16 Ağustos 2012 Perşembe

2 TL...


İnsanlar tercihler konusunda önyargı demeyeyim ama o anki his ve tercihlerine göre sevdiklerini veya sevmediklerini ifade eder... Herkes gibi. Belli bir dönem haz almadığınız ve hayatınız boyunca haz almayacağını düşündüğünüz durumu HAYAT ÖYLE BİR YAPAR Kİ tam içine koyar sizi. Ve yıllardır haz almadığınız veya içine girip tatmadığınız duygu ve düşünceler tamamen yok olur farklı bir bakış, dokunuş ve nefes alış hissedersiniz... 10 yıl,5 yıl, 3 yıl, 1 yıl, 6 ay, 3 ay önce söylediğiniz veya duruşunuz olan bakışınız belki 10 dakikada değişmez ama yaşanarak 2-3 günde değişebilir. Bu değer verdiğiniz ve sevdiğiniz insanın etkisiyle süreç çok ama çok kısalabilir... ASLA diye gördüğünüz önce OLABİLİR'e sonra da EVET'e döner. Bunun adı döneklik veya halk tabiriyle tiye alınan "OOO NE OLDU?" tarzı yaklaşımdan ziyade senin değer ve sevgiyle bütünleştirdiğin o soğuk durduğun mekanın ve bölgenin ısınmasıdır... Çünkü o bölgeye değer ve anlam katan ÖZEL biri vardır... Bu özel birisi bulunulan veya hiç haz alınmadığı düşünülen ortamın kışın DOĞALGAZI, yazın ise klimasıdır. Terlemen de üşümen de onunladır... Mekanlar ve ortamlar kişilerle anlam ve değer kazanır, onunla birlikte yürünen her kaldırım taşının her köşenin her dolmuşun her otobüsün ÖZEL ve GÜZEL anısıdır...

Olayın özeti benim yıllar öncesinden ısınamadığım ve mahkeme kararı olmadığı sürece  (işin esprisi) bilmediğim ve aynı zamanda gitmek istemediğim mekanın ikametgahım haline gelmesidir. İç dünyamda ÇOK AMA ÇOK ÖZEL olma halidir. Bu anlattığım basit bir ikametgah değişimi gibi görülebilir ama olay sadece o değildir. Ben belki o bölgeye ve yöreye ömürlük kayıt yaptırmadım ama sevdiğim insanın yüreğine DEMİRİMİ ATTIM... Başlık 2 TL... Kısa bir yolculuktan ömürlük adımlar atar oldum... 2 TL Üsküdar'dan Kabataş veya Beşiktaş'a geçiş halidir... Ben her gün bu yolu kateder oldum. Bu yolda ne mi var... Anadolu'da metropol veya büyükşehir görmemiş insanların pembe dizilerde 1-2 dakika hazır programı aldıkları İstanbul'un boğaz manzarası var. Ben her gün memleketteyken özlemle baktığım ancak şu anda sadece işe gidiş güzergahı olarak kullandığım MANZARAYI ve gelinen noktayı anlatıyorum... Fiziken değişen durumun meblağı belki çok küçük ve görünen yüzü birçok insan için çok anlamlı ve hasret dolu olabilir ama benim için işten YÜREĞE, SEVGİYE VE DEĞERE giden yol... Ücret sadece 2 TL... (basın kartından dolayı onu da vermiyorum bu diğer insanlara haksızlık olabilir. Tartışmalı bir konu.)
Başlıkla konu arasında belki bağlantı kopukluğu olabilir ama bağlamaya çalışayım.
OLAYIN ÖZETİ, .BAKIŞ AÇIM VE YAŞAM ŞARTLARIM DEĞERLE BAŞLAYAN BİR YOLU İZLEDİ VE BENİ DOĞRU ADRESE GÖTÜRDÜ...
SON DURAK...

13 Ocak 2012 Cuma

YAYLA MALI

Bizim memlekette bir söz vardır... YAYLA MALI... Açılımı ticari ürün satışında saflığı ve doğallığı vurgular... Ucuzdur... Çünkü YAYLA'da yaşayan yurdum insanının fazla zengin olma plazma tv çamaşır makinası gibi derdi yoktur. Teknolojiyle işi sadece ışığım sönmesin mantığıdır... Sanal dünyayı tanımamıştır bile... Yaşam standardı bellidir. Asla fazlasında gözü yoktur. Ancak sadece bilinçsizce çocuk yaptığı için çocuklarını okutma kaygısı güder... O da zaten çocukta bir şey varsa doğaçlama kendiliğinden birileri elinden tutmasa bile bir şey olur. O bir kişinin sinerjisi sülaleye yayılabilir. O yayla malı dediğimiz insanlar metropolde her türlü imkan içindeki insandan daha mutlu daha bozulmamış ve daha sağlıklıdır... Zaten bir çok kesim de emeklilik sonrası çiftlik hayatı hayali kurmazmı... YAYLA MALI insanı zaten o hor gördüğümüz ve çiftçi maraba gözüyle baktığımız kesimin LİDERİ, GERÇEK ÇİFTLİK SAHİBİDİR...
YAYLA ÇAYI OLSA DA İÇSEK... BİLENLER BİLİR TADINI. HAZIMSIZLIĞA İYİ GELİR...

KISA...KISA...

- Burada sporun içinde olmama rağmen pek spor yazmıyorum ama bu sosyal bir olay diye aktarayım...
Beşiktaş-G.Antep BŞB maçı taraftarın küfürlü tezahüratının tekrarı nedeniyle sadece kadın ve çocuklara açıktı... Ve ne ilginçtir ki kadın ve çocuklar da küfür etti... SONUÇ: KÜFÜRBAZ BİR TOPLUMUZ KENDİ KENDİMİZİ KANDIRMAYALIM CEZASINI ÖDEYİP HAY YOLUNU ...... DİYEREK DEŞARJ OLMAYA BAKALIM...

- Geçtiğimiz günlerde özerk bir federasyonun başkanı (mesleği din kültürü öğretmenliği) sözleşmeli işe alamadığı personele cepten mesaj gönderip "BAKAN VEYA MİLLETVEKİLİ BULUN. SİSTEM BU" demiş...
1- Mesleğine bakın...
2- Dünyevi mesajını bir daha okuyun
3- Öbür dünya ile ilgili öğrettiklerini bir düşünün
4- Açılımını Türkiye gerçeği olarak görüp hakkını verelim...
SON OLARAK DA HEY ALLAHIM NE GÜNLERE KALDIK DİYELİM...

- KİMİLERİNİN KEYFİ VEYA ZEVKSEL HARCAMALARI (TUTAR ANLAMINDA) KİMİLERİNİN HAYAL DÜNYASININ TAVANI OLABİLİR... BUNA DA ADALETİN VAR MI DÜNYA ŞARKISI GÜZEL GİDER...

- FATİH ALTAYLI'DAN ALINTI YAPARAK 'NE ZAMAN ADAM OLURUZ' OLGUSUNA OLAYSAL BİR YAKLAŞIM GÖSTEREYİM (BUGÜN NE GİYSEM PROGRAMLARINDA DONSUZ KALDIĞIMIZ ZAMAN)

DOSYANIZ VAR



Öyle bir süreçten geçiyoruz ki artık şaşırma duygusunu kaybettik...
Ölümleri doğanın gerçeği olarak öyle ya da böyle kabul ediyoruz...
Peki ya yaşarken öldürenlere ne demeli...
İşte asıl tehlike diriyken öldürmek...
Türkiye'de süreç olarak bunu yaşıyoruz...
En güçlü en sağlam dediğimiz yerleri kendimiz bombalıyoruz, başları budamıyoruz tamamen kesiyoruz...
Kılıfına uydurup üste çıkıyoruz sen ben kavgasına tutuşup koca bir ülkeyi ve yarınları yıpratıyoruz...
Adına da çürük elmaları temizlemek diyoruz...
Peki ya elma ağacının kökünde sorun varsa, zihniyetlerde düşüncelerde sorun varsa...
Tabiatın düzenini bile bozuyorsak, kimyasıyla oynuyorsak ne olacak...
Yarınların çocuklarına bize bırakanları bile bırakamayacaksak...
Ha somutlukları gösterip daha iyi bir DÜZENden bahsedilebilir
Ancak ya soyut gibi görünen ama bizi biz yapan DEĞERLERİMİZ ne olacak.
RUHUNA FATİHA...
SONUÇ: Bu ülke için taşı taş üstüne koyan bir dikili ağacı olanların gelinen noktada mutlaka bir SABIKA DOSYASI DA hazırlanmıştır. BEDELİNİ MAALESEF AMA MAALESEF ÖDÜYOR VE ÖDETİLİYOR...
SIRADAKİ GELSİN...

DOKTOR TAVSİYESİ

Birikti yine yazayım rahatlayayım biraz... Geçtiğimiz günlerde Mecidiyeköy-Taksim seferini yapan halk otobüsündeyim... Yurdum insanları yine mutsuz yine somurtkan ve düşünceli bir halde... Hafif ayağına çarpsan "PARDON"UN bile pek hükmü olmayacak vaziyette... Kısa mesafede uzun bir mesaj iletildi... Yallah şoför yallah ne beklisen değil ama niye durakta durmayıp bir başka otobüsü sollama eğilimiyle ileride durdun hesabı... Yaşlı bir amca çıldırdı... Arka VIP bölümündeyim ve ayaktayım haliyle :))) Arka kapı açıldı amcanın da cesareti arttı... İnerken bir sinirle bağırma ve arkasından hafif volümü düşerekten SALAK, GERİZEKALI sözcükleri geldi... Ve devamında 1 km ileride duruyorsun sözü... Amca HAKLIYDI. Amcaya hak verdim ancak bir anda aklıma da doktor geldi... AMCA yaşlı. Doktora gitse sağlığı açısından direkt söyleyeceği ilk maddelerden birisi günde bilmem kaç kilometre yürümelisin...

Yine yol bağlamında aklıma gelen bir mevzu daha... İstanbul'da bazı ışıklarda yola sofra kurup yemek yesen arkadaki kornaya basmaz. Evet bazı kavşaklarda uzun ince bir yoldayım edası vardır. Ancak o kadar sabırsız bir milletiz ki ışıklara tahammülümüz yoktur. Eğer kamera yoksa yol da boşsa sarı-kırmızı demez geçeriz... O saniyeler bizim için çekilmez ve tükenmez zaman dilimleridir. Oysa şöyle bir düşündüğünüzde bazı zamanlar vardır ki ne yapacağınızı şaşırır sıkıntıdan patlarsınız... ZAMAN IŞIĞI DA BU OLSA GEREK...

14 Ağustos 2011 Pazar

ZENGİNİN MALI ZÜĞÜRDÜN PARMAĞI (HANGİSİ BİLEMEM)

Klişe bir söz vardır: Zenginin malı züğürdün çenesini yorar. Benim de parmağımı yorsun bakalım... Yer Kabataş iskele... Parkta bankta oturmak bedava. İki seçiminiz var... Ya boğaza karşı oturursunuz yer yoksa kıçınızı denize döner evlere bakarsınız... Çok güzel bir mekanda daireler var. Koca apartmanda ışıklar yanmıyor. GARİP. Evde kimse yok. Belki günlerdir yanmıyordur. Sahibi nerede? Büyük oranda Bodrum yazlığında... Oysa o evlerde kimler oturmak istemez ki! İnsanlar sahilde oturmak için otobüs biletiyle nerelerden geliyor ancak o evin ışıkları yanmıyor. Yanmalı yanmalı yanmalı. İçinde canlı olmalı. O manzaranın o evin hakkı ışıklar sönerek verilemez. Orada daha önce yaşayan yüzlerce insan öldü bu sahibi de ölecek. Belki o boş bıraktığı evin önem ve değerini bilmeden. İnsanların o ortamı yaşayabilmek için kilometrelerce yol kat ettiği yerden sıkılıyor olabilecek. Ve hatta hafif bir sıkıntıya girdiğinde psikolojik danışmana gidecek... Bazıları doğuştan şanslıdır bazıları sonradan. Bazıları ise doğuştan bahtsız bedevi... Gerçi bahtsız bedevilerin boğazı görmesine de imkan yoktur... Ben neyim... Kutup ayısı da olmadığıma göre ORTA DİREK İSO diyelim... Ev sahiplerine de MUTLULUKLAR DİLEYELİM...

HAYVAN DEMEYİN CANIM DEYİN

İlçede ve bahçeli bir evde çocukluğum geçtiği için ekosistem anlamında hayvanlarla iç içe büyüdük desem yeridir. Yılan bahçemizde gezerdi ama kimseyi sokmadı... Köpekler koloni halinde havlaya havlaya dolaşırdı kimseyi ısırmadı. Fareler ve hatta büyükleri (cardın deriz) samanlıkta dolaşırdı tek zararı üzümlerimizi yemesi oldu. Sonra ne oldu? Bu hayvanlar her geçen gün yok oldu. Yerini küçücük ilçede bile binalaşma aldı komşu çoğaldı. Hayvan hakları denen bir mevzu var... İnsan haklarının çiğnendiği bir dünyada hayvan hakkı da ne derken aslında onun da insan için önemli bir canlı olduğunu sanırım gözardı etmişim... Günümüz metropolünde özellikle bayanlı evlerde öyle ya da böyle bir canlı vardır. Bu ekonomik durumu iyi veya orta hal için her hangi bir hayvan olurken asgari ücretli hanımlar içinse çiçeceğe dönüşür... Mutlaka ilgi ve sevgisini veya meşguliyetini canlıya verir. Çünkü çoğu erkeklerde hayal kırıklığına uğramış güven sorunu yaşamıştır. Oysa hayvanlardan bir beklenti yoktur aksine sorumluluk ve karşılıksız sevgi vardır.. Bunun adına bakıldığı sürece SADAKAT denebilir. Karşımızdaki insana kızdığımızda bile genelde bayanlar HAYVAN diye hakaret eder. Oysa hiçbir hayvan tepki cümlesi olmayı hak etmez. HAYVAN görünümlü o kadar çok insan olduğu düşünülür ki ama hayvanlar bu insanlaştırılmayı konuşabilse veya tepki gösterebilse eminim istemez. Çünkü onların davranışları kalıtsal ve sonrasında ilgiyle şevkatle değişebilen hoş tepkilerden ibarettir. Ayrıca evde bir canlının olması hane sahibini daha bir sorumlu ve mutlu kılar. Çünkü yalnız değildir. Meşakatli bir bakım evresi olsa bile onun bokunu temizlemek bakımını yapmak evine temizlikçi çağıran birini bile tedavi edebilir... Sonuç olarak O HAYVAN DEĞİL SAHİBİ VEYA ANNESİ İÇİN CANDIR...


13 Ağustos 2011 Cumartesi

NEFES

Nefes almak... İnsanın her zaman bunaldığı veya bunalımı sürekli hale getirip bağımlılık yaptırdığı dönemleri vardır. Veya sorunlu insanların diyeyim. Sorunsuz insanın böyle bir kaygısı olur mu onu da bilemem. Her zaman bir sorunum olduğu ve zamana bıraktığım için bilemiyorum o ruh halini... Hayat tek düze giderken araya serpiştirilen mezeler veya ekmek arası sucuk o an için anlamsız gibi görünür ama aslında çok şey ifade edebilir... Evet ekmek sucuk... Sadece şu anda gündeme gelen Somali'yi düşündüğümüzde başka söze gerek kalmaz sanırım.
Zorunlu haller dışında (iş-ev) insan kendi yolunu ve güzergahını çizer. Bazan belirlediği ve hedeflediği bu yolu ağırdan alır bazan ise bas gaza aşkım modunda dibine vurur. Yollarda ne vardır. Kimisi için bu sıfır kilometre ile çıkılan otobandır kimisi içinse daha hayata yeni atılmış birine göre patikadır. Ama görülür ki o patika yol belli bir süre sonra otobana çıkmıştır. Bir kişinin geçtiği ayak basmamış topraklar belli bir süre sonra resmi olmasa da gayri resmi olarak yola dönüşür. Bir çok kişinin ayak izi vardır orada. Bu yolu fiziki boyuttan soyutsal anlama taşırsak bu hayat yolu da olabilir. Kendi kriterlerimiz ve harita mühendisi edasında belirlediğimiz bu güzergah bizi mutlu da edebilir bataklığa da çekebilir. Yolun sonunda hedeflenen ortak kriter ise MUTLULUKTUR. Bazıları buraya ulaştığını düşünür ama kendine yeni bir yol çizmeden duramaz. Belki de insanlığın sürekliliğini kılan da budur. Bazıları da MUTLULUK diye tabir ettiğimiz tabelayı göremeden yarı yolda kalabilir. Acaba hedefe ulaşıp yeni bir yol mu çizmek önemlidir yoksa sonunda olduğuna inanılan yolun yarısında toprak olmak mı? TARTIŞILIR.
Ben hep bildik ve görmek isteyenin mutlaka görebileceği belirli bir yoldaydım ama artık güzergah değiştirdim. Yolun sonuna anlam yüklemiyorum sadece yürüdüğüm veya geçtiğim yerlerin sağına soluna bakarak "Aaaa bunlar da varmış" şaşkınlığıyla mutlu oluyorum. Acaba sondaki levhaya mı odaklansaydım acaba...
Klasik hale gelen ve beni tanıyanların bildiği sözümle kendime noktayı koyuyorum:
SENİN YOLUNU... :))))

5 Ağustos 2011 Cuma

BU İŞ KOLAY

İnsanlar doğuştan saf ve temiz doğar. Sonra yaşanmışlıklar duygu ve düşüncelere kalplere kelepçe vurabilir. Acımasız görüntü sergileyebilir. Oysa iç dünyada bir yonca vardır. Kendi kalp hücresinde filizlenir kök salar ancak dışarıya atamaz. Atanlar da kalp sahibi tarafından budanır durur. Oysa bıraksa çok şeye isyan edecek belki sahibini bile sallayacaktır. Topraktan gelip toprağa gitmek vardır ama canlı kalması gerekenleri de yaşarken öldürmemek gerekir. Çok zor mudur? Kırılan başı kesilen sevgiyle beslenen yoncayı sulamak. Aslında çok kolaydır. Ancak burada önemli olan yonca değil yoncaya haksızlık yapan karşıdaki birey değil kendi özüdür. Yargılanması gerekir mi? Evet ağır cezada yargılanması ve muebbet verilmesi gerekir. Ama bir daha yoncayı hapsetmeyeceğini ifade ederse iyi halden şans tanınmalı zaten kendi verdiği muebbet kaldırılmalıdır.
SON SÖZ: Suçluyum hakim bey. Cezam neyse veriniz.
KARAR: Suçunu itiraf etmesi nedeniyle yasaların verdiği bilmem kaç sayılı maddeye dayanarak sanığın özgür bırakılmasına, yoncaya dokunmak veya ulaşmak isteyen iyi niyetli insanların ona ulaşmasına...
İZLENİM: Sanık sevinmiyor şaşkın şaşkın ben ne b.k yiyeceğim şimdi havasında ağır ağır duruşma salonundan çıkıyor... Kararı veren hakim "BEN NE YAPTIM ŞİMDİ" der gibi vicdanen rahat ama kararen sıkıntılı...
HADİ GEÇMİŞ OLSUN.
HAYAT YENİ BAŞLIYOR

4 Ağustos 2011 Perşembe

FARK ETMEK

İş ev ve bildik mekanlar arasında mekik dokuyan hayata son vermek... Sigara gibi alıştırılan bünyenin yolunu değiştirmek zor olsa gerekti ama güzergah istenildiğinde öyle bir değişiyormuş ki geç bile kalmışım. İlla bir şeyleri değiştirmek veya kendine gelmek için haksız (veya haklı) yargılamalara mı maruz kalmak gerekiyormuş... Aslında değil ama zamanı geldi belki de... İnsan her döneminde veya her sıkıntısı sonrası elinde olarak veya olmayarak beyaz sayfa açar... Bu kimi zaman karalama defterine dönebilir kimi zaman ise güzel bir tabloyu ortaya çıkarabilir... Yaşanmışlıklar, paylaşmışlıklar mekan yer ve zaman önemli değil... Önemli olan yeri geldiğinde hiç konuşmasan bile birinin yanında olduğunu aynı zamanı aynı havayı ve seni teneffüs ettiğini bilmek hissetmek... Klişe anlamlar yüklemek şart koşulmamalı içten gelen ses dinlenmeli, tüm çıplaklığı ile eldeki veriler ortaya konmalı. Münazara, tartışma değil bu... Bu daha düne kadar yabancı olan ancak ortak paylaşımı seçen insanların park etmesi...

2 Ağustos 2011 Salı

TEDAVİ ZAMANI

Herkesin inancı vardır... Doğru veya yanlış mantıklı veya mantıksız... İslamiyete inanırız ama ezber kültürüyle büyütülürüz... Elif be te se cim ha hı der kalırız. İnternet çağında bilgiye ulaşmak o kadar kolayken biz saçma sapan sitelerde günü kurtaran bir hengameye kapılırız. Konuya dönelim. Ramazan geldi hoş geldi... Gerek ailenin yetiştirme tarzından gerekse kendimize saygımızdan veya yıllara bölünmüş 12 aylık günah ve sevap kredi kartından 1 aylık dilimin önemi kat be kat büyüktür. Nefsi müdafa aslında çok şey anlatır. Kendine, midene, gözlerine, egona tatmin olmak için çok güzel bir sevaplı sınav sürecidir. Aslında diğer 11 ay da öyledir ama kendi açımdan düşünürsem her anlamda "TİTRE VE KENDİNE GEL" terapisidir. İnanmak yeterlidir. Namaz kılmazsın ama sıcağa, ortama, çevreye uymadan otokontrolü sağlarsın. Yıpratır mı? Büyük bir yıpratma değildir. Nikotine, hayatına zarar veren dünyevi şeylere son vermek için test zamanıdır. Doğru mu yanlış mı bilemem ama vicdani anlamda da farklı bir sesin içsel yükselmesi bazı değerlerin anlaşılması anlamına gelir... Her yıl böyle geçer bir bakmışın ömür biter. Geriye ne kaldı, 1 ay da olsa içsel ve dünyevi zevklerden uzak huzurlu bir dünya... Daha önceki yazımda olduğu gibi HOŞGELDİN RAMAZAN diyeyim günahlı hayatta 1 aylık izne çıkayım. Allah kabul etsin...

9 Haziran 2011 Perşembe

KÖPEK

Bir köpeğin dilinden:
Genel anlamda adımızdır köpek. Kimisi kemik atar isim koyar, sevgi katar, kimisi taş atar isabet sağlarsa havalara sıçrar. Hatta nasıl bana vurduğunu AVCI edasında övünerek anlatır. Kimimiz sokakta kimsesiz bir şekilde yaşar, kimimiz ise hayvan sevgisi olanların evinde yatar. Bazıları bizi ticari unsura dönüştürür, hafif eğitim verdiğini düşünerek evcilleştirir. Bazıları ise sağlık sorunlarımızın endişe verici olmasından dolayı öldürmek için köşede bucakta yolda bizi arar... Peki biz kimiz? Neyiz? Aslında yok siz insanlardan farkımız. Sizlerin geliş amacı neyse kendi kulvarımız dahilinde bizim de o. Polislerin eline düştüğümüzde KÖPEK kesiliriz, verilen eğitimi hayata geçirir insanlara zarar verici maddelerin kokusunu alırız. Bir kemiğe talim ederiz, şevkat gösterene kuyruğumuzu sallarız, sinirle bakana veya taş atana havlarız. KEDİ gördüğümüzde ise bilinçsiz bir şekilde saldırırız. Neyi paylaşamıyoruz onu da anlamış değiliz! Eğer kimsesizsek mahalle muhtarının dolaşmadığı yerleri bile dolaşırız, seçim zamanlarında oy istemeyiz ama bir kemiğe talim eder sürekli o evin bahçesini kollarız. Bize hor gözle bakanın kapısının önünden ise bir daha geçmemeye çalışırız. Bir an kendimi KÖPEK gibi hissettim...

28 Eylül 2010 Salı

ÇÖPÇÜNÜN HAYATI

Türk filminin klasikleri arasına girmiş hemen hemen herkesin izlediği bir ÇÖPÇÜLER KRALI filmi vardır. Kemal Sunal'ın saflığı (aşırı onun adına başka bir şey deniyor ama seviyeyi düşürmeyeyim) temizliği hepimizi güldürmüştür. Belki zeka seviyesinin geride olması kıyaslanmış, belki özlediğimiz doğallığı fazlasıyla yaşamış olması sevilmiştir. Aslında hepimiz hayata belli bir yerde öyle başlıyoruz sonrasında ise değişime (değişim güzel ama bu cümlede güzel mi bilmiyorum) uğruyoruz. Size anlatacağım hikaye de bir çöpçünün hayatıdır.
Bu insan çevre tarafından direkt söylenmese ama meclisten dışarı olduğunda iki kişi arasında "DELİ" olarak nitelendirilen bir vatandaştır. Rutin bir hayatı vardır. Sorumluluk sahibidir. İşine saygısı vardır. Ve her öğle molasında ekmeğini alır evine gider. Mutlaka iş molasında elinde ekmekle eve giderken görülür. Evlidir arkadaş. Çocukları vardır. Sadece evli değil aynı zamanda topadığı bazı çöpleri satarak parasını kazanmaktadır. Aldığı ücret günümüz şartlarında fazlasıyla tartışılabilir ama yine o belki de atasözümüzün bilincinde olmayarak DAMLATA DAMLATA ev almıştır kendisine. "Sosyal hayatı" sorsanız belki tam bunun anlamını bilmiyordur... Ancak onun da bir hayatı vardır.
Bu arkadaş böyle bir hayat yaşarken çok karmaşık bir ilişki içerisinde olan toplum tarafında değer gören ve belli bir saygınlığı olan arkadaş onun yaşamını iç dünyasını merak eder. O da evlidir çünkü. O sırada sosyalleşme ortamında sıkıntılı bir duruma düşmüştür ve "özel hayatı karmaşık" hale gelmiştir. İçinden çıkamadığı bu durumda o ÇÖPÇÜ onun için çok farklı bir anlam ifade eder olmuştur. Her gün görmektedir onu... Klasik haliyle öğle molasında elinde ekmek evine yemeğe giderken... Ve onun bu hayatına imrenir hale gelir. KEŞKEleri başlar.
- Ben de onun gibi olsam da bu içinden çıkılmaz duruma düşmesem" diye düşünür.
Ruh halinin özeti günümüz toplumunda geçerli olan ÇEVREYİ GENİŞ tutma eğilimidir. Ancak bu çevre onu içine almış HALKAYI GENİŞLETMİŞTİR. Belki de o acımasız duygu dolu girdaba çekmiştir.
Bir gün içinden çıkılmaz kara sevdalı bir durumda düşünürken yoldan bu geçmektedir. Ve onu yanına çağırır sorar...
- Mutlu musun?
- EVET
- Nasıl bunu başarıyorsun? diye sorar ve açılım yapmasını ister... Açalım da zorlaştırdığımız, bileşik hale getirdiğimiz ve daha ileri gidersek "karmaşıklaştırdığımız" hayatın özetini çok güzel anlatır.
- Benim bir karım var ve çocuklarım var. İşim var. Evim var. Evden işe işten eve gidiyorum. Yemekte ailemle beraber oluyorum.
Evet çok basit cümleler gibi görünüyor belki ama çok şey anlatıyor aslında. Duygulu ve duygusuz balayına giden de var, alayına giden de (Ben alaya da tabura da gittim askerken :))) Ama sonuçta birisinin beklenti ve istekleri değişmemiş mutluluğu dışarıda aramamış kendi dünyasını yaratmış. Yaratmış yanlış olabilir. Öyle gösterilmiş veya o şartlara mahkum (olumlu anlamda) edilmiş diyelim. Diğeri veya bizler ise küçükken çamaşır leğenindeki dalgayı okyanuslara yaymışız sonrasında boğulmamışız ama çırpınır olmuşuz. Belki de boğulmuşuz onunla bununla suni teneffüsle hayata sarılmaya çalışıyoruz. Buna dünyevi zevkler de deniyor galiba :))
Neyse fazla bunalım takılmadan kısa süreliğine çöplü olmayı tercih edeyim şu anda kül tablamda dolan sigaraları (efkarı) çöpe dökeyim. Yarın akşam da o çöpü yazının kahramanlarından birisi götürsün.
TEBRİKLER, ALLAH RAZI OLSUN EMEĞİNE SAĞLIK ÇÖPÇÜ...
HERKESE MUTLULUKLAR






20 Ağustos 2010 Cuma

İŞ İLANI

3,5 yıldır yayınlanmakta olan sektörel bir bilişim dergisine muhabir ve editör aranıyor.

ARANAN ÖZELLİKLER
Daha önce dergi deneyimine sahip olması
Şişli bölgesine kolay ulaşılabilir bir noktada ikamet ediyor olması
Erkek adaylarda askerliğini tamamlamış olması
Analitik düşünme becerisine sahip olması
Vizyoner yaklaşıma sahip olması
Seyahat engelinin olmaması

Editör için yukarıdakilere ek olarak; iyi derecede İngilizce bilmesi
28 yaş ve üstü olması gerekmektedir.
3 Eylül tarihine kadar ulaşan CV'ler dikkate alınacaktır.
CV'lerinizi info@nicemedya.com adresine gönderebilirsiniz.

10 Ağustos 2010 Salı

GARSON KIZ

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşla (gizemli bayan :) şu an için) bir mekana gittik. Manzara süper. İstanbul değil ama Kız Kulesi gözümüzün ucunda... Ramazan geldi, yediğimiz içtiğimiz önemli değil ancak gördüğüm bir olay bir hayli önemli (benim için tabii)... Muhabbet koyu, tanışma faslı, fazla iç dünyaların değil görünen köyün kılavuzla yüzeysel olarak anlatım ve tanıtım tarzı... O sırada GARSON KIZ (erkek garsonları da gözledim arada :))) tebessümle işini yapmakta... Ancak o yoğunlukta veya aldığı asgari ücret kıvamında (büyük oranda sigortası yoktur) gülümsemesi sırıtmamakta... Belki de zaman zaman istenilen siparişlerin getirildiğinde "bunun şunu eksik bunu eksik" denilerek aşağılanmakta veya sabrı taşırılmaya çalışılmakta. Fakat o durumu kabullenmiş bir havada veya sinirlerini aldırmış durumda... Bu kadar kısa sürede görünen ise benim adıma doğallığı...
Ve benden direkt soru: ÖĞRENCİ MİSİN?
Yanıt: EVET
Sonrasında biz yine arkadaşla hayata ve özelimize dalıyoruz... Sonra tekrar bir şey istediğimizde GARSON KIZ (değerli insan) getiriyor.
SORU: HANGİ BÖLÜM?
CEVAP: ULUSLARARASI İLİŞKİLER DİYE BAŞLAYIP DEVAM EDERKEN ancak ben RADYO TELEVİZYON istiyorum.
BİZ arkadaşla karşılıklı tebessüm ediyoruz. Çünkü onun girmek istediği işin bir şekilde içindeyiz. Ben direkt değilim :)
Kaçıncı sınıf olduğu hiç önemli değil. Orada hayatından bezmiş umutsuzluğa düşmüş bir genç (Aklıma Young Boys geliyor) profili çizmiyor... Aksine tebessümüne devam ediyor ve bu konudaki inancını, kararlılığını ortaya koyuyor. Hem de "iş yok ki çalışalım" diyen yaşıtlarına hem ders hem de tez konusu veriyor. Ve belki de yıllar sonra oraya istediği hedeflere ulaşmış bir müşteri olarak gittiğinde kendisi gibi hem okuyup hem de çalışan bir kıza rastlama ihtimali yüksek olarak... Ama o dönemde şunu da görecek... Kendisinin yapılmayan sigortası o kızın yapılmış olacak... Çünkü sömürü düzeni ve patronların "emek sömürüp daha fazla kazanayım" düşüncesi yasalarla cezalandırılacak... Bir umut tabii bu...

BULAŞIKÇILIK

ÖNEMLİ BİR HİKAYE (YAŞANMIŞ VE YAŞANACAK): Benim için çok değerli dostum, kankim, konuya göre kankim veya ruhumun derinliğini bilen bir insan var. Sıfatları az oldu ama anlatılmaz yaşanır o... Bu kişinin ideali "bulaşıkçılık" yapmaktır. Şu an yaptığı veya şu ana kadar yaptığı işleri söylesem bu isteğinden dolayı "haber" olur... Ama reyting uğruna, değer ve düşünce uğruna değil. Onun için burayı geçelim hikayesine gelelim... Bu değerli insan "bulaşıkçılık" yapmak için adeta her yolu deniyor ve hala denemeye devam ettiğini de biliyorum. Hatta görüşmelerde referans olarak birilerini bile devreye sokuyor ancak ne gariptir ki şu ana kadar hiçbir yerden kabul görmedi.
Parada pulda gözü yok. Sigorta da istemiyor. Onun derdi kişisel düşüncem "sınıfsal ayrım yapıp hor gördüğümüz" klişeleşmiş kalıpları (birilerinin mutluluk adına yaptığı tabakları değil) kırmak, temizlemek ve işin büyüklüğü küçüklüğü olmadığını ispatlamak. Belki de daha derindir bilemiyorum. Yaptığında o küçük görünen ama büyük bir mesaj veren dünyayı ondan dinleyeceğim...

7 Haziran 2010 Pazartesi

KAFES VE NEFES

Yaş 35 yolun neresi?
Galiba 4'te 3'ü...
Cahit Sıtkı gibi şiir yazmayayım kalan dilimi de yaşayayım :)
Negatif anlamda değil pozitif anlamda tabii ki... Uzun süre oldu elim iç dünya anlamında klavyeye gitmeyeli... Nedeni dışsal etkenlerdi haliyle... Kendi iç çatışmalarımız dışa yansımalarımız kırılan aynalar, puslu ve kirli camlar, tebessümle karşılanan haller... Uzun sürecin özetiydi bunlar... Kendince yapabildiklerini yapıp da veya yaptığını düşünüp yapamadıysan elden ne gelir... Her şey vicdan muhasebendedir... Hatalar olmuyor mu elbet oluyor... Ben, sen, o, biz, siz, onlar... Yaralı yürekler çok iyi anlar... Çocukluktan bugüne kadar geldiğin zamanında her şeyin olmuş ama sonrasında adını bile unuttuğun ruhlar...
İnsan 30'unu geçince alışkanlıkları artıyor, "özgürlük" kriterlerin arasında zirve yapıyor, gençlikte değip değmediğini bilmeden yaptığın fedakarlıklar bir elin parmaklarına iniyor... Kimini çok iyi kavrıyor ve anlıyorsun kimini ise zaman çöplüğüne atıyorsun. Hem de geri dönüşüm kutusundan geri kullanıma koymayana dek... Med-cezirin azalıyor ama içindeki çocuksu yürek zamanla inzivaya çekiliyor. Onu dışarı çıkarabilmek ise biraz zor oluyor. Arada bir suyunu ekmeğini verip besliyorsun ama anlamsızca koşma, bağırıp çağırma yere düşüp ağlama olayını unutturuyorsun...

************

Özgürlük kaplıyor dış duvarlarını. İçin kaçmak istese de dışarı çıkıp gezi parkı teneffüsü yapmak istese de engel bu duvarlar. Ayaklar taksimetreye bakar... 5. kata çıkarken ki nefes nefese kalman "kendini" paralar. Sigara dumanları bayram yapar... Bir insanın sürecini azalttığı için başarı hanesine "PEKİYİ" karalar... Peki ya "gönül" ne yazar! Arada bir çok nadir rastladığı aydınlık gibi görünen ama "zindan içindeki" ışıkları yakalar. Bakar, bakar, bakar... Kısa süreli de olsa ruhunu çalar... Ama sonrasında o ruhu ve özü anladığını sanar ama maalesef o ruh kaçar... Yeni çiçeklerden bal almak için milyonlar içinde yalnızlığa takar... Eleştirel değil reel yaşar. Olanı olduğu gibi kabul eder. Bazı şeyler "olan olmadığı" halde olmuş kabul eder... Özgürlük vardır özünde, gözünde, yüreğinde. Ancak öyle değildir bir tarafı... Bakıp anlayanlar çok azaldı...
Özetle yaşamın tadı kendince arttı. Hafta içi işe adandı, hafta sonları müzikle ve değerli insanlarla nakaratlandı.
Peki ya ülkemizde dünyada ne oldu? Binalar arasına sıkıştırılan ve bazıları kısayola dönüştürülen metal dünyasında ruhani güzellikler tıkandı. Teknolojik gelişmeyle arttığına ve rahatlattığına inanılan yaşamda her şey sunnileşti... Kafes genişledi, derin bir nefes engellendi... Maydonozun tadı bile değişti...
Acıktım hadi suni yemeğe... Afiyet olsun :))))

20 Mayıs 2010 Perşembe

HEY HEY TAKSİ

Nereden başlasam nasıl anlatsam... Bir sabah uyandığında, yola çıkıp el kaldırdığında duran taksinin rengi hep sarıdır. Aracı kullanan da derinden yaralıdır. Kimisi konuşmak sohbet etmek için can atar kimisi ise taksimetresini kapattığı dünyasını para verseniz bile kelimelerle açmaz. İşte böyle bir anıda, 10 dakikalık mesafede yaşanan bir dilayoğ...
Önümüzdeki araç şehrin yabancısı gibi yavaş yavaş seyir halinde, bizim şoför ise sabır çekmekte... Ve aracı solladıktan sonra da psikolojik rahatlığı şu cümlelerle duymakta:

- Abi (benden çok çok büyük esnaf edebiyatı) afedersin ama bu küfrü kim icat ettiyse onun annesinin babasının elini ayağını öpeyim...
Ben hafif bir tebessüm gösterirken arkasından solladığı aracın şoförüne yönelik patlama...
- Senin ananı avradını...
Amcam bir hayli rahatlıyor, garibanların en ucuz küfür ilacını alıyor...
Sonrasında ise ilginç hikayesinden pasajlar sunuyor...
- Abi iş güç yok. Eve gidecektim ama sen geldin. Bir gün bir yolcu aldım abi. Deniz otobüsüne yetiştirdim adam indi. Bir baktım çantasını araçta unutmuş.. Çantanın içine baktım 35 milyar para abi... Eve gittim hanımla konuşuyoruz. Ben bunalmışım bıkmışım bu İstanbul'dan
"Hanım Erzincan'a kaçalım 50-100 tane koyun alalım keyfimize bakalım" dedim.
Hanım ise "Ben haram para yemem götür geri ver" diye çıkıştı.
Ben de çantayı unutan kişiyi aldığım yere gittim ve durumu anlattım. Adam şirket sahibiymiş. Görevli direkt bana "Ne kadar yazdı?" diye taksimetre ücretini sordu.
Ben de öfkeyle "15" dedim.
Adam getirdi sadece 15 verdi. Bir tarafta 15 diğer tarafta 35. Hani büyük bir şey de beklemiyorum ama insanlığın değeri de kalmamış.
Hanıma telefon açtım "Senin ananı. Adam bir rakı parası bile vermedi" diye ona saydım.
Evet İstanbul'da iyiliğin karşılığı yok, kötülüğün ise cezası ve ödülü çok.











12 Eylül 2009 Cumartesi

AÇILIM

Bir açılımdır gidiyor... Sanki şu ana kadar açılmamış sayfalar, haklar, özgürlükler ve insan hakları isteniyor... Görüntüde istenen bu... Hak ve özgürlük ve insan hakları... Daha iyi bir yaşam... Buraya kadar güzel... İstenen şeyler de güzel... Ama neden sadece Kürtler için... Dil olayı deniyor. Saygı duyulması gerek... Ancak tüm bu isteklerin hepsi görüntüde kalıyor... Sorun dil veya sosyal haklar değil sorun birilerinin bu istekler adı altında ülkeyi bölme girişimi... Sadece doğuda mı açlık, sefalet var... Genel anlamda evet ama bunun nedenleri sosyal hakların olmaması değil. Bunun nedeni eğitimsizlik sonucu 10 dönüm tarlası olan bir çiftin 10 tane çocuk yapması. Bakabileceğin kadar yapacaksın ve çocuklarına daha iyi bir yaşam sunacaksın... Hangi sosyal faaliyette bulundun da bu engellenmek istedi... Özgürlükler yeni özgürlükleri de beraberinde getirir. Burada önemli olan bir ülkenin çıkarları ve bütünlüğü ise başlarım öyle özgürlüğe de demokrasiye de insan haklarına da... Neden hep siyasi platformda çıkar amacı güden yapılanmaları oluşturuyoruz. Neden bu zihniyetteki insanları temsilci olarak seçiyoruz. Bu da ayrı sorgulanması gereken bir durum... Yine konumuza gelirsek... Türklük sadece bir ırk değildir yaşama ve kültür biçimidir... Güçtür... Büyüklüktür... Diğerlerini aşağılama değil kendini ifade etme şeklidir... Ne idüğü belirsiz hak ve insan hakları adı altında aranan şey dağlarda Mehmetçiği öldürerek aranmaz. Kanla tehdit unsuru oluşturulmaz... Ve en önemlisi Türkiye Cumhuriyeti bir kaç tane çapulcu için masaya oturup pazarlık yapamaz. Bunun için de ülke halkından destek isteyemiz. Neyin açılımını neyin pazarlığını yapıyorsunuz... Savaşla birlikte omuz omuza kazanılan Kurtuluş Savaşı'nın ardından birkaç çapulcu ile aynı masaya nasıl oturuyorsunuz... Birileri istiyor diye şu ana kadar sorun olmayan hak ve özgürlükleri şimdi yeniymiş gibi nasıl "hatadan biz" dönüyoruz mantığı ile veriyorsunuz... Her gün şehit haberleri var... Vicdanlar sızlamıyor mu? Evet ilk etapta aranan haklar ile şehitleri aynı kefeye koymak aynı çatı altında yaşadığımız Kürtler'e haksızlık gibi görünebilir ama onların da çıkıp "Siz Mehmetçik'e silah atıyorsunuz. Bizim haklarımızı savunmak size düşmez" diyenini duymadım. Resimdeki çocuğun babasız büyütmeye kimsenin hakkı yok. O çocuğun hakkını kim verecek. Hesabı kim ödeyecek. Bir defa insanların samimi olması ve dürüst olması gerekir. Bölücü örgütü bölücü ve öldürücü görmeyen ondan sonra birilerinin haklarını savunan kişilerin elini sıkmak veya selam vermek bile kemikleri sızlatması gerekir. Şanlı tarihimize çok büyük saygısız olur... Buyrun ben de bir açılım yaptım... Yasal olmayan eylemler düzenleyen ve mitinglerde bebek katilinin propagandasını yapan insanların yargılanmadığı bir ortamda kendi açılımımdan dolayı yargılanırsam da şaşırmam... BUYRUN BU DA BENİM AÇILIM... HAK İSTEMEDİM AMA DÜŞÜNCEMİ İFADE ETTİM...  SUÇ MU ACABA?

25 Temmuz 2009 Cumartesi

OLYMPOS




Doğallığın bozulmadığı, çok ekonomlik ve özgürlükçü bir yer. Şimdilik bu kadar yeterli. Gidin, gezin görün, şaşırın ve tadını çıkarın bence... KAÇMAZ... HERKESE TAVSİYE...