiş görmek istediği milyonları önüne dizmiştir. Sonrasında da ağaçsız kuru ve yavan yollardı "beraber yürüdük" naraları atmıştır. Evet ASLA YALNIZ YÜRÜMEYECEKSİN ama bir DURUŞ DA GÖSTERECEKSİN.
ÇAPULCU da olsan o yorgunlukları, tüm tacizleri, ilaçlı suyu, biberi gazı DURARAK birilerine  sindirtteceksin.
Tek başına meydanda ATA-TÜRK-İYESİ'NE bakarken ilk etapta üzülecek ancak sonrasında arkanda milyonların durduğunu hissedeceksin...
ERDEM'li olmak, GÜNDÜZ'ü ve geceyi birbirine katmak, seni bir kaşık gazda boğmak isteyenleri ise çaresiz bırakmak, bitti gitti gözüyle bakılan Türk gençliğini uykusundan uyandırmak BÜYÜK OYUN...
İstanbul GEZİ'de vizyona girdi, tüm Türkiye'yi sokak sinemalarına döktü, dünyanın OSCAR'ını aldı.
Yalnız doğaçlama oluşan ve hala birilerinin doğaçlama olduğunun farkına varamadığı bu BÜYÜK OYUN'un bir isteği dileği ve katiyeni vardı.
BU FİLM AVM'lerde izlenmemeliydi, oraya ticari bir meta unsunu olarak hapsedilmemeliydi. Ve öyle de oldu...
İYİ SEYİRLER...










16 Ağustos 2012 Perşembe

NE BU ŞİDDET BU CELAL...


KISA...KISA...

- Sinema izlemek için paket programa üye oldum... 12'den sonra şiddetle uyutulur hale getirilmek istendim hem de kendi paramla... Ticaret bu olmamalı...

- Polis ve kamera yoksa kırmızı ışıkta geçmek için sabırsızlanırız oysa varmak istediğiniz yere ulaştığımızda sıkıntıdan patlayabiliriz...

- Eskiden yoldaki insanlara arabalar el kaldırmadan dururdu şimdi el kaldıranlara bile durulmaz olundu. İnsanlar yalnızlaştırıldı..

- İsraf haramdır diyoruz, İstanbul'daki köprü trafiğine çözüm bulmak için belli güzergahlara arabalı vapurlar koymuyoruz... Acaba yoldaki benzin ve mazotlarla birilerine HAYIRLI İŞLER mi diyoruz..

2 TL...


İnsanlar tercihler konusunda önyargı demeyeyim ama o anki his ve tercihlerine göre sevdiklerini veya sevmediklerini ifade eder... Herkes gibi. Belli bir dönem haz almadığınız ve hayatınız boyunca haz almayacağını düşündüğünüz durumu HAYAT ÖYLE BİR YAPAR Kİ tam içine koyar sizi. Ve yıllardır haz almadığınız veya içine girip tatmadığınız duygu ve düşünceler tamamen yok olur farklı bir bakış, dokunuş ve nefes alış hissedersiniz... 10 yıl,5 yıl, 3 yıl, 1 yıl, 6 ay, 3 ay önce söylediğiniz veya duruşunuz olan bakışınız belki 10 dakikada değişmez ama yaşanarak 2-3 günde değişebilir. Bu değer verdiğiniz ve sevdiğiniz insanın etkisiyle süreç çok ama çok kısalabilir... ASLA diye gördüğünüz önce OLABİLİR'e sonra da EVET'e döner. Bunun adı döneklik veya halk tabiriyle tiye alınan "OOO NE OLDU?" tarzı yaklaşımdan ziyade senin değer ve sevgiyle bütünleştirdiğin o soğuk durduğun mekanın ve bölgenin ısınmasıdır... Çünkü o bölgeye değer ve anlam katan ÖZEL biri vardır... Bu özel birisi bulunulan veya hiç haz alınmadığı düşünülen ortamın kışın DOĞALGAZI, yazın ise klimasıdır. Terlemen de üşümen de onunladır... Mekanlar ve ortamlar kişilerle anlam ve değer kazanır, onunla birlikte yürünen her kaldırım taşının her köşenin her dolmuşun her otobüsün ÖZEL ve GÜZEL anısıdır...

Olayın özeti benim yıllar öncesinden ısınamadığım ve mahkeme kararı olmadığı sürece  (işin esprisi) bilmediğim ve aynı zamanda gitmek istemediğim mekanın ikametgahım haline gelmesidir. İç dünyamda ÇOK AMA ÇOK ÖZEL olma halidir. Bu anlattığım basit bir ikametgah değişimi gibi görülebilir ama olay sadece o değildir. Ben belki o bölgeye ve yöreye ömürlük kayıt yaptırmadım ama sevdiğim insanın yüreğine DEMİRİMİ ATTIM... Başlık 2 TL... Kısa bir yolculuktan ömürlük adımlar atar oldum... 2 TL Üsküdar'dan Kabataş veya Beşiktaş'a geçiş halidir... Ben her gün bu yolu kateder oldum. Bu yolda ne mi var... Anadolu'da metropol veya büyükşehir görmemiş insanların pembe dizilerde 1-2 dakika hazır programı aldıkları İstanbul'un boğaz manzarası var. Ben her gün memleketteyken özlemle baktığım ancak şu anda sadece işe gidiş güzergahı olarak kullandığım MANZARAYI ve gelinen noktayı anlatıyorum... Fiziken değişen durumun meblağı belki çok küçük ve görünen yüzü birçok insan için çok anlamlı ve hasret dolu olabilir ama benim için işten YÜREĞE, SEVGİYE VE DEĞERE giden yol... Ücret sadece 2 TL... (basın kartından dolayı onu da vermiyorum bu diğer insanlara haksızlık olabilir. Tartışmalı bir konu.)
Başlıkla konu arasında belki bağlantı kopukluğu olabilir ama bağlamaya çalışayım.
OLAYIN ÖZETİ, .BAKIŞ AÇIM VE YAŞAM ŞARTLARIM DEĞERLE BAŞLAYAN BİR YOLU İZLEDİ VE BENİ DOĞRU ADRESE GÖTÜRDÜ...
SON DURAK...

13 Ocak 2012 Cuma

YAYLA MALI

Bizim memlekette bir söz vardır... YAYLA MALI... Açılımı ticari ürün satışında saflığı ve doğallığı vurgular... Ucuzdur... Çünkü YAYLA'da yaşayan yurdum insanının fazla zengin olma plazma tv çamaşır makinası gibi derdi yoktur. Teknolojiyle işi sadece ışığım sönmesin mantığıdır... Sanal dünyayı tanımamıştır bile... Yaşam standardı bellidir. Asla fazlasında gözü yoktur. Ancak sadece bilinçsizce çocuk yaptığı için çocuklarını okutma kaygısı güder... O da zaten çocukta bir şey varsa doğaçlama kendiliğinden birileri elinden tutmasa bile bir şey olur. O bir kişinin sinerjisi sülaleye yayılabilir. O yayla malı dediğimiz insanlar metropolde her türlü imkan içindeki insandan daha mutlu daha bozulmamış ve daha sağlıklıdır... Zaten bir çok kesim de emeklilik sonrası çiftlik hayatı hayali kurmazmı... YAYLA MALI insanı zaten o hor gördüğümüz ve çiftçi maraba gözüyle baktığımız kesimin LİDERİ, GERÇEK ÇİFTLİK SAHİBİDİR...
YAYLA ÇAYI OLSA DA İÇSEK... BİLENLER BİLİR TADINI. HAZIMSIZLIĞA İYİ GELİR...

KISA...KISA...

- Burada sporun içinde olmama rağmen pek spor yazmıyorum ama bu sosyal bir olay diye aktarayım...
Beşiktaş-G.Antep BŞB maçı taraftarın küfürlü tezahüratının tekrarı nedeniyle sadece kadın ve çocuklara açıktı... Ve ne ilginçtir ki kadın ve çocuklar da küfür etti... SONUÇ: KÜFÜRBAZ BİR TOPLUMUZ KENDİ KENDİMİZİ KANDIRMAYALIM CEZASINI ÖDEYİP HAY YOLUNU ...... DİYEREK DEŞARJ OLMAYA BAKALIM...

- Geçtiğimiz günlerde özerk bir federasyonun başkanı (mesleği din kültürü öğretmenliği) sözleşmeli işe alamadığı personele cepten mesaj gönderip "BAKAN VEYA MİLLETVEKİLİ BULUN. SİSTEM BU" demiş...
1- Mesleğine bakın...
2- Dünyevi mesajını bir daha okuyun
3- Öbür dünya ile ilgili öğrettiklerini bir düşünün
4- Açılımını Türkiye gerçeği olarak görüp hakkını verelim...
SON OLARAK DA HEY ALLAHIM NE GÜNLERE KALDIK DİYELİM...

- KİMİLERİNİN KEYFİ VEYA ZEVKSEL HARCAMALARI (TUTAR ANLAMINDA) KİMİLERİNİN HAYAL DÜNYASININ TAVANI OLABİLİR... BUNA DA ADALETİN VAR MI DÜNYA ŞARKISI GÜZEL GİDER...

- FATİH ALTAYLI'DAN ALINTI YAPARAK 'NE ZAMAN ADAM OLURUZ' OLGUSUNA OLAYSAL BİR YAKLAŞIM GÖSTEREYİM (BUGÜN NE GİYSEM PROGRAMLARINDA DONSUZ KALDIĞIMIZ ZAMAN)

DOSYANIZ VAR



Öyle bir süreçten geçiyoruz ki artık şaşırma duygusunu kaybettik...
Ölümleri doğanın gerçeği olarak öyle ya da böyle kabul ediyoruz...
Peki ya yaşarken öldürenlere ne demeli...
İşte asıl tehlike diriyken öldürmek...
Türkiye'de süreç olarak bunu yaşıyoruz...
En güçlü en sağlam dediğimiz yerleri kendimiz bombalıyoruz, başları budamıyoruz tamamen kesiyoruz...
Kılıfına uydurup üste çıkıyoruz sen ben kavgasına tutuşup koca bir ülkeyi ve yarınları yıpratıyoruz...
Adına da çürük elmaları temizlemek diyoruz...
Peki ya elma ağacının kökünde sorun varsa, zihniyetlerde düşüncelerde sorun varsa...
Tabiatın düzenini bile bozuyorsak, kimyasıyla oynuyorsak ne olacak...
Yarınların çocuklarına bize bırakanları bile bırakamayacaksak...
Ha somutlukları gösterip daha iyi bir DÜZENden bahsedilebilir
Ancak ya soyut gibi görünen ama bizi biz yapan DEĞERLERİMİZ ne olacak.
RUHUNA FATİHA...
SONUÇ: Bu ülke için taşı taş üstüne koyan bir dikili ağacı olanların gelinen noktada mutlaka bir SABIKA DOSYASI DA hazırlanmıştır. BEDELİNİ MAALESEF AMA MAALESEF ÖDÜYOR VE ÖDETİLİYOR...
SIRADAKİ GELSİN...

DOKTOR TAVSİYESİ

Birikti yine yazayım rahatlayayım biraz... Geçtiğimiz günlerde Mecidiyeköy-Taksim seferini yapan halk otobüsündeyim... Yurdum insanları yine mutsuz yine somurtkan ve düşünceli bir halde... Hafif ayağına çarpsan "PARDON"UN bile pek hükmü olmayacak vaziyette... Kısa mesafede uzun bir mesaj iletildi... Yallah şoför yallah ne beklisen değil ama niye durakta durmayıp bir başka otobüsü sollama eğilimiyle ileride durdun hesabı... Yaşlı bir amca çıldırdı... Arka VIP bölümündeyim ve ayaktayım haliyle :))) Arka kapı açıldı amcanın da cesareti arttı... İnerken bir sinirle bağırma ve arkasından hafif volümü düşerekten SALAK, GERİZEKALI sözcükleri geldi... Ve devamında 1 km ileride duruyorsun sözü... Amca HAKLIYDI. Amcaya hak verdim ancak bir anda aklıma da doktor geldi... AMCA yaşlı. Doktora gitse sağlığı açısından direkt söyleyeceği ilk maddelerden birisi günde bilmem kaç kilometre yürümelisin...

Yine yol bağlamında aklıma gelen bir mevzu daha... İstanbul'da bazı ışıklarda yola sofra kurup yemek yesen arkadaki kornaya basmaz. Evet bazı kavşaklarda uzun ince bir yoldayım edası vardır. Ancak o kadar sabırsız bir milletiz ki ışıklara tahammülümüz yoktur. Eğer kamera yoksa yol da boşsa sarı-kırmızı demez geçeriz... O saniyeler bizim için çekilmez ve tükenmez zaman dilimleridir. Oysa şöyle bir düşündüğünüzde bazı zamanlar vardır ki ne yapacağınızı şaşırır sıkıntıdan patlarsınız... ZAMAN IŞIĞI DA BU OLSA GEREK...

14 Ağustos 2011 Pazar

ZENGİNİN MALI ZÜĞÜRDÜN PARMAĞI (HANGİSİ BİLEMEM)

Klişe bir söz vardır: Zenginin malı züğürdün çenesini yorar. Benim de parmağımı yorsun bakalım... Yer Kabataş iskele... Parkta bankta oturmak bedava. İki seçiminiz var... Ya boğaza karşı oturursunuz yer yoksa kıçınızı denize döner evlere bakarsınız... Çok güzel bir mekanda daireler var. Koca apartmanda ışıklar yanmıyor. GARİP. Evde kimse yok. Belki günlerdir yanmıyordur. Sahibi nerede? Büyük oranda Bodrum yazlığında... Oysa o evlerde kimler oturmak istemez ki! İnsanlar sahilde oturmak için otobüs biletiyle nerelerden geliyor ancak o evin ışıkları yanmıyor. Yanmalı yanmalı yanmalı. İçinde canlı olmalı. O manzaranın o evin hakkı ışıklar sönerek verilemez. Orada daha önce yaşayan yüzlerce insan öldü bu sahibi de ölecek. Belki o boş bıraktığı evin önem ve değerini bilmeden. İnsanların o ortamı yaşayabilmek için kilometrelerce yol kat ettiği yerden sıkılıyor olabilecek. Ve hatta hafif bir sıkıntıya girdiğinde psikolojik danışmana gidecek... Bazıları doğuştan şanslıdır bazıları sonradan. Bazıları ise doğuştan bahtsız bedevi... Gerçi bahtsız bedevilerin boğazı görmesine de imkan yoktur... Ben neyim... Kutup ayısı da olmadığıma göre ORTA DİREK İSO diyelim... Ev sahiplerine de MUTLULUKLAR DİLEYELİM...

HAYVAN DEMEYİN CANIM DEYİN

İlçede ve bahçeli bir evde çocukluğum geçtiği için ekosistem anlamında hayvanlarla iç içe büyüdük desem yeridir. Yılan bahçemizde gezerdi ama kimseyi sokmadı... Köpekler koloni halinde havlaya havlaya dolaşırdı kimseyi ısırmadı. Fareler ve hatta büyükleri (cardın deriz) samanlıkta dolaşırdı tek zararı üzümlerimizi yemesi oldu. Sonra ne oldu? Bu hayvanlar her geçen gün yok oldu. Yerini küçücük ilçede bile binalaşma aldı komşu çoğaldı. Hayvan hakları denen bir mevzu var... İnsan haklarının çiğnendiği bir dünyada hayvan hakkı da ne derken aslında onun da insan için önemli bir canlı olduğunu sanırım gözardı etmişim... Günümüz metropolünde özellikle bayanlı evlerde öyle ya da böyle bir canlı vardır. Bu ekonomik durumu iyi veya orta hal için her hangi bir hayvan olurken asgari ücretli hanımlar içinse çiçeceğe dönüşür... Mutlaka ilgi ve sevgisini veya meşguliyetini canlıya verir. Çünkü çoğu erkeklerde hayal kırıklığına uğramış güven sorunu yaşamıştır. Oysa hayvanlardan bir beklenti yoktur aksine sorumluluk ve karşılıksız sevgi vardır.. Bunun adına bakıldığı sürece SADAKAT denebilir. Karşımızdaki insana kızdığımızda bile genelde bayanlar HAYVAN diye hakaret eder. Oysa hiçbir hayvan tepki cümlesi olmayı hak etmez. HAYVAN görünümlü o kadar çok insan olduğu düşünülür ki ama hayvanlar bu insanlaştırılmayı konuşabilse veya tepki gösterebilse eminim istemez. Çünkü onların davranışları kalıtsal ve sonrasında ilgiyle şevkatle değişebilen hoş tepkilerden ibarettir. Ayrıca evde bir canlının olması hane sahibini daha bir sorumlu ve mutlu kılar. Çünkü yalnız değildir. Meşakatli bir bakım evresi olsa bile onun bokunu temizlemek bakımını yapmak evine temizlikçi çağıran birini bile tedavi edebilir... Sonuç olarak O HAYVAN DEĞİL SAHİBİ VEYA ANNESİ İÇİN CANDIR...


13 Ağustos 2011 Cumartesi

NEFES

Nefes almak... İnsanın her zaman bunaldığı veya bunalımı sürekli hale getirip bağımlılık yaptırdığı dönemleri vardır. Veya sorunlu insanların diyeyim. Sorunsuz insanın böyle bir kaygısı olur mu onu da bilemem. Her zaman bir sorunum olduğu ve zamana bıraktığım için bilemiyorum o ruh halini... Hayat tek düze giderken araya serpiştirilen mezeler veya ekmek arası sucuk o an için anlamsız gibi görünür ama aslında çok şey ifade edebilir... Evet ekmek sucuk... Sadece şu anda gündeme gelen Somali'yi düşündüğümüzde başka söze gerek kalmaz sanırım.
Zorunlu haller dışında (iş-ev) insan kendi yolunu ve güzergahını çizer. Bazan belirlediği ve hedeflediği bu yolu ağırdan alır bazan ise bas gaza aşkım modunda dibine vurur. Yollarda ne vardır. Kimisi için bu sıfır kilometre ile çıkılan otobandır kimisi içinse daha hayata yeni atılmış birine göre patikadır. Ama görülür ki o patika yol belli bir süre sonra otobana çıkmıştır. Bir kişinin geçtiği ayak basmamış topraklar belli bir süre sonra resmi olmasa da gayri resmi olarak yola dönüşür. Bir çok kişinin ayak izi vardır orada. Bu yolu fiziki boyuttan soyutsal anlama taşırsak bu hayat yolu da olabilir. Kendi kriterlerimiz ve harita mühendisi edasında belirlediğimiz bu güzergah bizi mutlu da edebilir bataklığa da çekebilir. Yolun sonunda hedeflenen ortak kriter ise MUTLULUKTUR. Bazıları buraya ulaştığını düşünür ama kendine yeni bir yol çizmeden duramaz. Belki de insanlığın sürekliliğini kılan da budur. Bazıları da MUTLULUK diye tabir ettiğimiz tabelayı göremeden yarı yolda kalabilir. Acaba hedefe ulaşıp yeni bir yol mu çizmek önemlidir yoksa sonunda olduğuna inanılan yolun yarısında toprak olmak mı? TARTIŞILIR.
Ben hep bildik ve görmek isteyenin mutlaka görebileceği belirli bir yoldaydım ama artık güzergah değiştirdim. Yolun sonuna anlam yüklemiyorum sadece yürüdüğüm veya geçtiğim yerlerin sağına soluna bakarak "Aaaa bunlar da varmış" şaşkınlığıyla mutlu oluyorum. Acaba sondaki levhaya mı odaklansaydım acaba...
Klasik hale gelen ve beni tanıyanların bildiği sözümle kendime noktayı koyuyorum:
SENİN YOLUNU... :))))

5 Ağustos 2011 Cuma

BU İŞ KOLAY

İnsanlar doğuştan saf ve temiz doğar. Sonra yaşanmışlıklar duygu ve düşüncelere kalplere kelepçe vurabilir. Acımasız görüntü sergileyebilir. Oysa iç dünyada bir yonca vardır. Kendi kalp hücresinde filizlenir kök salar ancak dışarıya atamaz. Atanlar da kalp sahibi tarafından budanır durur. Oysa bıraksa çok şeye isyan edecek belki sahibini bile sallayacaktır. Topraktan gelip toprağa gitmek vardır ama canlı kalması gerekenleri de yaşarken öldürmemek gerekir. Çok zor mudur? Kırılan başı kesilen sevgiyle beslenen yoncayı sulamak. Aslında çok kolaydır. Ancak burada önemli olan yonca değil yoncaya haksızlık yapan karşıdaki birey değil kendi özüdür. Yargılanması gerekir mi? Evet ağır cezada yargılanması ve muebbet verilmesi gerekir. Ama bir daha yoncayı hapsetmeyeceğini ifade ederse iyi halden şans tanınmalı zaten kendi verdiği muebbet kaldırılmalıdır.
SON SÖZ: Suçluyum hakim bey. Cezam neyse veriniz.
KARAR: Suçunu itiraf etmesi nedeniyle yasaların verdiği bilmem kaç sayılı maddeye dayanarak sanığın özgür bırakılmasına, yoncaya dokunmak veya ulaşmak isteyen iyi niyetli insanların ona ulaşmasına...
İZLENİM: Sanık sevinmiyor şaşkın şaşkın ben ne b.k yiyeceğim şimdi havasında ağır ağır duruşma salonundan çıkıyor... Kararı veren hakim "BEN NE YAPTIM ŞİMDİ" der gibi vicdanen rahat ama kararen sıkıntılı...
HADİ GEÇMİŞ OLSUN.
HAYAT YENİ BAŞLIYOR

4 Ağustos 2011 Perşembe

FARK ETMEK

İş ev ve bildik mekanlar arasında mekik dokuyan hayata son vermek... Sigara gibi alıştırılan bünyenin yolunu değiştirmek zor olsa gerekti ama güzergah istenildiğinde öyle bir değişiyormuş ki geç bile kalmışım. İlla bir şeyleri değiştirmek veya kendine gelmek için haksız (veya haklı) yargılamalara mı maruz kalmak gerekiyormuş... Aslında değil ama zamanı geldi belki de... İnsan her döneminde veya her sıkıntısı sonrası elinde olarak veya olmayarak beyaz sayfa açar... Bu kimi zaman karalama defterine dönebilir kimi zaman ise güzel bir tabloyu ortaya çıkarabilir... Yaşanmışlıklar, paylaşmışlıklar mekan yer ve zaman önemli değil... Önemli olan yeri geldiğinde hiç konuşmasan bile birinin yanında olduğunu aynı zamanı aynı havayı ve seni teneffüs ettiğini bilmek hissetmek... Klişe anlamlar yüklemek şart koşulmamalı içten gelen ses dinlenmeli, tüm çıplaklığı ile eldeki veriler ortaya konmalı. Münazara, tartışma değil bu... Bu daha düne kadar yabancı olan ancak ortak paylaşımı seçen insanların park etmesi...

2 Ağustos 2011 Salı

TEDAVİ ZAMANI

Herkesin inancı vardır... Doğru veya yanlış mantıklı veya mantıksız... İslamiyete inanırız ama ezber kültürüyle büyütülürüz... Elif be te se cim ha hı der kalırız. İnternet çağında bilgiye ulaşmak o kadar kolayken biz saçma sapan sitelerde günü kurtaran bir hengameye kapılırız. Konuya dönelim. Ramazan geldi hoş geldi... Gerek ailenin yetiştirme tarzından gerekse kendimize saygımızdan veya yıllara bölünmüş 12 aylık günah ve sevap kredi kartından 1 aylık dilimin önemi kat be kat büyüktür. Nefsi müdafa aslında çok şey anlatır. Kendine, midene, gözlerine, egona tatmin olmak için çok güzel bir sevaplı sınav sürecidir. Aslında diğer 11 ay da öyledir ama kendi açımdan düşünürsem her anlamda "TİTRE VE KENDİNE GEL" terapisidir. İnanmak yeterlidir. Namaz kılmazsın ama sıcağa, ortama, çevreye uymadan otokontrolü sağlarsın. Yıpratır mı? Büyük bir yıpratma değildir. Nikotine, hayatına zarar veren dünyevi şeylere son vermek için test zamanıdır. Doğru mu yanlış mı bilemem ama vicdani anlamda da farklı bir sesin içsel yükselmesi bazı değerlerin anlaşılması anlamına gelir... Her yıl böyle geçer bir bakmışın ömür biter. Geriye ne kaldı, 1 ay da olsa içsel ve dünyevi zevklerden uzak huzurlu bir dünya... Daha önceki yazımda olduğu gibi HOŞGELDİN RAMAZAN diyeyim günahlı hayatta 1 aylık izne çıkayım. Allah kabul etsin...

9 Haziran 2011 Perşembe

KÖPEK

Bir köpeğin dilinden:
Genel anlamda adımızdır köpek. Kimisi kemik atar isim koyar, sevgi katar, kimisi taş atar isabet sağlarsa havalara sıçrar. Hatta nasıl bana vurduğunu AVCI edasında övünerek anlatır. Kimimiz sokakta kimsesiz bir şekilde yaşar, kimimiz ise hayvan sevgisi olanların evinde yatar. Bazıları bizi ticari unsura dönüştürür, hafif eğitim verdiğini düşünerek evcilleştirir. Bazıları ise sağlık sorunlarımızın endişe verici olmasından dolayı öldürmek için köşede bucakta yolda bizi arar... Peki biz kimiz? Neyiz? Aslında yok siz insanlardan farkımız. Sizlerin geliş amacı neyse kendi kulvarımız dahilinde bizim de o. Polislerin eline düştüğümüzde KÖPEK kesiliriz, verilen eğitimi hayata geçirir insanlara zarar verici maddelerin kokusunu alırız. Bir kemiğe talim ederiz, şevkat gösterene kuyruğumuzu sallarız, sinirle bakana veya taş atana havlarız. KEDİ gördüğümüzde ise bilinçsiz bir şekilde saldırırız. Neyi paylaşamıyoruz onu da anlamış değiliz! Eğer kimsesizsek mahalle muhtarının dolaşmadığı yerleri bile dolaşırız, seçim zamanlarında oy istemeyiz ama bir kemiğe talim eder sürekli o evin bahçesini kollarız. Bize hor gözle bakanın kapısının önünden ise bir daha geçmemeye çalışırız. Bir an kendimi KÖPEK gibi hissettim...

28 Eylül 2010 Salı

ÇÖPÇÜNÜN HAYATI

Türk filminin klasikleri arasına girmiş hemen hemen herkesin izlediği bir ÇÖPÇÜLER KRALI filmi vardır. Kemal Sunal'ın saflığı (aşırı onun adına başka bir şey deniyor ama seviyeyi düşürmeyeyim) temizliği hepimizi güldürmüştür. Belki zeka seviyesinin geride olması kıyaslanmış, belki özlediğimiz doğallığı fazlasıyla yaşamış olması sevilmiştir. Aslında hepimiz hayata belli bir yerde öyle başlıyoruz sonrasında ise değişime (değişim güzel ama bu cümlede güzel mi bilmiyorum) uğruyoruz. Size anlatacağım hikaye de bir çöpçünün hayatıdır.
Bu insan çevre tarafından direkt söylenmese ama meclisten dışarı olduğunda iki kişi arasında "DELİ" olarak nitelendirilen bir vatandaştır. Rutin bir hayatı vardır. Sorumluluk sahibidir. İşine saygısı vardır. Ve her öğle molasında ekmeğini alır evine gider. Mutlaka iş molasında elinde ekmekle eve giderken görülür. Evlidir arkadaş. Çocukları vardır. Sadece evli değil aynı zamanda topadığı bazı çöpleri satarak parasını kazanmaktadır. Aldığı ücret günümüz şartlarında fazlasıyla tartışılabilir ama yine o belki de atasözümüzün bilincinde olmayarak DAMLATA DAMLATA ev almıştır kendisine. "Sosyal hayatı" sorsanız belki tam bunun anlamını bilmiyordur... Ancak onun da bir hayatı vardır.
Bu arkadaş böyle bir hayat yaşarken çok karmaşık bir ilişki içerisinde olan toplum tarafında değer gören ve belli bir saygınlığı olan arkadaş onun yaşamını iç dünyasını merak eder. O da evlidir çünkü. O sırada sosyalleşme ortamında sıkıntılı bir duruma düşmüştür ve "özel hayatı karmaşık" hale gelmiştir. İçinden çıkamadığı bu durumda o ÇÖPÇÜ onun için çok farklı bir anlam ifade eder olmuştur. Her gün görmektedir onu... Klasik haliyle öğle molasında elinde ekmek evine yemeğe giderken... Ve onun bu hayatına imrenir hale gelir. KEŞKEleri başlar.
- Ben de onun gibi olsam da bu içinden çıkılmaz duruma düşmesem" diye düşünür.
Ruh halinin özeti günümüz toplumunda geçerli olan ÇEVREYİ GENİŞ tutma eğilimidir. Ancak bu çevre onu içine almış HALKAYI GENİŞLETMİŞTİR. Belki de o acımasız duygu dolu girdaba çekmiştir.
Bir gün içinden çıkılmaz kara sevdalı bir durumda düşünürken yoldan bu geçmektedir. Ve onu yanına çağırır sorar...
- Mutlu musun?
- EVET
- Nasıl bunu başarıyorsun? diye sorar ve açılım yapmasını ister... Açalım da zorlaştırdığımız, bileşik hale getirdiğimiz ve daha ileri gidersek "karmaşıklaştırdığımız" hayatın özetini çok güzel anlatır.
- Benim bir karım var ve çocuklarım var. İşim var. Evim var. Evden işe işten eve gidiyorum. Yemekte ailemle beraber oluyorum.
Evet çok basit cümleler gibi görünüyor belki ama çok şey anlatıyor aslında. Duygulu ve duygusuz balayına giden de var, alayına giden de (Ben alaya da tabura da gittim askerken :))) Ama sonuçta birisinin beklenti ve istekleri değişmemiş mutluluğu dışarıda aramamış kendi dünyasını yaratmış. Yaratmış yanlış olabilir. Öyle gösterilmiş veya o şartlara mahkum (olumlu anlamda) edilmiş diyelim. Diğeri veya bizler ise küçükken çamaşır leğenindeki dalgayı okyanuslara yaymışız sonrasında boğulmamışız ama çırpınır olmuşuz. Belki de boğulmuşuz onunla bununla suni teneffüsle hayata sarılmaya çalışıyoruz. Buna dünyevi zevkler de deniyor galiba :))
Neyse fazla bunalım takılmadan kısa süreliğine çöplü olmayı tercih edeyim şu anda kül tablamda dolan sigaraları (efkarı) çöpe dökeyim. Yarın akşam da o çöpü yazının kahramanlarından birisi götürsün.
TEBRİKLER, ALLAH RAZI OLSUN EMEĞİNE SAĞLIK ÇÖPÇÜ...
HERKESE MUTLULUKLAR






20 Ağustos 2010 Cuma

İŞ İLANI

3,5 yıldır yayınlanmakta olan sektörel bir bilişim dergisine muhabir ve editör aranıyor.

ARANAN ÖZELLİKLER
Daha önce dergi deneyimine sahip olması
Şişli bölgesine kolay ulaşılabilir bir noktada ikamet ediyor olması
Erkek adaylarda askerliğini tamamlamış olması
Analitik düşünme becerisine sahip olması
Vizyoner yaklaşıma sahip olması
Seyahat engelinin olmaması

Editör için yukarıdakilere ek olarak; iyi derecede İngilizce bilmesi
28 yaş ve üstü olması gerekmektedir.
3 Eylül tarihine kadar ulaşan CV'ler dikkate alınacaktır.
CV'lerinizi info@nicemedya.com adresine gönderebilirsiniz.

10 Ağustos 2010 Salı

GARSON KIZ

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşla (gizemli bayan :) şu an için) bir mekana gittik. Manzara süper. İstanbul değil ama Kız Kulesi gözümüzün ucunda... Ramazan geldi, yediğimiz içtiğimiz önemli değil ancak gördüğüm bir olay bir hayli önemli (benim için tabii)... Muhabbet koyu, tanışma faslı, fazla iç dünyaların değil görünen köyün kılavuzla yüzeysel olarak anlatım ve tanıtım tarzı... O sırada GARSON KIZ (erkek garsonları da gözledim arada :))) tebessümle işini yapmakta... Ancak o yoğunlukta veya aldığı asgari ücret kıvamında (büyük oranda sigortası yoktur) gülümsemesi sırıtmamakta... Belki de zaman zaman istenilen siparişlerin getirildiğinde "bunun şunu eksik bunu eksik" denilerek aşağılanmakta veya sabrı taşırılmaya çalışılmakta. Fakat o durumu kabullenmiş bir havada veya sinirlerini aldırmış durumda... Bu kadar kısa sürede görünen ise benim adıma doğallığı...
Ve benden direkt soru: ÖĞRENCİ MİSİN?
Yanıt: EVET
Sonrasında biz yine arkadaşla hayata ve özelimize dalıyoruz... Sonra tekrar bir şey istediğimizde GARSON KIZ (değerli insan) getiriyor.
SORU: HANGİ BÖLÜM?
CEVAP: ULUSLARARASI İLİŞKİLER DİYE BAŞLAYIP DEVAM EDERKEN ancak ben RADYO TELEVİZYON istiyorum.
BİZ arkadaşla karşılıklı tebessüm ediyoruz. Çünkü onun girmek istediği işin bir şekilde içindeyiz. Ben direkt değilim :)
Kaçıncı sınıf olduğu hiç önemli değil. Orada hayatından bezmiş umutsuzluğa düşmüş bir genç (Aklıma Young Boys geliyor) profili çizmiyor... Aksine tebessümüne devam ediyor ve bu konudaki inancını, kararlılığını ortaya koyuyor. Hem de "iş yok ki çalışalım" diyen yaşıtlarına hem ders hem de tez konusu veriyor. Ve belki de yıllar sonra oraya istediği hedeflere ulaşmış bir müşteri olarak gittiğinde kendisi gibi hem okuyup hem de çalışan bir kıza rastlama ihtimali yüksek olarak... Ama o dönemde şunu da görecek... Kendisinin yapılmayan sigortası o kızın yapılmış olacak... Çünkü sömürü düzeni ve patronların "emek sömürüp daha fazla kazanayım" düşüncesi yasalarla cezalandırılacak... Bir umut tabii bu...

BULAŞIKÇILIK

ÖNEMLİ BİR HİKAYE (YAŞANMIŞ VE YAŞANACAK): Benim için çok değerli dostum, kankim, konuya göre kankim veya ruhumun derinliğini bilen bir insan var. Sıfatları az oldu ama anlatılmaz yaşanır o... Bu kişinin ideali "bulaşıkçılık" yapmaktır. Şu an yaptığı veya şu ana kadar yaptığı işleri söylesem bu isteğinden dolayı "haber" olur... Ama reyting uğruna, değer ve düşünce uğruna değil. Onun için burayı geçelim hikayesine gelelim... Bu değerli insan "bulaşıkçılık" yapmak için adeta her yolu deniyor ve hala denemeye devam ettiğini de biliyorum. Hatta görüşmelerde referans olarak birilerini bile devreye sokuyor ancak ne gariptir ki şu ana kadar hiçbir yerden kabul görmedi.
Parada pulda gözü yok. Sigorta da istemiyor. Onun derdi kişisel düşüncem "sınıfsal ayrım yapıp hor gördüğümüz" klişeleşmiş kalıpları (birilerinin mutluluk adına yaptığı tabakları değil) kırmak, temizlemek ve işin büyüklüğü küçüklüğü olmadığını ispatlamak. Belki de daha derindir bilemiyorum. Yaptığında o küçük görünen ama büyük bir mesaj veren dünyayı ondan dinleyeceğim...