Bir köpeğin dilinden:
Genel anlamda adımızdır köpek. Kimisi kemik atar isim koyar, sevgi katar, kimisi taş atar isabet sağlarsa havalara sıçrar. Hatta nasıl bana vurduğunu AVCI edasında övünerek anlatır. Kimimiz sokakta kimsesiz bir şekilde yaşar, kimimiz ise hayvan sevgisi olanların evinde yatar. Bazıları bizi ticari unsura dönüştürür, hafif eğitim verdiğini düşünerek evcilleştirir. Bazıları ise sağlık sorunlarımızın endişe verici olmasından dolayı öldürmek için köşede bucakta yolda bizi arar... Peki biz kimiz? Neyiz? Aslında yok siz insanlardan farkımız. Sizlerin geliş amacı neyse kendi kulvarımız dahilinde bizim de o. Polislerin eline düştüğümüzde KÖPEK kesiliriz, verilen eğitimi hayata geçirir insanlara zarar verici maddelerin kokusunu alırız. Bir kemiğe talim ederiz, şevkat gösterene kuyruğumuzu sallarız, sinirle bakana veya taş atana havlarız. KEDİ gördüğümüzde ise bilinçsiz bir şekilde saldırırız. Neyi paylaşamıyoruz onu da anlamış değiliz! Eğer kimsesizsek mahalle muhtarının dolaşmadığı yerleri bile dolaşırız, seçim zamanlarında oy istemeyiz ama bir kemiğe talim eder sürekli o evin bahçesini kollarız. Bize hor gözle bakanın kapısının önünden ise bir daha geçmemeye çalışırız. Bir an kendimi KÖPEK gibi hissettim...
9 Haziran 2011 Perşembe
28 Eylül 2010 Salı
ÇÖPÇÜNÜN HAYATI
Türk filminin klasikleri arasına girmiş hemen hemen herkesin izlediği bir ÇÖPÇÜLER KRALI filmi vardır. Kemal Sunal'ın saflığı (aşırı onun adına başka bir şey deniyor ama seviyeyi düşürmeyeyim) temizliği hepimizi güldürmüştür. Belki zeka seviyesinin geride olması kıyaslanmış, belki özlediğimiz doğallığı fazlasıyla yaşamış olması sevilmiştir. Aslında hepimiz hayata belli bir yerde öyle başlıyoruz sonrasında ise değişime (değişim güzel ama bu cümlede güzel mi bilmiyorum) uğruyoruz. Size anlatacağım hikaye de bir çöpçünün hayatıdır. Bu insan çevre tarafından direkt söylenmese ama meclisten dışarı olduğunda iki kişi arasında "DELİ" olarak nitelendirilen bir vatandaştır. Rutin bir hayatı vardır. Sorumluluk sahibidir. İşine saygısı vardır. Ve her öğle molasında ekmeğini alır evine gider. Mutlaka iş molasında elinde ekmekle eve giderken görülür. Evlidir arkadaş. Çocukları vardır. Sadece evli değil aynı zamanda topadığı bazı çöpleri satarak parasını kazanmaktadır. Aldığı ücret günümüz şartlarında fazlasıyla tartışılabilir ama yine o belki de atasözümüzün bilincinde olmayarak DAMLATA DAMLATA ev almıştır kendisine. "Sosyal hayatı" sorsanız belki tam bunun anlamını bilmiyordur... Ancak onun da bir hayatı vardır.
Bu arkadaş böyle bir hayat yaşarken çok karmaşık bir ilişki içerisinde olan toplum tarafında değer gören ve belli bir saygınlığı olan arkadaş onun yaşamını iç dünyasını merak eder. O da evlidir çünkü. O sırada sosyalleşme ortamında sıkıntılı bir duruma düşmüştür ve "özel hayatı karmaşık" hale gelmiştir. İçinden çıkamadığı bu durumda o ÇÖPÇÜ onun için çok farklı bir anlam ifade eder olmuştur. Her gün görmektedir onu... Klasik haliyle öğle molasında elinde ekmek evine yemeğe giderken... Ve onun bu hayatına imrenir hale gelir. KEŞKEleri başlar.
- Ben de onun gibi olsam da bu içinden çıkılmaz duruma düşmesem" diye düşünür.
Ruh halinin özeti günümüz toplumunda geçerli olan ÇEVREYİ GENİŞ tutma eğilimidir. Ancak bu çevre onu içine almış HALKAYI GENİŞLETMİŞTİR. Belki de o acımasız duygu dolu girdaba çekmiştir.
Bir gün içinden çıkılmaz kara sevdalı bir durumda düşünürken yoldan bu geçmektedir. Ve onu yanına çağırır sorar...
- Mutlu musun?
- EVET
- Nasıl bunu başarıyorsun? diye sorar ve açılım yapmasını ister... Açalım da zorlaştırdığımız, bileşik hale getirdiğimiz ve daha ileri gidersek "karmaşıklaştırdığımız" hayatın özetini çok güzel anlatır.
- Benim bir karım var ve çocuklarım var. İşim var. Evim var. Evden işe işten eve gidiyorum. Yemekte ailemle beraber oluyorum.
Evet çok basit cümleler gibi görünüyor belki ama çok şey anlatıyor aslında. Duygulu ve duygusuz balayına giden de var, alayına giden de (Ben alaya da tabura da gittim askerken :))) Ama sonuçta birisinin beklenti ve istekleri değişmemiş mutluluğu dışarıda aramamış kendi dünyasını yaratmış. Yaratmış yanlış olabilir. Öyle gösterilmiş veya o şartlara mahkum (olumlu anlamda) edilmiş diyelim. Diğeri veya bizler ise küçükken çamaşır leğenindeki dalgayı okyanuslara yaymışız sonrasında boğulmamışız ama çırpınır olmuşuz. Belki de boğulmuşuz onunla bununla suni teneffüsle hayata sarılmaya çalışıyoruz. Buna dünyevi zevkler de deniyor galiba :))
Neyse fazla bunalım takılmadan kısa süreliğine çöplü olmayı tercih edeyim şu anda kül tablamda dolan sigaraları (efkarı) çöpe dökeyim. Yarın akşam da o çöpü yazının kahramanlarından birisi götürsün.
TEBRİKLER, ALLAH RAZI OLSUN EMEĞİNE SAĞLIK ÇÖPÇÜ...
HERKESE MUTLULUKLAR
20 Ağustos 2010 Cuma
İŞ İLANI
3,5 yıldır yayınlanmakta olan sektörel bir bilişim dergisine muhabir ve editör aranıyor.
ARANAN ÖZELLİKLER
Daha önce dergi deneyimine sahip olması
Şişli bölgesine kolay ulaşılabilir bir noktada ikamet ediyor olması
Erkek adaylarda askerliğini tamamlamış olması
Analitik düşünme becerisine sahip olması
Vizyoner yaklaşıma sahip olması
Seyahat engelinin olmaması
Editör için yukarıdakilere ek olarak; iyi derecede İngilizce bilmesi
28 yaş ve üstü olması gerekmektedir.
3 Eylül tarihine kadar ulaşan CV'ler dikkate alınacaktır.
CV'lerinizi info@nicemedya.com adresine gönderebilirsiniz.
ARANAN ÖZELLİKLER
Daha önce dergi deneyimine sahip olması
Şişli bölgesine kolay ulaşılabilir bir noktada ikamet ediyor olması
Erkek adaylarda askerliğini tamamlamış olması
Analitik düşünme becerisine sahip olması
Vizyoner yaklaşıma sahip olması
Seyahat engelinin olmaması
Editör için yukarıdakilere ek olarak; iyi derecede İngilizce bilmesi
28 yaş ve üstü olması gerekmektedir.
3 Eylül tarihine kadar ulaşan CV'ler dikkate alınacaktır.
CV'lerinizi info@nicemedya.com adresine gönderebilirsiniz.
10 Ağustos 2010 Salı
GARSON KIZ
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşla (gizemli bayan :) şu an için) bir mekana gittik. Manzara süper. İstanbul değil ama Kız Kulesi gözümüzün ucunda... Ramazan geldi, yediğimiz içtiğimiz önemli değil ancak gördüğüm bir olay bir hayli önemli (benim için tabii)... Muhabbet koyu, tanışma faslı, fazla iç dünyaların değil görünen köyün kılavuzla yüzeysel olarak anlatım ve tanıtım tarzı... O sırada GARSON KIZ (erkek garsonları da gözledim arada :))) tebessümle işini yapmakta... Ancak o yoğunlukta veya aldığı asgari ücret kıvamında (büyük oranda sigortası yoktur) gülümsemesi sırıtmamakta... Belki de zaman zaman istenilen siparişlerin getirildiğinde "bunun şunu eksik bunu eksik" denilerek aşağılanmakta veya sabrı taşırılmaya çalışılmakta. Fakat o durumu kabullenmiş bir havada veya sinirlerini aldırmış durumda... Bu kadar kısa sürede görünen ise benim adıma doğallığı...Ve benden direkt soru: ÖĞRENCİ MİSİN?
Yanıt: EVET
Sonrasında biz yine arkadaşla hayata ve özelimize dalıyoruz... Sonra tekrar bir şey istediğimizde GARSON KIZ (değerli insan) getiriyor.
SORU: HANGİ BÖLÜM?
CEVAP: ULUSLARARASI İLİŞKİLER DİYE BAŞLAYIP DEVAM EDERKEN ancak ben RADYO TELEVİZYON istiyorum.
BİZ arkadaşla karşılıklı tebessüm ediyoruz. Çünkü onun girmek istediği işin bir şekilde içindeyiz. Ben direkt değilim :)
Kaçıncı sınıf olduğu hiç önemli değil. Orada hayatından bezmiş umutsuzluğa düşmüş bir genç (Aklıma Young Boys geliyor) profili çizmiyor... Aksine tebessümüne devam ediyor ve bu konudaki inancını, kararlılığını ortaya koyuyor. Hem de "iş yok ki çalışalım" diyen yaşıtlarına hem ders hem de tez konusu veriyor. Ve belki de yıllar sonra oraya istediği hedeflere ulaşmış bir müşteri olarak gittiğinde kendisi gibi hem okuyup hem de çalışan bir kıza rastlama ihtimali yüksek olarak... Ama o dönemde şunu da görecek... Kendisinin yapılmayan sigortası o kızın yapılmış olacak... Çünkü sömürü düzeni ve patronların "emek sömürüp daha fazla kazanayım" düşüncesi yasalarla cezalandırılacak... Bir umut tabii bu...
BULAŞIKÇILIK
ÖNEMLİ BİR HİKAYE (YAŞANMIŞ VE YAŞANACAK): Benim için çok değerli dostum, kankim, konuya göre kankim veya ruhumun derinliğini bilen bir insan var. Sıfatları az oldu ama anlatılmaz yaşanır o... Bu kişinin ideali "bulaşıkçılık" yapmaktır. Şu an yaptığı veya şu ana kadar yaptığı işleri söylesem bu isteğinden dolayı "haber" olur... Ama reyting uğruna, değer ve düşünce uğruna değil. Onun için burayı geçelim hikayesine gelelim... Bu değerli insan "bulaşıkçılık" yapmak için adeta her yolu deniyor ve hala denemeye devam ettiğini de biliyorum. Hatta görüşmelerde referans olarak birilerini bile devreye sokuyor ancak ne gariptir ki şu ana kadar hiçbir yerden kabul görmedi.
Parada pulda gözü yok. Sigorta da istemiyor. Onun derdi kişisel düşüncem "sınıfsal ayrım yapıp hor gördüğümüz" klişeleşmiş kalıpları (birilerinin mutluluk adına yaptığı tabakları değil) kırmak, temizlemek ve işin büyüklüğü küçüklüğü olmadığını ispatlamak. Belki de daha derindir bilemiyorum. Yaptığında o küçük görünen ama büyük bir mesaj veren dünyayı ondan dinleyeceğim...
7 Haziran 2010 Pazartesi
KAFES VE NEFES
Yaş 35 yolun neresi?Galiba 4'te 3'ü...
Cahit Sıtkı gibi şiir yazmayayım kalan dilimi de yaşayayım :)
Negatif anlamda değil pozitif anlamda tabii ki... Uzun süre oldu elim iç dünya anlamında klavyeye gitmeyeli... Nedeni dışsal etkenlerdi haliyle... Kendi iç çatışmalarımız dışa yansımalarımız kırılan aynalar, puslu ve kirli camlar, tebessümle karşılanan haller... Uzun sürecin özetiydi bunlar... Kendince yapabildiklerini yapıp da veya yaptığını düşünüp yapamadıysan elden ne gelir... Her şey vicdan muhasebendedir... Hatalar olmuyor mu elbet oluyor... Ben, sen, o, biz, siz, onlar... Yaralı yürekler çok iyi anlar... Çocukluktan bugüne kadar geldiğin zamanında her şeyin olmuş ama sonrasında adını bile unuttuğun ruhlar...
İnsan 30'unu geçince alışkanlıkları artıyor, "özgürlük" kriterlerin arasında zirve yapıyor, gençlikte değip değmediğini bilmeden yaptığın fedakarlıklar bir elin parmaklarına iniyor... Kimini çok iyi kavrıyor ve anlıyorsun kimini ise zaman çöplüğüne atıyorsun. Hem de geri dönüşüm kutusundan geri kullanıma koymayana dek... Med-cezirin azalıyor ama içindeki çocuksu yürek zamanla inzivaya çekiliyor. Onu dışarı çıkarabilmek ise biraz zor oluyor. Arada bir suyunu ekmeğini verip besliyorsun ama anlamsızca koşma, bağırıp çağırma yere düşüp ağlama olayını unutturuyorsun...
************
Özgürlük kaplıyor dış duvarlarını. İçin kaçmak istese de dışarı çıkıp gezi parkı teneffüsü yapmak istese de engel bu duvarlar. Ayaklar taksimetreye bakar... 5. kata çıkarken ki nefes nefese kalman "kendini" paralar. Sigara dumanları bayram yapar... Bir insanın sürecini azalttığı için başarı hanesine "PEKİYİ" karalar... Peki ya "gönül" ne yazar! Arada bir çok nadir rastladığı aydınlık gibi görünen ama "zindan içindeki" ışıkları yakalar. Bakar, bakar, bakar... Kısa süreli de olsa ruhunu çalar... Ama sonrasında o ruhu ve özü anladığını sanar ama maalesef o ruh kaçar... Yeni çiçeklerden bal almak için milyonlar içinde yalnızlığa takar... Eleştirel değil reel yaşar. Olanı olduğu gibi kabul eder. Bazı şeyler "olan olmadığı" halde olmuş kabul eder... Özgürlük vardır özünde, gözünde, yüreğinde. Ancak öyle değildir bir tarafı... Bakıp anlayanlar çok azaldı...
Özetle yaşamın tadı kendince arttı. Hafta içi işe adandı, hafta sonları müzikle ve değerli insanlarla nakaratlandı.
Peki ya ülkemizde dünyada ne oldu? Binalar arasına sıkıştırılan ve bazıları kısayola dönüştürülen metal dünyasında ruhani güzellikler tıkandı. Teknolojik gelişmeyle arttığına ve rahatlattığına inanılan yaşamda her şey sunnileşti... Kafes genişledi, derin bir nefes engellendi... Maydonozun tadı bile değişti...
Acıktım hadi suni yemeğe... Afiyet olsun :))))
20 Mayıs 2010 Perşembe
HEY HEY TAKSİ
Nereden başlasam nasıl anlatsam... Bir sabah uyandığında, yola çıkıp el kaldırdığında duran taksinin rengi hep sarıdır. Aracı kullanan da derinden yaralıdır. Kimisi konuşmak sohbet etmek için can atar kimisi ise taksimetresini kapattığı dünyasını para verseniz bile kelimelerle açmaz. İşte böyle bir anıda, 10 dakikalık mesafede yaşanan bir dilayoğ...
Önümüzdeki araç şehrin yabancısı gibi yavaş yavaş seyir halinde, bizim şoför ise sabır çekmekte... Ve aracı solladıktan sonra da psikolojik rahatlığı şu cümlelerle duymakta:
- Abi (benden çok çok büyük esnaf edebiyatı) afedersin ama bu küfrü kim icat ettiyse onun annesinin babasının elini ayağını öpeyim...
Ben hafif bir tebessüm gösterirken arkasından solladığı aracın şoförüne yönelik patlama...
- Senin ananı avradını...
Amcam bir hayli rahatlıyor, garibanların en ucuz küfür ilacını alıyor...
Sonrasında ise ilginç hikayesinden pasajlar sunuyor...
- Abi iş güç yok. Eve gidecektim ama sen geldin. Bir gün bir yolcu aldım abi. Deniz otobüsüne yetiştirdim adam indi. Bir baktım çantasını araçta unutmuş.. Çantanın içine baktım 35 milyar para abi... Eve gittim hanımla konuşuyoruz. Ben bunalmışım bıkmışım bu İstanbul'dan
"Hanım Erzincan'a kaçalım 50-100 tane koyun alalım keyfimize bakalım" dedim.
Hanım ise "Ben haram para yemem götür geri ver" diye çıkıştı.
Ben de çantayı unutan kişiyi aldığım yere gittim ve durumu anlattım. Adam şirket sahibiymiş. Görevli direkt bana "Ne kadar yazdı?" diye taksimetre ücretini sordu.
Ben de öfkeyle "15" dedim.
Adam getirdi sadece 15 verdi. Bir tarafta 15 diğer tarafta 35. Hani büyük bir şey de beklemiyorum ama insanlığın değeri de kalmamış.
Hanıma telefon açtım "Senin ananı. Adam bir rakı parası bile vermedi" diye ona saydım.
Evet İstanbul'da iyiliğin karşılığı yok, kötülüğün ise cezası ve ödülü çok.
12 Eylül 2009 Cumartesi
AÇILIM
21 Ağustos 2009 Cuma
25 Temmuz 2009 Cumartesi
27 Haziran 2009 Cumartesi
GÜZEL BİR HİKAYE
Japonya'da bir çocuk 10 yaşlarındayken bir trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş.
Oysa çocuğun büyük bir ideali varmış.
Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş.
Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya'nın ünlü bir Judo ustasına gidip yapılacak bir şeyin olup olmadığını sormuş.
Hoca: -Getir çocuğu, bir bakalım, demiş.
Ertesi gün baba-oğul varmışlar hocanın yanına..
Hoca çocuğu süzmüş ve -Tamam demiş..
Yarın eşyalarını getir, çalışmalara başlıyoruz.
Ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve bu hareketi çalış demiş.
Çocuk bir hafta aynı hareketi çalışmış..
Sonra hocasının yanına gitmiş.
"Bu hareketi öğrendim başka hareket göstermeyecek misiniz?" diye sormuş.
Hocanın cevabı: Çalışmaya devam et olmuş...
2 ay,3 ay,6 ay derken çocuk okuldakı bir yılını doldurmuş..
Çocuk bu bir yıl boyunca hep o aynı hareketi tekrarlamış...
Hocanın yanına tekrar gitmiş:
-Hocam bir yıldır aynı hareketi yapıyorum bana başka hareket göstermeyecek misiniz?
-Sen aynı hareketi çalış oğlum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz..
2 yıl ,3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10.yılını doldurmuş.
Bir gün hocası yanına gelip "Hazır ol!" demiş..
"Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın!"..
Delikanlı şok olmuş.. Hem sol kolu yok hem de judo da bildiği tek hareket var. Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir sansının olmayacağını düşünmüş; ama hocasına saygısından ses çıkarmamış...
Turnuvanin ilk günü delikanli ilk müsabakasına çıkmış. Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmış. Derken.. ikinci üçüncü maç.... çeyrek, yarı final ve final...
Finalde delikanlının karşısına ülkenin son on yılın yenilmeyen sampiyonu çıkmış. Tam bir üstat delikanlı dayanamayıp hocasının yanına kosmuş..
-Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın hele.. Bende ise bir kol eksik ve bildiğim tek bir hareket var.. Bu kadar bana yeter.. Bari çikip da rezil olmayayım izin verin turnuvadan çekileyim..
-Olmaz demiş hocası. Kendine güven, çık dövüş. Yenilirsen de namusunla yenil.
Çaresiz çıkmıs müsabakaya. Maç baslamış. Delikanli yine bildigi o tek hareketi yapmış ve tak.! Yenmiş rakibini şampiyon olmuş. Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş:
-Hocam nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var. Nasıl oldu da ben kazandım.?
-Bak oğlum 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki, artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir, ikincisi de o hareketin tek bir karşi hareketi vardır. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir.!
Bunu anlatan dostumuz bir de şunu ekledi: İnsanlarin eksiklikleri bazen , ayni zamanda en güçlü taraflari olabilir: Ama yeter ki bu eksiklik kafalarında olmasın....
NOT: Nermin Hanım'a teşekkürler...
28 Mayıs 2009 Perşembe
20 Nisan 2009 Pazartesi
10 Nisan 2009 Cuma
UNUTULMADIN
İçinden geleni söyle , kalırsa yazık olurHayata küsüverirsin , hüzünler seni bulur
Bişeyler yapabilirsem güzel gözlerin için
Başından geçeni anlat , masaldır benim için
***
Hele bi gel , uzaklar sana gelirSen hele bi gel , bütün dertler bitiverir
Hep seni bulur , uzun zor sıkıcı günler
Yazık olur , hadi gel kurtar bizi
MELODİ
Otobüs yolculuğu sırasında (şehir içi) bir cep telefonu çalar... Liseli gencin cebinden çıkan melodi onun enerjisini veya günümüz doldur boşalt gençliğinin profilini sergiler. Genelde bu yabancı ve hareketli bir parçadır.
Otobüs yolculuğu sırasında bir cep telefonu daha çalar...
Yaşlı amcanın cebinden çıkan telefonun kendi hafızasında bulunan sıradan gibi görülecek bir melodidir. Anlamı ise; heyecanı bitmiş hayatla yüzleşmenin getirisi olarak bir çok şeyin boş olduğu anlamına gelebilir. Yaşamı rutine bağlamıştır. Bir dönem olumlu veya olumsuz tepki verdiği davranışların ne kadar boş olduğunun tepkisizliğidir...
Otobüs yolculuğu sırasında bir cep telefonu daha çalsın bakalım.
Yüzünde Anadolu ve ezilmişlik havası bulunan orta yaşlı amcanın telefonunun melodisi bunalım ve Türk toplumuna özgü İbrahim Tatlısesvari parçalardan biridir...
Otobüste hiç mi bayan yoktur?
Tabii ki vardır ama orta hal üzerindeki bayanların cebi her nedense sessizdedir veya çalmaz. Onların cebi olduğunun bile pek farkına varmazsınız...
Özet itibariyle bireye özgü fikir veya düşüncelere varmak ama bunu tamamen sonuca bağlamak yanlıştır belki ama o kişinin rengi, hayat felsefesi ve yaşamı hakkında ipucu verir sanırım...
Cebinizin melodisi ne?
24 Mart 2009 Salı
POZİTİF BAHÇIVAN!
Memleketimizde iyimserler kötümserlere kızınca "Hiç mi pozitif bir şey yok bu memlekette birader" diye çıkışırlar.
İşte size pozitif bir bahçıvan...
Seyahatten dönen ev sahibi telefon açmış, konuşuyorlar:
- Nasıl, her şey yolunda mı?
- Yolunda... Küreğin sapı kırıldı, şu anda onu tamir ediyordum.
- Neden kırıldı?
- Köpeğinize mezar kazarken zorlamışım, ondan kırıldı.
- Nee! Köpeğim mi öldü?
- Maalesef havuza düştü?
- Benim köpeğim çok iyi yüzerdi; havuzda nasıl ölür?
- Havuzun suyu boşalmıştı, atlayınca betona çakıldı.
- Havuzu yeni doldurtmuştuk, neden boşalttınız?
- İtfaiyeciler evdeki yangını söndürürken ilave suya ihtiyaç duydular.
- Neee evde yangın mı çıktı?
- Evet efendim. Annenizin vefatı dolayısıyla taziyeye gelenlerden biri yanık sigara bırakmış.
- Annem mi öldü? Yahu kadın daha iki hafta önce sapasağlamdı?
- Haklısınız da... Yatak odanızda karınızla en yakın arkadaşınızı aynı yatakta görünce kalbine inmiş.
- Yahu hiç pozitif bir haber yok mu adam sende?
- Var efendim... Geçen gün siz AIDS testi yaptırmıştınız ya... Sonucu geldi, pozitif...
NOT: Teşekkürler Deniz...
ARADIĞIM O

Öyle birini bulun ki;
Size içten bir şekilde güzel olduğunuzu söyleyen;
Suratına kapadığınızda sizi geri arayan;
Sizin uykuya dalmanızı seyretmek için yumayan;
Sizi alnınızdan öpen;
Size en zor anlarınızda bulutların üstüne çıkarmak isteyen;
Arkadaşlarının önünde elinizi tutan...
Öyle birini bekleyin ki;
Size durmadan size sahip olduğu için kendini şanslı saydığını veya ne kadar önemsediğini hatırlatan;
Arkadaşlarına dönüp 'aradığım o...' diyen...
Tenini besleyip gelistirmeye bakma, çünkü o sonunda topraga verilecek bir kurbandır. Sen gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek, şereflenecek odur.
20 Şubat 2009 Cuma
YURDUM İNSANI
Urfalı'nın biri mezarında yatan babasını ziyaret ediyor:Babo nasısan, eyimisen?
Gene Fatihayı gaptın, keyfin yerinde.
Oraları bilmem amma...
Buraları bura olmaktan çıhmış gayri.
Mezarıydan galksan, gafayı yersen.
Öldüğüye sevinirsen...
Sıra geceleri bitti artık.
Şindi Bitliste beş minare de yok.
Hasangalasında caketim de galmamış.
Hem Urfa dağlarında ceylanlar da gezmiy.
Herkes: Şak-şuka, şaka da - şuka söylüy...
**
Ne mırranın, ne de gayfenin dadı galdı,
Gayfenin neslisi çıkmış, südü de içinde.
Gaçak çay da hepden gaçak olmuş,
Sallama içiyler..
**
Ahhh.. Şu gavur icadı televizyon yokmu?
Tam üç tene eve aldım, gene de acans dinliyemiyem.
Gumasının yüzünden gocasından ayrılan böyük gız,
Yaseminin penceresinden bakmazsa göremiymiş.
Öbür oğlan Gurtlar Vadisi.
Hele o güççüğü yokmu ?
Sen görmedin.
Saçını hep Amerikan kesdiren,
Gözü , gulağı oynuy namıssızın.
Acun Firarda diy, başka bişey demiy
Turizm dersine eyi geliymiş.
Valla yalan, Mahsadı çıbıldak garılara baha...
Torunun Şehmuzla iftihar etmelisen,
Aletirik Mehendisi çıktı.
İş bulamadı, galdırım mehendisiyem diy.
Galdırım da yok ya, çamırlarda debeleniy, duruy...
**
Babo bi de telefon çıkmış, minnacık.
Şalvarın cebine on tene sığar şerefsizim.
Tele-fon amma teli,meli yok.
Eyi bişey de çok yalan söylüy.
Ben Siloyu tarlada görüyem,
Aradığın gişiye ulaşılmıy diy.
Ancaaa foturaf bilem çekiy vallaha...
Bu cümma rühuya hatim indirecektik;
Mevlüt Hoca nazlanıy, boğazı ağrıymış.
Yoh gendini üçaylara hazırlıymış...
Eve iki tene CD göndermiş,
Bunuyla gırk hatim iner demiş.
Eh.. Sen de bunuyla idare edersiy.
Dünya işleri bitmiy.
Şindi bana müsade;
Aşağı kepir tarlaya gidiyim.
Golf oynuyacağım da...
NOT: Berrin teşekkür ederim canım...
30 Ocak 2009 Cuma
MEÇKA ENGİN
Aklıma geldikçe hala güldüğüm bir ağabeyin anısını anlatayım... Normalde herkesin başına gelebilir belki ama bu kadar uzun sürmesi şaşırtıcı... Buyrun kahkahaya...Meçka (Bulgarca'da ayı, Yunanca'da vatansever anlamına geliyormuş) Engin otobüsle giderken Bolu Dağı'nda verilen molada hemen tuvalete koşar. Çok sıkışmıştır. Hemen boş bir kabin bulup kendini oraya atar. Tam oturduğu sırada yan kabinden bir ses gelir...
-Merhaba...
Bir yandan sıkıntısını gidermeye çalışan Meçka Engin şaşkın bir şekilde "Merhaba" der.
-Nasılsın...
Şaşkınlık haliyle "Sağol iyiyim, sen nasılsın" der.
-Ne yapıyorsun...
Meçka Engin tuvalette ne yaptığını bildiğini düşünerek soruyu değişik cevaplar "Ben İstanbul'dan Ankara'ya gidiyorum. Sen nereye gidiyorsun?" yanıtını verir...
Meçka Engin cevap beklerken hiç ummadığı bir konuşma duyar:
- Hayatım telefonu kapatıyorum, yandaki tuvalette bir gerizekalı var. Sana sorduğum sorulara yanıt verip duruyor. Ben seni sonra ararım...
27 Ocak 2009 Salı
DERSLİK
Aranızda Müslüman olan var mı? Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve yüksek sesle cami cemaatine sorar:“Aranızda müslüman olan var mı?”
Korkudan kimse bir şey diyemez. Bir müddet sonra yaşlı bir adam ayağa kalkar ve “Ben müslümanım” der. Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar. Adam dışarıdaki inek sürüsünü gösterip:
“Amca, şunları kurban edicem, ben beceremem, yardım eder misin?” der. Yaşlı adam bayağı bir hayvanı kestikten sonra “Ben yoruldum, artık başka birini bul” der. Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer ve cemaate yüksek sesle tekrar sorar:
“Aranızda başka müslüman var mı, varsa yanıma gelsin?”
Az önce giden yaşlı adamın doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar.
İmam: "Ula bağa ne bakıp duraysunuz uşaklar? İki rekat namaz kildurduk diye müslüman mı olduk? Yüce İsa hepimizi korusun”
İmam: "Ula bağa ne bakıp duraysunuz uşaklar? İki rekat namaz kildurduk diye müslüman mı olduk? Yüce İsa hepimizi korusun”
NOT: Fıkrayı gönderen Burcu'ya teşekkür...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






