29 Aralık 2008 Pazartesi

ISSIZ AdaM

Aslında film anlatmayı sevmiyorum, izlemeyi tavsiye ediyorum. İşte Issız Adam da onlardan birisi... Her ne kadar genel anlamda eleştirilecek konu çok olsa da genel anlamda çok güzel ve etkileyici bir duygusal yapıt. Tıpkı Babam ve Oğlum'da olduğu gibi. Yine Türk insanının duygusal yapısı fazlasıyla yakalanmış ama dozunda bırakılmış. Erkek genellemesi bazında çok basite indirgenmiş ve duygusuz ve sadece cinsellik ön planda tutulmuş. Belli bir amaç seçilmiş, ve "Hepiniz böylesiniz" düşüncesindeki acılı bayanlara fazlasıyla prim verilmiş. Bu kadar abartılmamalı ve bence biraz sonda yüklenen duygusallığın temeline veya psikopat olmasına neden olan sebeblere inilse daha güzel olabilirdi. Haaa burada tabii şunu da unutmamak gerek: Herşeyi ben verirsem siz (izleyici) düşünmezsiniz mantığı da olabilir. Saygı duyulmalı...
Fazla dozdaki Taksim'in insan hayatını nasıl sıradanlaştırdığı, duygusuz bir hayvani varlığa dönüştürdüğü çok güzel anlatılmış... Ancak bunu kırmak için Beyoğlu Denizi'ne bir de ADA empoze edilmiş. Bu ADA aslında herkesin demir atmak istediği ve ömürlük bir hayatın son bulacağı bir ADA. Eğlence okyanusunda boğulan birisinin sığınabileceği, tutunabileceği ve kulaç atmayı bırakabileceği çok güzel bir olanak. Bu olanağın farkına varılıyor ve dünyası haline getirdiği cinsel amacı uğruna mücadele veriliyor... Buna rağmen Ada'nın verdiği çok güzel bir mesajla kıymeti anlamış görünüyor ama MAVİ TELAŞ'ı önce MAVİ sonra da TELAŞSIZ görmek isteyen bir kişilik bir anda TELAŞ'ı tercih edip ADA'yı haklı çıkarıyor...
Ancak sonrasında koca bir okyanusta bulunması çok zor olan bu ADA'nın kıymeti maalesef en güzel mevsiminde bilinmiyor...
İşin garip yani para, pul sahibi olmanın değil duygulu bir insan olmanın önemi vurgulanıyor... Aileyle bağları kopmuş, bir tane arkadaşının telefon açmadığı veya bir arkadaşının bile olmadığının hissettirilmesi sanırım ISSIZ ADAM başlığını açmak adına yapılan bir yalnızlaştırma olsa gerek. O kadar derine inilirse herkesin kendi çapında bir yalnızlığı iç dünyası vardır...
Bir erkek olarak ALPler'den bir ER'i savunmak bana düşmez (savunmayı da istemem) ama o insanı bu duruma getiren nedenler de biraz irdelense sondaki gözyaşları boşa akmazdı sanırım...
Anlatmıcam dedim ama fazlasıyla abarttım. İzlemeyenlerden özür dilerim...
Sonunu da şöyle bağlayayım: HAYAT DENİZİNDE ALLAH HERKESE BİR ADA NASİP ETSİN... AMA KIYMET BİLENLERE...

19 Aralık 2008 Cuma

ÖZÜR Dİ-LE-Mİ-YO-RUM

Özür dilemek... Basit anlamıyla bir insanın hatasını kabul etmesi anlamına gelir... Şimdi bizim toplum veya sözüm ona, AYDINLAR (!) yıllardır vicdan azabı çektikleri bir konuda ÖZÜR DİLEME kampanyası başlattı... Ne gariptir ki bu bireysellikle başlayıp binleri buldu... Tabii ki bireylerin duygu ve düşünceleri kendilerini bağlar... Tıpkı her olay ve durumda olduğu gibi... Tarih dendiği zaman aklıma "olayları gerçekleştiği zaman dilimine ve o günün şartlarına göre değerlendirmek gerektiği" düşüncesi geliyor... Tarihi bilginin yanı sıra birebir yaşananlar da tarihi bilgilerle daha da bir anlam kazanıyor ve somutlaşabiliyor. Ortaokulda başlayıp lisede de birebir katıldığım bir törenimiz vardı. Nice yıllara... Bu sene 88. kutlandı. 28 Mart 1920... Doğup büyüdüğüm yerin yani Düziçi'nin Kurtuluş Bayramı... Kime karşı... Görüntüde Fransızlar'a ama içlerinde Fransız askeri kıyafetini giymiş destekçisi bir grup Ermeniler'e karşı... Kurtuluş Bayramı'nda canlandırılan olay ise şöyle: Kadınlar evin önünde imece usulü ekmek (Yufka... Bu genelde 15-20 günlük toptan yapılır) yapıyor... Bu sırada Fransız ve Ermeniler ekmek yapan Türk kadınlarımıza baskın düzenliyor. Tacizde bulunuyor ve bazılarını öldürüyor. Bu sırada küçük bir çocuk baskını görüp dedelerimizin dedelerine (Çete) haber veriyor... Ve Fransızlar'ın yiyecek ekmek yapan kadınlarına yapılan haince saldırıya karşılık verilip Düziçi düşman işgalinden kurtarılıyor... Bir hatırlatma yapayım. Nenelerimiz çocuklarına kızdığında kullandığı kelime dikkatinizi çekerim "Fransız" değildir "Ermeni senidir." Neden İngiliz veya İtalyan değildir de sinir olunduğunda beddua eder gibi "Ermeni" denir. Her şeyin cevabını veriyor. Bu kulaktan duyma şeyler değildir birebir yaşanmış olaylardır. Ha yeni nesilde, anamda veya babamda kızma sözü olarak "Ermeni" kelimesini duyamazsınız. Çünkü bu bugünlerin veya yarınların sorunu değildir. Geçmişte yıllarca bizimle birlikte yaşayan ancak sonra Fransızlar'la birlik olup kalleşçe arkadan vuran düşman kuvvetlerinin eseridir. Şimdi hak arama olayındalar. Hak aramak güzel bir şeydir ama neden bir İngiltere şimdi "imza kampanyası" düzenleyip biz zamanında Türkler'i öldürdük, İstanbul'u işgal ettik, ülkeyi parçalamaya çalıştık demiyor... Neymiş soy-kırım... Ne soy-kırımı... Neyin soy-kırımı. Sen birarada yaşadığın insanlara ihanet edip onları arkadan vurmaya çalışırken bir şey yok ben kendimi korumaya çalışırken var... Bu nasıl bir zihniyettir ve günümüzde bunun adı vicdani sorumluluk haline getirilir...
Asıl tehlike... Bireylerle başlayıp toplumsal hale gelen dejenere bir millet olmaktan geçmektedir... Zamanında bir grup Ermeniler'i kullananlar gizli ama açık güçler, şimdi masa başı oyunlarla toplumu bölmeye çalışmaktadır. Kutup bölgesinde olmamasına rağmen kutuplaşmaya müsait ülkemize yeni bir başlık sunup bölücülük yaratılmaktadır...
Benim İstanbul'da bir Ermeni arkadaşım oldu. Ne geçmişi değerlendirdik ne düşmanlık yarattık ne bir ÖZÜR diledik. Aksine güzel paylaşımlarımız ve anılarımız oldu. Birileri şunu söyleyebilir... Yaşandı bitti saygısızca aldatmanın tadına varınca parçası "Aydınlar" ülkesinin dillerinden düşüremediği bir nakarat olabilir aslında... Ama bunun adı aydınlıksa karanlıkta kalmayı tercih ederim... Temellerimizin atan ve bugünlerimizi bizlere yaşatan insanların kemiklerini ÖZÜR DİLEYEREK sızlatmaktansa ruhlarına daha fazla FATİHA okumayı tercih ederim...
Bu benim savaş taraftarı olduğum anlamına gelmesin. Fazla uzağa gitmeye gerek yok... Bu AYDINLAR, komşumuzda binlerce kilometre uzaktan gelen ABD, Irak'ta küçük çocukları öldürürken SESSİZ KALMA kelimeleri daha lugatımıza girmediği için mi kampanya yapamamıştı... Oysa geçmişe değil ama buna müdahale edip en azından masum insanları kurtarma şansı varken...
Demokrat bir insan olduğumu düşünüyorum ama olayın içine VATAN, MİLLET (Hele hele her metrekaresinde atalarımızın dedelerimizin kanının olduğu topraklarda) girince kusura bakmayın demokratik olamayacağım. Özür dilemenin vicdan olduğunu belirtenlere de dilemeyerek vicdansız olmayı tercih edeceğim... Ülke ve vatan için demokratik olduğunu düşünen bireylerin ne ülkesi ne vatana ne de milleti vardır... Bence varsa yoksa küresel krizin yaşandığı bugünlerde kapitalist düzenin söz sahibi haline getirdiği görünürde VİCDANLI (!) bireylerdir...
Evet biraz düşüncenize karşı saygısızlık yapmış olabilirim ama özür nasıl bireyin kendi düşüncesiyse bu da benim kendi düşüncem... ÖZÜR Dİ-LE-Mİ-YO-RUM... Hadi buyrun bir özür de bu yazı için dileyin ve "Karanlık birinin zırvalaması deyin"

17 Aralık 2008 Çarşamba

KEBAP FESTİVALİ

Bir Adanalı olarak belki klişe kaçacak ama "Adanalıyık, Allah'ın adamıyık" tekerlemesiyle başlayayım olaya. Belki biraz sonra önereceğim fikri biraz basite indirgiyor olabilir ama doğal olmak en güzeli düşüncesiyle mevcut veya yerel seçimler sonrası mevcut olarak Adana Büyükşehir Belediye Başkanı'na bir çağrıda bulunmak istiyorum... Haddime mi? Evet düşünce özgürlüğü çerçevesinde haddime!
Önerim daha iyi bir Adana ve daha iyi bir tanıtım adına... Dışarıdan fazla göç alan ve bu nedenle özellikle adli vakaların en fazla olduğu il olarak ön planda tutulan güzel şehrimizin iyi yönlerinin de gösterilmesi ve tanıtım konusunda eksiklik olduğu düşüncesindeyim. Adana'ya mal olmuş kebabından şalgamına ve yer fıstığına kadar bir çok yerli malı ürünlerine daha iyi pazar yaratabilir ve bunu sosyal bir birlikteliğe dönüştürebilir. Bilindiği üzre Adana'da her yıl Altın Koza Film Festivali yapılır. Ahmed Arif'in "Türkü söylemek, küfretmek Çukurova yiğidine mahsustur" yakışır sözü gerçek olsa da biz Türkü söylemek kısmını alabiliriz...
Sanatçısı, popçusu, topçusu ve ünlüsü çok olan bu memleketimiz için büyük bir tanıtım yapacağı KEBAP FESTİVALİ'ni daha organize daha kapsamlı hale getirmez... Adana Ticaret Odası bu eksikliği görüp festival bağlamında adımı atmış ancak fazla ses getirdiği düşüncesinde değilim... Kebap Festivali bence Altın Koza Film Festivali öncesinde gerçekleşirse şehrin vitrini ve tanıtımı, sosyalliği açısından büyük bir reklam potansiyeline kavuşur... Gerçi kebabımızın reklama ihtiyacı yok ama iki gün boyunca düzenlenecek olan bir organizasyonla şehir dışında bulunan Adanalılar'ı, Film Festivaline gelen ünlü konukları kaynaştırma ve tanıtma anlamında büyük bir katkı yapacağı düşüncesindeyim... Hatta bu organizasyon için belli bir mekan düzenlenip giriş belli bir ücret dahilinde olabilir... Adanalı sanatçıların da sahne alacağı bu özel günler konserlerle, panellerle ve yöretime özgü oyunlarla daha bir anlamlı ve güzel hale gelebilir diye düşünüyorum... Mesela bu konuda Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim'in öncülük edeceğinden hiç kuşkum yok... Ayrıca küçük bir meblag ile girişinin ücretli yapılabileceği bu organizasyondan elde edilecek gelirin eğitime veya Adana'da yaptırılacak yeni bir okul temeline gidebileceği kanısındayım...
NOT: Değerli ağabeyim Mustafa Donbaloğlu (Adana'da yaşıyor) Kebap Festivali'nin Altın Koza Film Festivali'nin bir parçası haline getirebileceğini söyledi. Ya açılışın ya kapanışın Kebap Festivali ile daha bir anlam kazanacağını ifade etti. Evet bu daha mantıklı sanırım... Teşekkürler abi...

16 Aralık 2008 Salı

MİNİ GÜLDEN :)

Yaklaşık 15 gün önce Gülden cip aldı... Öncesinde de ehliyet. Ancak şoförlüğü konusunda yakın arkadaş çevresi olarak bizlerin endişeleri vardı. Öncesinde zırhlı bir kamyonla trafiğe girmesinin daha doğru olacağını düşünüyorduk ama o yollara hızlı bir giriş yaptı. Bundan kime ne? Evet tanımayanlar için kimene belki ama Gülden'le öyle bir anı yaşadık ki daha önce böyle böyle bir şey olacak deseler ilk yarı 1 ikinci yarı bir olur diye iddiaya girerdim sanırım :))) Neyse olaya gelelim. Gülden arabayı aldı ve sağolsun sürekli birşeyler yapalım gezelim havasında... Neyse bir gece Gülden telefonla aradı. Bu arada trafikte alan kaplamamak için cipi değil kardeşinin olan mini cooper'ı tercih ediyor şu anda. Eve dönmeden önce gece 12'yi geçmişti beni aradı. "Napıyorsun" diye... Evde olduğumu ve gelebileceğini söyledim... Neyse tarifle hatırladığı kadarıyla 5 dakikalık mesafeyi yarım saate yakın bir sürede gelebildi. Sanırım mini cooper'ın yanında yürüdü :))) Ben de eşofmanlarımla dışarıya çıktım... Neyse yanına bindim ama şaşkın ve biraz da trafik işkencesine maruz kalmış bir haldeydi. Park yeri arıyoruz benim evin yakınlarında... Döndük dolaştık ekonomik kriz varya (!), bir tane boş yer yok. Gülden de eve gitmek istiyor ama tek başına gitmekten çekiniyor. Bana "Sen yanımda olursan gidebiliriz" dedi. Bu cümlede Gülden açısından çok önemli bir mevzuu vardı. Kendi getirdiği arabasıyla eve dönmesi onun kendine olan güveninin artması ve trafikle ilgili üzerindeki olumsuz psikolojiyi atlatması anlamına geliyordu. İlk etapta yok filan dedim sonra kahve içmek istedik. Gecenin bir yarısı her yer kapalı. Sağa sola girdik ve E-5'e çıktık.
İstikamet Şişli'den Avcılar... Ara ara sağımızdan solumuzdan markajlara uğruyoruz... Neyse Gülden o kadar saygılı ki herkese yol veriyor :)). Kamyoncuların psikolojisini anlamak için biz de dedik sağdan gidelim. Sağ tarafı parselleye parselleye 40'ı geçmeden gidiyoruz ama bir yandan da mini cooper'a ayıp oluyor... Arabanın hakkını vermek anlamında... Neyse Gülden sigara üstüne sigara yakıyor, yavaş yavaş yol alıyoruz... Ben dikiz aynanın sesli modunda sağ serbest durumları :))) İnsanlar kornayla tepki veriyor ama bilmiyorlar ki bu yollara yeni düştü.... Bir yandan gülüyoruz bir yandan da açıkcası o da ben de kasılıyoruz ama bunu dışarıya vurmuyoruz... Tek rakibimiz olan yolları yeneceğiz ya... Avcılar'a yaklaşıyoruz ve Gülden sağdan sıkıldım en azından ortaya geçsek durumlarındayım. Ve Gülden orta şeritte... Km hızı 100'e yaklaşıyor, beni şaşırtıyor... İyi de gidiyor... Sağsalim Avcılar'dayız. Çaktırmadan ikimiz de derin bir "oh" çeker gibi... Sonra park problemimiz olduğu için bir cafe buluyoruz ve kahve içeceğiz. Kapıda kahya karşılıyor... Park etmesi için acemi olduğumuzu hissettirmeden anahtarı ona veriyoruz :))) Gülden mutlu, endişelerini kırmış vaziyette... Sonra evlerinin önüne geliyoruz park yeri arıyoruz... Normalde var ama biz yerimiz geniş olsun istiyoruz... Bir yer buluyoruz. Sağ yap sol yap yaklaşık 10 dakikalık prova sonrası arabayı park ediyoruz. Biraz daha hafif olsa kaldırıp koyacağız ama zor :)))
Evet Gülden ilk eve dönüşünü başarıyla gerçekleştiriyor... Bu arada saat 02.00 filan... Ben evime dönücem taksi arıyorum. Hakkını yemeyeyim eşofmanlı çıktığım için ve üzerime bir tek evin anahtarını aldığım için taksi parası Gülden'den... Neyse gecenin bir yarısı taksi arıyorum Avcılar'da... Bir süre yürüdükten sonra bir taksi buluyorum. Gündüz Şişli diyorum. Taksici şaşkın bir vaziyette. Tekrar soruyor "Neresi?" diye... Anlaşıyoruz ve üzerimde 40 YTL olduğunu ve fazla tutarsa veremeyeceğimi söylüyorum. "Ok" deniyor ama taksicideki yağlı müşteri sevincini ve bu saatte bu ne geziyor burada düşüncesini de mimiklerinden okuyabiliyorum...

SONUÇ: Şaka gibi...

15 Aralık 2008 Pazartesi

DÜNÜN ÇOCUKLARI

Geçen gün gecenin bir yarısı. Sabah etmeme daha var ve TV'de takılıyorum... Son dönemlerde kısır döngüye ve yüzeysellikten öteye bir şey göremediğim TV'de ne gariptir ki güzel bir film izletiyor bana hayat... TRT-1... Durağan mı durağan başlıyor... Ancak rüyalar ilgi çekici hale geliyor... Hele ezilmiş ve sürekli dışlanan anne olaya gizem katıyor ve film beni bağlıyor... İyi ki bağlıyor... İzlemediğim bir filmin anlatılmasını sevmediğim için fazla detaya girip anlatmaktansa mutlaka ama mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum... Her ne kadar biraz din vurgusu yapılsa da onu görmeden güzel bir duygusal yapıt diyebilirim... Ağlamayanların soğan doğramasını tavsiye ederim... :)) İyi seyirler...

8 Aralık 2008 Pazartesi

NOSTALJİ

Her yörede kurban kesimi genelde aynıdır belki ama kendi yöreme göre çocukluğumdan bugüne kadar geçen Kurban Bayramı'nı anlatayım... Osmaniye'nin Düziçi ilçesinde Kurban Bayramı nasıl geçer? Bir kaç gün öncesinde bıçaklar ve et keserleri bileylenmesi için demirciye verilir... Genelde de bir tane veya iki tane iyi bıçak alınır... Bayram günü sabah erkekler kalkar önce bayram namazına gider... Küçük çocuklar için alınan bayramlıklar bir gün öncesinden yatağın kenarına konulduğu için sabah o giyilir. Onun mutluluğu ayrıdır. Yetişkinler ise gündelik kıyafetini giyer. Camiden çıkışta bayramlaşmalar başlar... Şeker ve sıcak pide alınır eve gelinir. Hemen ailenin diğer bireyleriyle bayramlaşma töreni ve kahvaltı yapılır. Yol boyunca konu komşu bahçede kurban tezgahını hazırlamış, mangallar yanmaya başlamıştır... Kasap olayı yoktur. Zenginler uğraşmamak için kasap çağırır ama bizde ise o gün için herkes kesim işlemi yapıldıktan sonra kasap kesilir... Bu konuda yıllardır "Kurban"larımızı kesen Hüseyin Emmi vardır... Ev ev dolaşır ve herkesin kurbanını o keser. Bir dönem abim "Ben de keserim" dedi ve kulağı bir tarafta kafası bir tarafta kaldı kurbanlığın ama o da öğrendi şimdi işi. Kesim öncesinde bahçede ateş yanmıştır... Bir an önce et yemek için...
Kurbanlık genelde küçükbaş hayvandır... Koyundan ziyade koç tercih edilir... Öncelikle anam son istek gibi kurbanlığa yiyecek bir şeyler ve suyunu vermiştir... Eski kıyafetlerimizi giyer korumalığa geçeriz. Herkes hayvanın bir tarafından tutar. Kanı için küçük bir çukur kazılır. Ayakları bağlanır ve hayvan yatırılır. Buna fazla girmeyeyim. Kesim töreni sonrası hayvan ayaklarından bahçedeki ağacın dalına asılır... Sonra ailenin büyükleri bıçakları eline alıp bir sağdan bir soldan girer. Her seferinde deri kesilir bir şekilde... Bir an önce bitirmek adına acele edilir ve birisi birinin elini küçük çaplı olarak kazaya kurban eder... Neyse kesim töreni biter ve mangalın başına geçilir... Etler parça parça edilir dolaba kaldırılır. Ailenin küçük eli ayağı olan çocuğa bölümlere ayrılan parçalar kesemeyenlere gönderilir. O sırada at arabaları (fayton) genelde THY, Diyanet (Deniz Feneri yoktu bizim oralarda) deri toplamaya başlamıştır. Anam kurbanın derisini tuzlamıştır bile... Sonra ilk pişen et afiyetle yenir ve "sertlik yumşaklık" analizleri başlar. Şimdiler de hazır kesim yerinden alındığı için kilo tartışması yaşanır... İlk gün genelde kurban kesimine ayrılır. Yakın komşularla kimin eti güzel testlerine geçilir... Çaman (pirzola) en güzelidir... Birinci derecedeki akrabalarla akşama doğru bayramlaşma törenine gidilir. Onun öncesinde rahmetli olan dede ve neneler için mezarlıklara gidilir dualar okunur... İkinci gün ise tamamiyle akrabalık, dostluk ve arkadaşlık ilişkilerinin sıcaklığının zirveye çıktığı andır... Herkes birbirine gider. Genelde ikram edilen şeylerde kesinlikle "et" vardır... Üçüncü gün ve sonrasında dördüncü gün normale dönmeye başlamıştır... Ama çalışmamanın ve birarada olmanın verdiği mutluluk ayrıdır. İnsanlar daha bir sıcak daha bir özgür ve daha bir samimidir... Her ne kadar küçük çaplı küskünlükler olsa bile...
Ha bir de o kadar kurban gördüm daha bir gün memleketimde kurban sabahı yağmur yağdığını görmedim. Kurban kesimi bittiğinde yaşadım ama...

2 Aralık 2008 Salı

KURBAN OLAYIM...



Önümüzdeki pazartesi Mubarek Kurban Bayramı... Annem ismimi teravih dinlerken Hz. İbrahim'in oğlu İsmail'i kurban etmek istediğinin anlatıldığı sırada "Oğlum olursa adını İsmail koyacağım" diye isimlendirmiş... İsimlendirmiş isimlendirmesine de özeleştiri yaparsam tarz ve davranışlarım veya hayatım binlerce Muhammed, binlerce Hüseyin, binlerce Ali gibi isimleri tamamlayan veya en azından ona layık olmamış. Bu bir gerçek... Neyse yazmak istediğime dönersek... Her geçen yıl kurban kesenlerin oranı azalmakta. Bunun nedeni ise mal mülk içindeki insanlarımızın kredi kartı veya ev, araba taksitlerinin olması nedeniyle borçlu görünmesinde. Kesinlikle onları yargılamıyorum... Nasıl zenginlik yaşamın bir parçasıysa borç da aynı şekilde milyonlarca insanın değişmez ve değişemeyen bir başka gerçeği... Eski dönemlerde kurban kesmek, onu yaşamak, idrak etmek çok farklıydı. Kendi çocukluğuma indiğimde de bunu görebiliyorum. Belli bir yaşın ilerlemesinden sonra önce izlediğimizin ardından ayaklarını tutmaya başladığımız kurban kesim olayı da tarihe karışıyor. Metropol hayatında eski kurban kesimlerinin tarih olmasına tanık oluyoruz. İlk etapta olumsuz gibi görünebilir ama bence doğal ve olması gereken bu... Belli bir bilinç düzeyine eriştikten sonra görüyorsunuz ki "kurban" bir şekil önemli olan niyettir... Mesela biz memlekette kurban keserdik ama ne hikmetse kurban kesemeyenlere etin en güzel yerini vermemiz gerekirken insanın yapısı gereği mi bir türlü verilemezdi... Oysa kurbanın amacı en güzelini ve iyisini olmayana verebilmek değil midir? Bu biraz da şeye benziyor aslında. Tüm organlarını bağışlamak istiyorsun ama ne gariptir ki ölümde bile insanın yakışıklı güzel gitmeyi istemesi gibi saçma bir şey...
Yine konumuza dönersek... Koç, keçi, koyun, dana vb. hayvanların kesilme taraftarı değilim. Tamam kurban kesmek dinimizin bir gereğidir, sevaptır ve görevdir ama günümüz şartları ve olayları düşünüldüğünde insan kendi vicdanıyla buna farklı cevaplar bulabilir. Öyle sunni bir hayata ve yaşama doğru gidiyoruz ki yakında "kurbanlar" bile teknolojik ve hormonlunun da hormonlusu haline dönüşecek. Nerede doğallık, nerede insanlık... Kimi neyi niçin kandırıyoruz... Belli bir ekonomik girdisi olan insanlar zaten yılın belli bölümlerinde etlerini alabiliyorlar. Yani geçmişe göre ete hasretlik bir durum yok. Oysa asıl kurbanı yaşaması ve bayramı görmesi gerekenler yıl boyunca doğru düzgün et yüzü göremeyen ekonomik durumu iyi olmayan anne ve babaların küçücük saf ve temiz çocukları olduğunu düşünüyorum. Onlara "Kurban" olmak gerektiğini ve kesilen hayvanların en güzel kısımlarının onlara verilmesi gerektiğine inanıyorum...
Mesleğin getirisi olarak yine ailemden uzakta kalıcam sanırım. Bu benim için ilk etapta üzücü ama sonrasında alışılagelen şartların ve iş hayatının bir ürünü. 9 günlük tatil var ama bize değil. Burada önemli olan kurbandan ziyade ailelerin, dostların ve akrabaların kaynaşması... Farklı bir açıdan ise günlük trafik yoğunluğu altında psikolojik savaş verdiğimiz İstanbul'un boşalması... Sevindirici ve güzel yanı biraz da bu :)))
Herkese şimdiden iyi bayramlar...

19 Kasım 2008 Çarşamba

TAKSİCİ

Geçtiğimiz günlerde gece işten geç çıktım ve ev yakın olduğu için taksiye bindim... Ancak şöför koltuğundaki amca takım elbiseli eli ayağı düzgün ve taksici profilinin dışında bir izlenim verdi... Kısa mesafeye rağmen Türkiye gerçeğini gösteren diyalog yaşandı aramızda. Yaşı bir hayli ilerlemiş görünen amcaya daha önceki mesleğini sordum, açıkcası fazla şaşırmadım ama üzüldüm...
Gecenin bir yarısı beni evime götüren ve 3-5 kuruş için o saatte çalışan kişi emekli öğretmendi... Zamanında mesleğinin değerini bilememekten yakındı... Yılın yarısında tatil yaptığını ancak şimdi çalışmak zorunda olduğunu söyledi. Ben de bazıları para kazanır yiyecek zaman bulamaz, öğretmenlerin de zamanı çoktur ama harcayacak parası yoktur dedim... 3 çocuklu amca, ikisini mühendis yapmış bir tanesi ise lise 2'ye gidiyormuş. Emekli olmasına rağmen o saatte içimi burkan çalışmasının nedeni de lise 2'ye giden çocuğu olduğunu öğrendim.
Ayrıca normalde dinlenme ve çalışma hayatının tadını çıkarma olarak özetlenen emekliliğin Türkiye'deki acı gerçeği kısa sürede amca sergilemiş oldu. Beni evime bıraktı ama o halde sadece onun değil binlerce emekli insanın çalışıyor olması beni üzdü...
Buna benzer bir olay da 7-8 yıl önce başka bir gazetede çalışırken başıma gelmişti... Emekli baba çalışıyor, 22 yaşındaki işsiz oğlu ise hatunlarla gününü gün ediyordu. Ama baba sorgulamıyor "ne olursa olsun o benim oğlum" düşüncesiyle ona harçlık çıkarmaya çalışıyordu.
Ve yine eski dönemden bir anı: İkitelli'deki gazeteden çıktım. Ulaştırmanın arabasıyla evime geleceğim... Adam "Ben yolları bilmiyorum tarif edersiniz" dedi. Bu normal bir söylemdi ama amca yolu değil İstanbul'u bilmiyordu. Ve ayrıca gözleri görmüyordu. Karşımızdan kamyon geliyor amca farkında değil. Bir kaç kez uyardık olmadı. Başka servislerden de birileri vardı. Bir arkadaş "Amca bırak ben kullanayım" dedi. Amca öyle bir şey arıyordu zaten hemen yana geçti. Neyse arkadaşı bıraktık son ben kaldım. "Yavaş yavaş gidelim aman acele etme amca" uyarısıyla sağ salim evime geldik. Yoldaki muabbet ise amca doğudan birkaç gün önce yeni gelmiş ve İstanbul'u hiç bilmiyor. İndiğimde beni şoke eden soruyla karşılaştım...
Amca bana "Ben evime nasıl gideceğim?" diye sordu...
Evini değil ama semtinin adını sordum. Onu bile bilmesine şaşırdım.
Aramızda en az 5 tane semt olmasına rağmen benim de diyecek bir şeyim yoktu... "Sağ yap sol yap düz git" tarifime hem üzüldüm hem güldüm...


10 Kasım 2008 Pazartesi

ATAM

ATAMIZI bir kez daha anıyoruz... Maalesef onun temellerini attığı ve bazılarının bugünlerde yıkmaya çalıştığı ve değerini, sıcaklığını yeterince anlayamadığımız Türkiye binasında (Buna asla izin verilmeyecek gerçi ama)... Şu ana kadar durumu özetleyen ve benim aklımdan çıkmayan bir olayla durumu özetlemek istiyorum. Karadeniz turu sırasında Samsun'da Atatürk Müzesi'ni gezerken İstanbul'da doğup büyüyen yaşlı bir teyze Atatürk'e bakıp "Sana bakacak yüzümüz yok ama" sözü herşeyi anlatıyor...

7 Kasım 2008 Cuma

ELVEDA

Krizim geldi :)) Hayat insana her an gülmüyor hemen bir sevgili vermiyor... Zaten hemen verse de ondan bir hayır gelmiyor :)) Test edildi, onaylandı... Uzun zaman oldu yazmayalı... Ellerim ve yüreğim "yaz rahatla" dedi ben de saçmalayım biraz...
Bazı konularda çok hareketli bazı konularda ise çok monotan geçen süreci yaşıyorum bu aralar... Özelim, genelim birbirine girmiş durumda. Kamuoyuna açacak özel bir hayatım yok açıkcası. "Sevgili" diyeceğim ve yüreğime pranga vuracak biri de yok... Olsa zaten bu saatten sonra çok farklı olacak ve bir anlamda resmiyet kazanacak... Genelim ise iş-ev ve ara ara tavla kursuyla geçiyor. Bazan tavla dersi veriyorum, bazan alıyorum. Bu bile gökkuşağı umduğumuz ama genelde siyah-beyaz görünen hayatımızın rengi olabiliyor. Mutluluğu büyük şeylerde arayan bir yapım yok. Belli bir mücadele verip olanı olduğu gibi kabul ettiğimden bu yana hayalperestlik ve yarınlara havale olayı bitti. Milli piyango bileti almıyorum, sayısal oynayıp hayallere dalmıyorum. Bunlara çok önceleri dalmıştım planlarını kurmuştum... Hepsi hazır... Çıkacağı uygun zamanı bekliyorum...
Dostlarla, arkadaşlarla birarada olmak hayatın en güzel tarafı... Onlarda hiç konuşmadan oturabiliyorsan, yanında olduğunu görebiliyorsan aynı an ve mekanı paylaşabilmek bile yetiyor... Bir süre ne msn'e girmeyi düşünmüyorum... Hani bayanların özel günleri vardır ya benim de kendime göre özel günlerim var... Bilen bilir :)))) Bu da onlardan biri... Bir süre inzivaya çekiyorum kendimi ve yüreğimi... Buna fazlasıyla ihtiyacı var... Hoşçakalın...

29 Ekim 2008 Çarşamba

ARGUVAN

Ne Malatyalıyım, ne Arguvanlıyım. Ancak orada görev yapan bir dostum nedeniyle biraz olsun bilgi sahibi oldum... Dostuma göre türküleri meşhur yaklaşık 2 bin 900 nüfusu olan Arguvan'ın spor konusunda önemli bir sorunu var... Aslında yok... Çünkü spor denen olay yok... Bu acı gerçeği gören ise ne gariptir ki Arguvanlı değil... Sadece orada görev yaptığı için gördüğü bir acı tabloyu dile getirmiş. Kendisi için değil toplumsal duyarlılığa sahip olduğu için Arguvan'ın gençliği için istiyor. Ne mi istiyor... Arguvan veya Malatyalı iş adamlarının kendi memleketlerine sahip çıkabilmesini rica ediyor...
Değerli dostumun gönderdiği yazı şöyle:
ARGUVAN SPORDAN YOKSUN
Avrupa'nın en genç nüfusuna sahip ülkelerden biri olan Türkiye'de, genç nüfusun her geçen gün uyuşturucu ve alkol tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Yeşilay'ın raporuna göre, sigaraya başlama yaşı 10'un altına, alkole başlama yaşının 11'e, uyuşturucuya başlama yaşının da 13 'e kadar düşmüş olduğunu görüyoruz. Geleceğimizi nasıl bir nesile emanet edeceğimiz konusunda endişelenmemek elde değil.
Gençliği tüm bu illetlerden korumanın en etkin yollarından biri de hiç şüphesiz ki sportif faaliyetlerdir. Peki gençlerimize bu konuda yeterince alan tahsis edebilmiş miyiz? Cevap tabii ki ve maalesef, hayır!!
Malatya'nın türküleriyle ünlü ilçesi Arguvan'daki gençler, spor yapacak alandan yoksun olmaktan oldukça muzdarip. Basketbol alanı var ama, direklerde potaları yok. Futbol sahaları var ama taşlık ve kullanmaya elverişsiz, bir tarafı da uçurum. Soyunma odaları var ama kullanılacak bir tarafı yok. Yani kısaca, burada spor yapılamıyor.
Arguvanlılar, yetiştirdikleri insanlardan övgüyle sözeder hep. Eminiz ki; Malatyalı, özellikle de Arguvanlı iş adamları, Arguvanlılar'a bir spor kopleksi yaptırmaktan kaçınmayacaklardır.

NOT: Burada amaç tüm Arguvanlılar'a ulaşmak değil, duyarlı ve ekonomik anlamda durumu iyi olan bir Arguvanlı'ya ulaşabilmek... Ulaşır mıyız... Çok zor... Ulaşıp da olumlu bir yanıt alabilir miyiz... O da çok zor... Peki kolay olan ne... Bunu okuyup kapatmak :)))
Bu arada sadece Arguvan mı bu durumda... Tabii ki değildir... Bir çok ilçe Arguvan gibi alana bile sahip olmayabilir... Ama önemli olan sesli düşünüp bunu dile getirmektir... Belki soruna çözüm bulunmaz ama Arguvan tarzıyla bu soruna bir TÜRKÜ yapılabilir :)))

NİCE YILLARA


28 Ekim 2008 Salı

KALP

Geçtiğimiz ay benim için fazlasıyla hareketli geçti. Nedense her gün biriyle yattım. Yatağa girdiğimde hiç beni yalnız bırakmadı. Sürekli sağımdan girdi soluma geçti ama hep benimleydi... Zaman zaman nefes nefese bıraktı, zaman zaman terletti... Benim için garip ve alışık olmadığım bir durumdu... Uyutmak bilmiyordu... Yerine göre adrenalin arttırıyor yerine göre sakinleşiyordu.... Bazan koluma sarılıyor bazan bacağımdan tutuyordu... Taa ki onu dinlemekten yorulana dek... Evet bu benim KALP ağrımdı... Önce özel eşim sayesinde (Şamil) grafiği çekildi sonra hayatımda ilk olan efora (Erkekler için sakıncalı bir epilasyon olayı vardı) girdim... Heyecanla gelen test sonuçları olumluydu... Sadece benim en iyi dostum sigaranın yıllardır peşimi bırakmaması sonucu getirdiği bir acıymış... Sigara ile yüzleşmem gerekiyordu ancak ben onu bırakmayı bir defa düşündüm o da değerli bir ağabeyime (Uluğ abi) söz verdiğim içindi... Doktor bırakmamı istedi ama ben ona ihanet edemezdim o bana sürekli etse ve zarar verse bile... Ona verilmiş bir sözüm yok ama o beni değil ben onu bırakıp gideceğim galiba...
Bu arada hepimiz sorumlu olmadığımız nedenlerden dolayı engelliydik ama yanlış karar Diyarbakır'dan geri döndü... Herkes özgür ve sağlıklı bir hayat dileğiyle...

21 Ekim 2008 Salı

SELAM PATRON :)

Küresel ısınmayla havamız değişti, ekonomik soğumayla dengemiz bozuldu... Kuru parayla faizle ayakta kalmaya çalışan bankalar batmaya başladı, olan da her zamanki gibi garibana oldu. Hemen hemen her kurumda işten çıkarmalar var... Haliyle biz basın sektöründe de... Genelde yılbaşı öncesinde sağolsun patronlar zam yapmamak ve ekonomik çıkarları adına en alt ve orta kesimdekileri işten çıkarır bir iki ay sonra daha az veya aynı maaşa geri alır. Şimdi kriz nedeniyle birçok basın yayın organında tensikatlar var ve hala devam ediyor... Peki kimler işten çıkarılıyor? Amcası, dayısı olmayan ve tek amacı iş yapmak olan birçok emekçi? Peki neden? Alınteriyle aldığı 3-5 kuruştan kar etmek için... Peki sorarım size.... Hangi patron, iş yapmayan akraba ilişkisi bulunmayan bir insanı çalıştırır... Bu her sektörde böyledir. Tanımadığı bilmediği bir insan çalışıyorsa işi nedeniyle çalışıyordur... Haa istisnai yalakaları (karaktersizleri) bunların dışında tutmak gerekir... Çözümü ne? Çok basit... Tek işi ailesini geçindirmek olan, her ay sonunu zor getiren ve aldığı maaşla ayakta kalan bir anneyi veya babayı çıkarmaktansa onun bunun hatrına köşe kapmış olan ve neredeyse bir servisin maliyeti kadar para alan köşeyi kapanı çıkarmak yeterlidir... Bir evin gösterişli yanan lüks içindeki ateşini söndürmezsiniz, sadece alevini azaltırsınız ama bir köşeyi dönen yerine 10 tane emekçiyi çıkararak 100 kişinin yağ sürülen ekmeğini kuru bırakırsınız... Mesela bizde bazı köşelerde insanın özeli olan cinselliği ve yatak odasını veya beynindeki sıcak ilişkiyi kaleme alanlar var... Ne gariptir ki en fazla okunan köşelerimizdendir bu... Ve bu köşeler beyinle mi yoksa beden teriyle mi alınır bilemiyorum... Bizim ilgi alanımıza girmiyor :))) Yakın zamanda diğer şirketlerde olduğu gibi bizim sektörümüzde de geniş çaplı bir operasyon var... Emekçiler vicdani sorumlulukları çerçevesinde işini yapıyor, diğerleri ise keyfine bakıyor... Emekçiler şanssızlıktan yakınır ama aslında bu işten çıkarmanın bir piyango olduğunu düşünürseniz en büyük ikramiye onlara çıkar... Çünkü çalıştıkları ve mücadele verdikleri için talihlidirler... Tıpkı torpili olmadığı için veya olduğu halde kullanmayarak doğuya askerlik yapmaya gidip şehit olan Mehmetçiklerimiz gibi...
Herkese bol şans... Her çalışan gibi benim de bir biletim var ve açıkcası büyük ikramiye çıkarsa emin olun üzülmem... Bunu samimiyetimle söylüyorum üzülmem... Diğer emekçilerin de üzülmemesini tavsiye ederim... Çünkü bizler emeğimizle varız bu emeği gururumuzla, onurumuzla ve vicdani sorumluluğumuzla işe olan saygımızla belki burada olmaz ama başka bir yerde ifa ederiz... Şu ana kadar ettik bundan sonra da ederiz...
NOT: İşten çıkarılma endişem yok (büyük konuşmamak lazım :))) ama çıkarılma duygusunda olan ve şu anda işsiz kalan arkadaşlarım adına yazdım bir anlamda...
Şunu da belirteyim... Aydınca'nın (Aydın abi) dediği gibi burada çok karamsar ve olumsuz bir patron profili çizdim... Hiç mi iyisi yok... Tabii ki var... Ama iyileri bu çark maalesef fazla işler halde bırakmıyor... Bir şekilde dışarı itiyor ki yan yollara sapma, bireyi, toplumu ve ülkeyi yanlış rotalara götürüyor... Haliyle de acısını yine toplum olarak bizler çekiyoruz...
Bir anlamda filmin adını hatırlamıyorum ama yıllarca hapishanede yatan bir mahkum cezasını çekip dışarı çıktığında hayal kırıklığına uğruyor ve hapishanedeki arkadaşlarını daha samimi ve insancıl buluyordu geri dönüyordu... Bireyler küstürülüyor, yıldırılıyor ve dürüst olduğu için dışlanıyor... Patronla ne alakası var diyebilirsiniz... Balık baştan kokar diye bağlayayım...

12 Ekim 2008 Pazar

ÇİVİ

ELİNDE ÇEKİÇ OLAN KİŞİ HERŞEYİ ÇİVİ OLARAK GÖRÜR (Abraham Harold Maslow) Dostum Ahmet'in (http://www.ahmet-al.blogspot.com/) sitesinde okumuş ve çok dikkatimi çekmişti bu söz... Evet bu söz gerçek anlamıyla marangoz işi gibi ama aslında atasözlerinin veya özlü sözlerin hayata uyarlanmış biçiminin aynası olsa gerek. Hepimizin zaman zaman bir çekici ve çivisi var... Yerine göre bu işi sağlam yapıyoruz, çekici doğru yerde kullanıyoruz, yerine göre çiviyi yanlış tahtaya çakıyoruz, yerine göre de duvara tosluyoruz... Bir anlamda hayat böyle değil mi? Özellikle iş ortamlarında sık rastlanan bir durumdur... Birine yetki verilir, o yetkinin etkisiyle bir anda değişir (Görmemişin bir oğlu olmuş tutmuş şeyini koparmış) Şu ana kadar değişmeyenini pek görmedim ama duydum.... Değişmeyenler çarka ayak uyduramadığı için onuru ve gururu adına istifa etti... Kimse kariyer bazında dolu bir kartvizitle doğmuyor elbette... Kimisi zekasıyla, bilgisiyle sivriliyor, kimisi tırnaklarıyla kazıyarak tünele mahkum oluyor (metroseksüeller de var :))) kimisi ise paraşütle tepeden (amca dayının elden tutmasıyla) inip koltuğa kuruluyor, çekici elinde buluyor. Önünde ise rahatlıkla çakabileceği 10'luk 8'lik çiviler duruyor... Ama ilginçtir bu çiviyi kabul etmeyen yaş değil, kuru tahtalar da kendini koruyor, koruyamayanlar da yerinde sayıp çivileniyor...
Bazılarımız tahta, bazılarımız çekiç bazılarımız çivi ve bazılarımın çekici tutan ellere sahibiz... Ne gariptir ki bunlar bir bütün halinde manzarayı oluşturuyor. Tahta olmalı ki çivi kendini önemli hissetsin, çivi olmalı ki çekiş büyüklüğünü görsün... Hepsi zincirleme... Tabii burada biraz tahtaya sorgusuzca haksızlık etmiş oluyoruz ama çivi ve çekicin işlevini yerine getirmek için kullanıyoruz... Sadece tahta mı... Duvar da bizim için önemli. Çok garip aslında duvarın hikayesi... Dört duvarlar arasında kendimizi koruduğumuz sıcak ve huzurlu bir yaşam sürdüğümüz bir araç ama aynı zamanda da hedeflerimiz, isteklerimiz önünde duran bir set...
Konumuza geri dönersek verilen yetki veya edinilen mesleği (çekiç) ilk etapta (cahiliye dönemimizde) çok kullanırız. Yolda yürümemizi bile değiştirir hatta sürekli ondan bahsederiz, günlük olayları detayına kadar anlatırız. Kalıcı izler bırakan yanlış çivilemeler yapmış olabiliriz. Bir zamanlar bizim büyük olarak gördüğümüz o çivilemeler sıradanlaşır yerini yeni tahta ve beklentiler alır. Ama bu çekiş ve çivi dünyasının sonucunda espri unsuru olarak kabul edilen TAHTALIKÖY vardır... Evet orası çekiş ve çivinin hesabı ödeyeceği bir yerdir... Ayrıca insanın dünyaya gelişindeki eksikliği veya deliliği vurgulamak adına da TAHTASI EKSİK denir...
Allah herkese tahta, çekiç ve çivi ile birlikte bir de VİCDAN nasip eylesin...
"Çivileme" hayat denizine dalanlara da mutluluk versin :)))...

8 Ekim 2008 Çarşamba

HERKESE LAZIM


İzlemeyenlerin mutlaka izlemesini tavsiye ederim. CAN DOSTUM...
İYİ SEYİRLER...

7 Ekim 2008 Salı

BİRŞEYLER OLACAK

Saat sabahın dördü... Uyutmuyor beni bir şeyler... Saçmalama dönemim... Düşünceli haldeyim... Öyle büyük bir sıkıntı var mı? Düşünürsen çok. Zamana bırakırsan yok... Peki ne derdim? Niye böyle kendimi gerdim? Bilmem :))) Ama güvendiğim hislerim elimi tuşlara götürüyor saçmalasan da yaz diyor...



Konu yok kafamda, aslında çok...
Almışım yükümü çıkıyorum yola...
Sana mı kaldı hayatın kargosu olmak...
Onu ordan oraya taşımak...

Kendi yükünü tanımayana sormak
Bırak "değmeyenlerin" emanetini
Taşıyamıyorsa yerinde kalsın
Hayat, olanı olduğu gibi yaşasın

Negatifleşmek niye...
Kaçılmaz gerçekleri gör diye...
Eeee gördüm elden ne gelir
Sadece düşünmek uykusuzluk getirir

Sıkıyorsun artık yeter
Sen de yolcu değilmisin bire keder
Neden ikametgah tutuyorsun
Yaşanılası hayatı sorguluyorsun

Gelen mesajlar çoğaldı
Gönderiler ise azaldı
Hava bir hayli karardı
Kalkalım biz artık geç oldu

Otobüste kimse gülmüyor
Taksiciler ağlaya ağlaya sürüyor
Ama hayat bir şekilde gidiyor
Şükreden de giderek azalıyor

Hep olumsuz mu çalacak telefon
Sevgiyle basılacak yok mu buton
Bir çoğunun içi olmuş beton
Gerçek ise sahte faturalı naylon

Arkana bakarak yürü
Olumsuzluk bir sürü
Yok mü hiç güzellik türü
Duygularda gizli her türlü

Maskeli balo veren çok
Karınları devamlı tok
Çıkarı için sürekli atar ok
İçinde hiç sevgi yok

Bunalımı artık bırak
Çizme artık zikzak
Yarınlarına bak
Uyan uyan tik tak

Bir şeyler olacak dedim
İçimdekini söyledim
Adresini ve içeriğini veremedim
Hislerime güvendim

Çok kara tablo çizdim
Belki gerçekleri ifade ettim
Kendi yazdıklarıma güldüm
Bir bardak da su içtim

HADİ EYVALLAH!

6 Ekim 2008 Pazartesi

CAN'IMIZ YANIYOR

Cumartesi günü Çenan'dan öğrendim acı haberi. "Şerefsizler karakolu basmış 15 şehit var" dedi telefonda... Aramızda RTÜK'e takılacak diyaloglar geçti. Ablamlara gittim ve şehitlerimizden birinin Düziçi'nden yani benim memleketimden olduğunu duydum... Merakla ismini öğrenmeye çalışırken acı haberle bir anda çocukluğumu hatırladım. Mahalle aralarında misket (gülle) oynadığımız dönemleri. Evet şehit kardeşlerimizden birisi yani Uzman Çavuş Selçuk Can çok nadir de olsa benim misket arkadaşımdı... Yaşı benden küçüktü ama bizlere katılır ve iyi de misket oynardı. Sessiz sakin ve çocukluğundan kalma hatırladığım bir beyfendiliği vardı. O zaman Düziçi'nde oturmuyorlardı. Babası memur olduğu için tatillerde geliyorlardı... Yılların ve hayat şartlarının bizi ne kadar özümüzden yılda bir defa gidebildiğimiz doğduğumuz yerden uzaklaştırdığını gördüm. Ne iş yaptığını bile bilmiyordum Selçuk'un. Çocukluk sonrası ayrılmıştı yollarımız. Hele İstanbul'a geldikten sonra ayda yılda bir gittiğim Düziçi'nde sokaklarda bayram ve seyranlarda bile görme durumum olmadı.
Haberlerde gördüm içim sızladı. İkinci kez baba olmak için gün saydığını duydum. TV'de çok sevdiğim bir arkadaşımın annesini gördüm. Selçuk'un annesini teselli ederken (ortadaki)... Düşündükçe içimiz yanıyor, acıyor, hele hele böyle gencecik CAN'lar CANLARIMIZ gidince... Benim çocukluğumdaki misket arkadaşım, Ahmet'in Mehmet'in arkadaşı kankisi, hele hele anaların babaların kardeşlerin canlarından da öte görevleri sadece VATAN'ı korumak olan o güzelim insanlara kimsenin kıymaya, kıydırmaya hakkı yok. Hele sözde mücadelelerini siyasileştirmek adına kundaktaki çocukları öldürüp adada günümüzün getirdiği (adına demokrasi deniyor... s.... öyle demokrasiyi) hakları kullanan o... çocuklarını...
Bir an özeleştiri yaptım, işimi düşündüm, yaşadıkalırımı düşündüm, çevredeki yalakaları, düzenin insanlarını birbirinin hakkını yemeye çalışanları, dünyevi zevkleri daha iyi olmasına adına verilen çabaları mağadaza alış-veriş yapıp kırmızı mı alsam beyaz mı tarzı kararsızlıkları, her şey çok basit ve biraz da saçma geldi. Bir dönemler özgürlük adına Kurtuluş Savaşı'nın verildiği, kanların döküldüğü çarıksız yüreğini ortaya koyup savaştığı bu memlekette "bizler neler yapıyoruz?" diye sordum kendime... Ne mi yapıyoruz Selçuk, Ahmet, Mehmet ve binlerce şehitlerimiz... Olayı bir anda manşet haline getirip bir gün sonra kutu habere dönüştürüyoruz. Sizin mücadelenizi, savaşınızı bile yeri geliyor kullanır hale geliyoruz. Zenginiz ya çevremiz de var ya torpille çocuklarımıza yalılarımıza yakın yerlerde askerlik yaptırıyoruz. Tatil için planlar yapıyoruz, kendi mutluluğumuz adına onun bunun hakkını yiyip sonra hak savunmaya gidiyoruz emekçilerin emeğinden çalıp patronlarımıza yalakalık yapıyoruz ve sonra dürüstlük abidesinin canlı versiyonlarıymış gibi ortada dolaşıyoruz (Onlar kendini bilir) en basit şeyleri sorun yapıp büyük bir derdimiz varmış gibi yakarıyoruz...
Geçen gün bir arkadaşım söyledi. "Bu dönemin nesli olarak bizler ne kadar boşuz ya... Ne bir savaş var, ne bir mücadele var, ne bir devrim var..." Evet savunacağımız (olsa bile bu teknolojik çağda savunmasız bırakılan karakol gibi), yapacağımız hiçbir şey yokken bu durumdan bile hoşnut olmayan bir nesli üretiyoruz ve tüketiyoruz...
Daha öncesinde onurumuz, gururumuz ve özgürlüğümüz adına verdiğimiz savaşı şimdi Avrupalılaşmak olarak görüp kendi kültürümüzü ve değerlerimizi yok ediyoruz galiba... En basitinden ben... Kendime "Ya içme şu yabancı sigarayı yerli malı iç ölür müsün?" diye sorsam da sigaranın bile kalitelisini yapamadığımız cevabına ulaşıyorum. İnsanoğlu yani bizler, sen ben o... Hepimiz... Bizler böyleyiz...
Selçuk kardeş miskette sen mi kazandın ben mi hatırlamıyorum ama hayatta yakınların ve bizler seni kaybettik gibi görünsek de sen kazandın. Bu boş nesil içerisinde ihmal, insan hayatını önemsemeyen ve rutin basın toplantılarıyla ahkam kesenlere rağmen en azından bu ülke için bu insanlık için meslek icabı da olsa hayatını ortaya koydun... Binlerce insanımız gibi... Onlar gibi senin de mekanın cennet olsun... Kalanlara Allah sabır, şerefsizlerin de Allah bin türlü belasını versin...
Bize de "şu şunu dedi, bu bunu diyor, şu şunu yendi bu bunu yendi" gibi basit ama onu bile karışık hale getirdiğimiz rutin hayatı yaşamak kalsın...

30 Eylül 2008 Salı

İYİ BAYRAMLAR

Herkese mutlu ve iyi bayramlar. Dilenci edebiyatı gibi "Allah kalbinize göre versin" demiyorum çünkü biraz önce yolda dilenci bir vatandaşa "Allah kalbine göre versin" dedi yanıtı ise ilginçti "Allah benim kalbime göre verse ........."

27 Eylül 2008 Cumartesi

KAZIM ABİ

Kazım Kanat'ı spor basınının yanı sıra Türk toplumu da kaybetti. Kazım abiyle aynı havayı teneffüs etmem ve tanışmam 1998 Akşam Gazetesi'nde oldu. Ben o dönem spor camiasına yeni atılmış ve işi öğrenmeye çalışan ortalıkta dolaşan, telefonlara bakan biriydim... Zamanla çok nadir de olsa telefonla maç yazılarını aldığım olmuştur. Kazım Abi'de ilk dikkat çeken olay köşesinde kullandığı isimlerin soyadlarının da mutlaka olmasıydı. Kendisi o sırada aklına gelmese bile araştırılmasını ve bulunup yazılmasını isterdi. Sanırım binlerce Ahmet'i Mehmet'i ayıran özelliğin soyadları olduğu düşüncesiyleydi. Daha sonra son gazetemde bir kaç ay önce ondan bir konuyla ilgili görüş almam gerekiyordu. Kazım Abi'yi aradım ve görüşünü istedim. Biraz sitemkar bir ifadeyle "Görüş veririm ama yazımdan atacaksanız hiç vermemeyim daha iyi" dedi. Daha önce alınan görüşünde yazısından atılmasına içerlemişti. Haklıydı da. "Düşünceme önem vermiyorsan niye görüş alıyorsun veya niye atıyorsun" sorularının cevabını veriyordu. Görüşünü aldım ve noktasına virgülüne dokunmadan yayınladık.
Burada size iki farklı yönünü sunmak istedim... Gelelim asıl bendeki Kazım Abi'ye... Aynı ortamlarda çalışmamıza rağmen ben onun mesajlarını genelde tv'den aldım. Mesela ATV'de yayınlanan Santra'da esprilerine ve ısrarla özellikle "Beşiktaşlılık duruşunun" arkasında olmasına tanık oldum. Kendine ait düşüncelerinin sürekli arkasında durur hata yaptığında ise "özür" dilemesini bilen bir kişiliğinin olması onun barışık bir aynasının olduğunun göstergesiydi.
Vefat haberini de sayfaya hem üzülere hem de sevinerek (kızmayın dolu dolu gitmesine) ben yazdım. Son yazısından çok etkilendim ve aynen sayfaya koydum... Sabah Gazetesi'ndeki son yazısında kanser hastalarına mesaj vererek anlatıyor ve elindeki bayrakla en önde "Savaşa devam. Pes etmek yok" diyordu. Ancak beni asıl etkileyen olayı daha önce izlemediğim ama Siyaset Meydanı'nda Ali Kırca'nın program girişini ve bitişini onunla yaptığı bölümdü. Kazım abi sanırım 4 yıl önce Siyaset Meydanı'na katılmış ve insanları bitiren kansere nasıl mağlup olmadığını anlatıyordu. İşte Kazım Abi'nin hafızama kazınan ve birçok insanın da kazıması gereken sözleri (Kazım abi eksik veya yanlış anlatım varsa affet):
***
"Annem Bodrum'dan beni aradı ve hasta olduğunu söylüyordu. İstanbul'a yanıma geldi.
-Beni doktora götür dedi.
-Neyin var anne? diye sorduğumda
-Yok bir şeyim ama beni doktora götür diyordu.
Doktora gittik. Muayene olan o değil bendim.
-Hemşire kansersiniz bilmiyor musunuz? dediğinde beynimde fırtınalar koptu. 6 kattan kendimi atmak istedim. Dostlarım Deniz Gökçe kapıda Hıncal Uluç yanımda kitap getiriyor ve okumamı istiyor sonra test yapacağını söylüyordu. O zaman Akşam'da çalışıyordum. Patronumuz Mehmet Emin Karamehmet beni aradı ve
-Uçak hazır. Houston'a gidiyorsun dedi. Bu tedavinin Türkiye'de olup olmadığını sordum.
-Var dediler. E o zaman niye gidiyorum. Ben ailemle dostlarımla arkadaşlarımla olmak istiyordum. Amerika'ya gideceksiniz hastane koridorlarında gezeceksiniz. Önce kolumda sonra bağırsağımda ve daha sonra ciğerlerimde gösterdi kendini hastalık. Ancak o sırada şunu düşündüm. Daha maç bitmedi. 85 dakika. Ben yazılarımda 85. dakikada ve 2-0 mağlupsun ne yapacaksın pes etmeden mücadele edip 90 dakikaya kadar 2-2'yi hatta 3-2'yi yakalayacaksın diye düşündüm. Futbolcuları eleştiriyordum bunun için bu olmaz dedim ve savaşmaya karar verdim. Dostlarımla beraberdim ve yenilmedim. Pes etmedim."
Kocaman kocaman tebrikler ve helal olsun Kazım Abi... Son yazında yeni bir ilaç bulduğunu ve ilk sağlığına kavuştuğunda bunu kaleme alacağını söylüyordun. Ancak sen tedavinin en güzelini bana göre söyledin aslında. Özellikle kanser hastaları için tedavinin bilimsel değil sevgisel ve hayata sarılarak olduğunu ispatladın ve öyle gittin...
Burada şunu da gösterdin Kazım Abi... Senin için geri sayıma başladığını bildiğin kronometreye rağmen kronometresinin ne alemde olduğu bilinmeyen biz insanların ölümlü dünyada basit nedenlerle insanları üzüp kırmanın, bunalım takılmanın ve basit şeyler için isyan etmenin ne kadar saçma olduğunu gösterdin...
Cezane törenine katılamadım ama dualarım onunlaydı. Dinimize göre insanın iç düynasının önemli olduğuna inanarak NUR İÇİNDE YAT. ALLAH MEKANINI CENNET ETSİN diyorum. Ve her insanın hayata gelişinde bir amacı olduğunu düşünerek Kazım Abi'nin de bu görevini sportif alanın dışına çıkarak fazlasıyla gösterdiğine inanıyorum...
NOT: Bu yazıyı özellikle programı izlemeyenler için yazma ihtiyacı duydum...
(Bu arada yazıda soyadını kullanmadım abi Kazım abi daha sıcak geliyor)

25 Eylül 2008 Perşembe

ÖĞRETME-N

Günümüz için pek geçerli değil ama 1990'lı hatta 2000'li yıllara kadar eli sopalı, sert, velilere karşı "Bizde hayatta dayak yok" denilen ve kayıtlar sırasında "Bizim okulda kayıt parası alınmaz" görüntüsü verilen çatının altındaki takım elbiseli veya etekli ama cebi delik (birçoğu için geçerli) meslek sahipleri... Bazılarının (İstisnalar hariç) evde dayakla çözüm bulamadıkları ancak okulda atılan bir dayakla ana, babanın "ideal aile" yapısı estirip ahkam kestiği ve suçladığı öğretmenlerimiz... Türkiye'nin sorusu ne? dendiğinde bir çırpıda "Eğitim" diyebildiğimiz sistemin temel görünen ama piyonlaştırılmaya mahkum edilmiş taşları... İlköğretimle başlayan, günümüzde üniversite mezunu olarak kahvehanelerde ve evlerde diplomalı kimlikleriyle oturan veya sistem sayesinde oturtulmak zorunda bırakılan eserlerin mimarileri... Aynı zamanda başbakan, bilimadamı, sanatçı gibi elit kesimin de mimarileri. Evet hepsinin bir öğretmeni vardı. Kendilerine 7'li yaşlarda teslim edilen ve "Eti senin kemiği benim" sözleriyle hayata geçirilen minik hamurların şekillendiricileri. Kime sorsanız veya biraz derine dalsanız iç dünyasında ona çok şeyler katan veya anılarında kalan bir öğretmeni vardır. Türk sinemasının klasikleşen "Hababam Sınıfı" filminin (ancak sonraki taklit versiyonlarıyla sıradanlaştırılmaya çalışılan) Mahmut Hocalar'ı yok mu günümüzde?... İdealist değil, müfredatçı hale getirilmeye zorlanan tüm bunlara rağmen içindeki sesi dinleyip sorunlarla boğuşan Mahmut Hoca çok... Bu kadar eleştirel yaklaşmamın nedeni açıkcası ekonomiyle alakalı... Türkiye'nin sorunu gördüğüm eğitimin de temelindeki sorun ekonomi. Yani Türkiye'nin sorunu "ekonomi" desek de yanılmamış oluruz sanırım. Çünkü dişliler birbirine girmiş ve o kadar pas tutmuş ki bu meslek grubu için biraz fazla hızlı dişliyi çalıştırdığınızda kırılabiliyor.
***
Göreve yeni başlayan bir öğretmenin maaşı yaklaşık bin 350 YTL civarında. Haliyle hayata yeni atıldığı için ve kendi ayakları üzerinde durması gerektiğinde ev sahipleri için kamulu kiracı. Garanti gözüyle bakıldığından seçilen ancak şimdi (KPSS) nedeniyle garantisi de pek kalmadı ama yine de ilgisiyi kaybetmeyen bir meslek. Cumartesi pazarı var ayrıca yazın yaklaşık 3 aylık bir tatil süreci. Yine ekonomiye geleyim. Bazı meslekler vardır; para kazanırsınız ama harcamak için vaktiniz yoktur... Öğretmenlik de bir anlamda buna benzer. Zamanınız çok ama harcayacak paranız yok... Bir de evli öğretmenler için çocukları olduğunda verilen paranın komikliğini düşündükçe Başbakanımızın "3 çocuk yapın" sözü nedense kulaklarımda çınlıyor :))) Siz yapın ben hakettiği değeri vereceğim cevabını buluyor gibi oluyorum...
***
Şimdi ayda bin 350 YTL alıyorsunuz. Türkiye şartlarında taşrada 200 YTL'ye (Dubleks olsun) ev kiranız var diyelim. Ama spot ışıklar kullanılmasın faturasını ödeyemezsiniz :))) Elektrik ve su vb. 100'de öyle ödeyin... Kaldı bin YTL... Bu arada kemeri iyice sıkınca fena para kalmadı :))) Günlük mutfak masrafını da 10 YTL düşünelim... Bekarlar evlenmeli bir an önce... Bu da ayda 300 yaptı... 700 YTL elde... Günlük okulda içtiğiniz çay parası ve dışarıda kişiye özel harcamalarınızla (Sigara içme şansınız yok. Veya kilo kilo saf tütün alacaksınız ekonomik olması için) 10 YTL'de ona ayıralım. Geriye kaldı 400 YTL... Zaten ilk göreve başlarken alacağınız beyaz eşya vb. durumlar için taksite gireceksiniz. 100'de oraya verelim... Kaldı 300 YTL... Ooooo paraya bak :)))
Arka sıralardan "Sosyalleşme için" duyar gibiyim.
-"Parmağını kaldırmadan konuşma. Sen zaten sosyalsin öğrencilerinle ve okulda zaten yoruluyorsun ne sosyalleşmesiymiş" cevabı mı veriyor birisi... Tam duyamadım ama. Tamam onu geçtik. Ne kadar kalmıştı... Ya düşünüyorum düşünüyorum harcayacak yer bulamıyorum... Haa "ulaşım" diye bir şey var dimi... Tabanları yağlayalım hadi... Oraya da harcama yok. Hafta sonu takılmalar için 25 YTL ayıralım... Ayda 100 YTL de cumartesi pazarı kurtardık... 200 YTL cepte...
- "Sinema"
- Ne sineması... Artık her evde bir sinema var... Film izlerken kapatıyorsun elektriği hem tasanrruf, hem daha bir sinema havası ve romantik oluyor... Orjinal almaya kalksan ayda 5 film 50 YTL... Yok ara sokaktan bakalım. 2 YTL hem de değiştirmesi 1 YTL :)))...
Kişiye özel harcamalar. Mesela erkekseniz traş olacaksınız. "Köse olsaydın" bana mı sordun cevabı güzel gidiyor :))) Peki kendim için istiyorsam namerdim kız arkadaşla buluşucam parfüm alsam :))) Limon kolonyası karışımlı olanlar makbüldür. "Orjinal" diye satarlar denk gelmedi mi sana :)) Şampuan... Ne şampuanı... Sen şampiyonsun zaten (Birilerinin gazıyla)... Eskiden öyle bir şey mi vardı. Şansın varsa kili olan bir yere tayinin çıkmalı....
Espri gibi görünüyor olabilir ama biraz düşündüğünüzde aynı durumu birçok kişinin yaşadığını ve şu anda borçla harçla aldığı ve hala taksidini bitiremediği yollardan arabayla (KM'si az olan 3-4 el ilk etapta) geçtiğini görür gibiyim...
Bakın öğretmeni anlatıyoruz ama sistem ve olay o kadar dramatik ki insana sadece bunları okuyup kendi acı ve temel sorunumuz olan eğitimin acı gerçeklerini ÖĞRENME- demek geliyor. Ama yaşa...
Yukarıdaki basit hesabı yaparken okuldan çok bu konularda yorulduğumuzu görüyorum... Oysa "öğretmen" denince akla "öğrenci" gelir...
***
Nasıl bir imkan ve şartlar veriliyor ki topluma yararlı, ileride belki de bu ülkeyi yönetecek başbakanı, milli eğitim müdürünü, bilimadamını, (filmlerde etkileyici görünüyor) sanatçıyı (genelde arabesk çok tutuluyor acıların toplumu modu) veya bize özel günlerde (24 Kasım) düşünceli (!) davranıp ÇELİK kaplama cebime otamatik olarak kutlama mesajı gönderecek öğrenciyi yetiştireyim. Ama bu kadar olumsuz ve sadece ayakta kalmaya yetecek bir ekonomiyle eğitilen bu toplumun gurur duyulması gereken öğretmenleri yetiştiriyor. Temeli atıyor. Ekonomisi iyi olanlar özel dersle hem öğretmenine hem öğrencisine çok daha iyi şartlar ve imkanlar sağlayabiliyor. Sonra da yeri geliyor beni, seni ve onu özel ders alan öğrenciyle aynı sınava sokup onunla eşit olman veya geçmem gerekiyor. Yine ne gariptir ki tüm imkanları daha iyi olan bir çoğu özeneceği veya elde edebileceği fazla bir şey kalmadığı için benim köylü olan ve çobanlık yapan öğrencime (birileri diyor ya babası için benim çobanla oyum bir mi?... Evet köylüyü tek geçerim, Demirel'in benim köylüm siyaseti de vardı dimi :)))) geçiliyor.
***
Haaa bu arada vekil öğretmenlik var. Üniversiteyi büyük bir güçlükle bitirmiş çalışmak için can atan öğrencilerine kavuşmak isteyen binlerce genci unuttum. Yeterince sınava girmemiş gibi bir sınava daha tabii tutulmuş (Gerçi haklılar. Çünkü asıl sınav hayat değil mi?) ama çoğuna iş beklerken erkekleri kahvehanede bayanlara "eve geri dönüş" filmini oynatmışlar... Atama zamanı birçoğu amca, dayı, (babaları çok sosyaller ya) partiden (!) kalma arkadaşlarını arar olmuşlar. Ne için vekil öğretmen olup biraz önce sağlamasını yaptığımız ama harcayarak bitiremediğimiz paranın yarısını alabilmek (580 civarı) için... Tabii burada unutulmaması gereken psikilojik boyut. Çok önemli. Burada emekten ziyade evde veya kahvehanede psikoloji bozulmasın diye iş fırsatı tanınmış.
Yani sonuç olarak ne veriyoruz, ne istiyoruz ve kimleri neden niçin eğitiyoruz, eğitmek istiyoruz... Sistem mi yanlış, yoksa birileri "böyle gelmiş böyle gider" parçasına "Beterin beteri var" dizesini mi eklemeye çalışıyor. Suçlu kim? Arka veya ön sıra (geçmiş veya bugün) el kaldırabilir...
***
Tüm bunlara rağmen öğretmenlerimi bir kez daha çok seviyorum ve sevmeliyiz. Beni buraya getiren beni meslek sahibi yapan küçük çakıl taşlarında başlayan hayat yolumu asfalt döken onlar değil mi? Hele hele elindeki sopayı yüreğindeki sevgiyle gösteren nadir hocalarıma büyük bir insanlık ve şükran borcum var. Ölenlere Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun... Kalanların ise çocukları ve çevreleri tarafından değeri bilinsin...

İZ BIRAKANLAR:

- İlkokulda beni ders sırasında "Evde yumurta var mı? diye gönderen 'iyi konu anlatımından yırttım'" dediğim hocamın dönüşte çalışmadığım için elimde yumurta varken tokat atmasını yanlış içinde doğru buluyorum... Teşekkürler hocam SENİ GERÇEKTEN SEVİYORUM.
- Yaşım küçük gittiğim için (5 yaşında) beni sınıfta bırakıp "Karne kalmadı" diyerek beni tatlı tatlı üzen ancak bütünlemede tüm matematik sorularını iyi olduğum için sınıfta bana çözdüren adını bile hatırlamadığım hocama çok teşekkür ediyorum...
- İlkokulda soruyu "doğru çözdüm" diye yanlış çözen arkadaşıma tokat atmamı isteyen ve attıran hocamı unutamıyorum.... (O dönemin ödülüydü galiba :((()
- Kapı komşumuz olan Urfalı Türkçe öğretmenin ilkokul bitimi babam "Kuran Kursu"na göndermek isterken "Kendisine soralım ne istiyor?" düşüncesiyle bireyin düşüncesinin önemli olduğunu sonradan öğrenmemi sağlayan hocama teşekkür ediyorum...
- Sesimin iyi olmamasına rağmen beni koroya ve tiyatroya alıp onure eden hocama teşekkür ediyorum...
- Ortaokulda satrançta okul birincisi olduğum için beni "Satranç Kolu Başkanı" yapan ve ilk toplantıya geç kaldığım için bana kızan hocama teşekkür ediyorum.
- Ortaokulda ablamla yan yana otururken "Hekimoğlu" parçasından ablama 10 bana 9 veren ve daha geçtiğimiz yıllarda "Benim 1 notumu neden kırdınız?" diye sorduğumda hatırlamayan ve cevap veremeyen hocamı seviyorum...
- Ortaokulda tarih dersinden yüksek beklerken düşük veren ve itiraz ettiğimde kağıdıma tekrar bakarken arkasını okumadığını gördüğüm hocanın önüne kağıdı atmam sonrası tokadını unutamıyorum. (Haksızlık ama bu görmesi gerekirdi :))))
- Ortaokulda ödev olarak verilen ve okuduğum A.Günbay Yıldız'ın "Sitem" romanını anlatımım sonrası "İsmail, mendilin var mı?" diyerek sıkıntımı ve utanmamı katlayan hocamı çok seviyorum...


Ortaokulda kalsın. Bu kadar yeter... Hızımı alamıcam... Öğretmenim, öğretmenlerim, iyi ki vardınız... Sizlerden çok şey öğrendik çok. O zaman farkında değildik belki ama daha sonra çok ama çok iyi anladık. Sistem ÖĞRETME-nim dese bile biz öğrendik... Sizler bunu başardınız ve hala başarıyorsunuz. SONSUZ TEBRİKLER...
(Resim mi? İki bayan öğretmen. Bu görüntü bile öğrenmesi gerekenlere çok şey öğretiyor... Yeterki görmek iste)

23 Eylül 2008 Salı

DALDAN DALA

Şansını denemeyen şanssız veya şanslı olduğunu bilemez...

Küçük adımlar hayat boyunca yürüyeceğimiz insanları belirleyebilir...

Gözlerinin içi gülene bakmaktan çekinme, ama yapmacık güldürmeye çalışanlara fazla bakma kör edebilir...

Düşmanını tanımak için aynı gün ayağına farklı farklı çoraplar giy :)))

Basit bir olay büyük hayatla ilgili büyük tüyolar verebilir...

Düşünceli olup anlaşılamamak düşüncesiz olup itibar görmekten iyidir...

Vicdanı olandan korkma, kırıp üzse bile vicdanı sızlar...

Dostlar dostlarının hamalıdır...


18 Eylül 2008 Perşembe

VAR MISIN YOK MUSUN?

İnsanın ara ara kendisine sorması gereken bir soru sanırım MUTLU MUSUN? Şu an ve ramazan itibariyle genel anlamda "EVET" diyebilirim. İnsanın yaşı ilerledikçe sanırım ayakları yere basar oluyor... Eski hayal dünyasındaki beklenti ve isteklerini daha reel bir düşünce yapısı alıyor veya kendi gerçeklerini görüyor. Belki günlerim çok klasik geçiyor ama özet raporuna baktığımda yarına taşıdığım veya uykumu kaçıran sorunların faturasıyla karşılaşmıyorum. Bu tamamiyle sorunsuz bir insan olduğum sonucunu çıkarmaz. Tabii ki benim de yarınlara dair çözüm bulabileceğim iki veya üç bilinmeyenli denklemlerin sorularım ve sorunlarım var. Ama bunlar zaman içerisinde kendine cevap bulacak ve sağlamasını da yapıp "DOĞRU" klavuzuna kaldırılacak olaylar... 3 yanlışın bir doğruyu götürdüğünü de hesaba katmak gerek...
İlk etapta rutin gibi görülüyor ama hayatın küçük karelerini birleştirdiğinizde güzel bir tablo ortaya çıkabiliyor. Her ne kadar çıplak gözle gördüğümüz güzellikleri kartpostallardaki gibi olmasa da o güzellikler bize bizim yaşamımıza, yarınlarımıza katılıyor. Bugünün güzellikleri yarının mutlulukları olarak geri bize dönebiliyor. Belli bir işte çalışıyor ve işinizi yapıyorsanız yarınla ilgili kaygılarınız aza inebiliyor. "Ya öbür gün?" sorusu akla gelebilir... Bırakın bir yarın olsun öbür gün de kendiliğinden gelir zaten... Önce bugünü yaşayalım, sonra yarına adım atalım ama çok garanticiysek öbür günün temelini zaten atmışınız demektir... Günü yaşarken geçmişi de beraberinde getiriyoruz bir anlamda. Bugünümüzü oluşturan dünümüz, önceki günümüz ve geçmişimiz. Her geçen gün hayat yolunda ayağımıza takılan veya kuruyup atılan çamurlar olabilir...

"Dün ne yaptın?" dendiğinde genelde yapılan olaylar, davranışlar anlatılır. Oysa bu yüzeyde kalan ama iç dünyamızda olan hareketlilik daha önemlidir. Sürekli düşünürüz, düşündürülürüz. İş ortamındaki veya özel hayattaki diyaloglar rutin görünebilir. Ama ya iç dünyamızda kendimizle yaşadığımız diyaloglar... Aslında tek başımıza yolda yürürken bile yalnız değilizdir. Zaman zaman kendimizle, zaman zaman çevremizdeki ve yakınımızdaki insanlarla empati kurarız. Çok fazla hayalperestsek "senarist" olur, gerçekçiysek farklı kimliklerde kendimize "roller" biçeriz. Bazılarını zamanla hayata geçirir bazılarını ise sürekli kullandığımız iç dünyanın geri dönüşüm kutusu olan çöpüne atarız.

Ama hep varızdır gerek bedenimizle gerekse düşüncelerimizle... Bazıları "Var mısın, yok musun?" sorusuna "düşünüyorum öyleyse varım" bazıları ise "düşünmüyorum, düşünsem bile yokum" cevabını verebilir... Sonuçta herkes zamanı kaybederken hep bir şeyleri kazanır... Neyi mi? Harcadığımız dündür, bilinçli veya bilinçsiz kullandığımız bugün, sorunları ötelediğimiz veya mutluluk adına hayallerini kurduğumuz ise yarındır... Yarın görüşürüz :)))


17 Eylül 2008 Çarşamba

MEKTUP?

Bir dönemin en vazgeçilmez ve teknolojik iletişim aracıydı mektup. Postacıların yolu gözlenirdi. Gurbet kuşlarından haber getirirdi, sevgileri, hüzünleri, sitemleri, özlemleri ifade ederdi. Ayda yılda bir de olsa içeriğinde ister sevgi, ister isyan olsun birebir duygu iletilirdi. Kendi kalemiyle yazılmış, aşıklar için kokusu sindirilmiş (kurumuş mahsun olmayan :))) kırmızı gül bırakma), anne babalar için evlatlarının merakı giderilmişti. İlkokulda yazması öğretildi, başına mutlaka sıfatlar ve duygular yüklenme şartıyla. Klasik bir şablondu ilk etapta... Hele mektup yazacak dışarıda kimsesi olmayanlar için belki de hem saçma hem de özlemdi. Şimdi yerini telefona (Reklamlara göre her yerden çekiyormuş :))) bıraktı. Hem de görüntülüsüne... Teknoloji gelişti, duygular ve özlemler bir anlamda onunla beraber sıradanlaştı. Elimizin altında, cebimizdeydi iletişim ve özlemini duyduklarımız. Mektubuna hasret kaldığımız veya ulaşamadığımız insanların nefesini duyar olmuştuk. Ancak bu bile biz insanoğlunu mutlu etmez hale geldi. Özel günlerde ve anlarda çekilen mesajlar bile bizim duygularımızdan çok herkesin duygularını yansıtan ortak mesajlara bıraktı yerini... Sürekli yenilenen teknolojiyle birlikte hazıra alıştırılan ve sürekli tüketen toplum haline geldik (Tamamiyle teknoloji karşıtı değilim.) (Çobanları kullanıp eşinin ne yemek yaptığını sordurur olduk, merakı, düşündürmeyi öldürdük, melodilere verdik kendimizi, sanatçıları koyduk cebimize) En az 3 ailenin ekmek yediği iş gücünü tek kişinin beyniyle otamatikleştirdik. İletişimi birçok meyve ve gıdalarda olduğu gibi hormonlu hale getirdik... İletişimlerimiz de cebimizde, elimizde ve istesek her an yanımızda olan kelimelerle hormonlaştı. Daha biraz önce ankesörlü telefonların yanından geçerken aklıma geldi. Bir zamanlar sıra beklediğimiz telefonlarını hafızamızda tuttuğumuz değerlerin şimdiki zamanda numarası bilinmeden cebimize girdiğini.
Acaba şimdi insanoğlu iki farklı teste tabii tutulsa hangisi daha fazla duygu ve düşünce içerir merak ettim...

1-Teknoloji severler kendinize bir mesaj yazın ve 1 ay sonra kendinize yazdığınız o mesaja bir bakın... Göndermeyeceğiniz için uzun ve kısalığına göre kontör gitmez... İçeriğindeki duygularınızı tartın, o anki sizle şu anki siz arasında 7 farkı bulun :))). Ve her zaman yaptığınız gibi kendi ellerinizle ürettiğiniz o kelimeleri kendi ellerinizle silin, telefonunuza hafıza açın...

2-Teknoloji severlere bazı konularda karşı gelenler... Kendinize bir mektup yazın ve evinizdeki postaneye atın... Bir ay sonra postadan alın ve içeriğine bakın. Duygularınızı tartın ve kendinize sarılın... O mektubu ömür boyu saklayıp yılda bir kere de olsa veya temizlik durumlarında okuyarak nostalji yapın. Kalıcı izler bırakın...
Özetle özellikle çocuklar şu anda bilim kurguya hayranlık duyarken, olgun insanlar ise yozlaşmayan daha sıcak ve samimi olan geçmişteki aşklara, iletişimlere, dürüstlüklere ve saflıklara ilgi ve özlem duyar haldedirler. Tabii teknolojide herşeyin bir artısı olduğu gibi eksileri de vardır. Sanırım biraz kara bir tablo çizip negatif takıldım veya yaşlandım :)))) Bunun bilincinde olabilmek de güzel... Bazan insan hayatında siyah-beyaza da ihtiyaç duyuyor... Küresel ısınma döneminde havanın bile havası kaçmışken Gökkuşağı görebilmek zor oluyor...
Aslında tek bir cevap bile tüm bu yazıyı nötrleştirebiliyor... Onu da kendime verip çelişkiyi ifade edim: Eeee sen bunları teknolojik bir ürün olan bilgisayarda yazıyorsun... Sen de haklısın :))

16 Eylül 2008 Salı

HANGİSİ DOĞRU?

Tarih 15 Eylül 2008. İftara yetişmek için gazeteden çıktım otobüsle Mecidiyeköy'e geldim... Oradan tekrar otobüse binip Taksim'e gideceğim ve kankim Ahmet'le buluşacağım... İnsanlar bir telaş içerisinde ve her zamanki genel hayattaki mutsuzluğun figürlerini barındıran bakışlar sergiliyorlar. Kimisi boş, kimisi baktığını görmüyor, kimisi ise (genelde bayanlar) karşı cinslerinin giyim kuşamlarını analiz modunda... Ve Mecidiyeköy durağında iki kişi biniyor. Beraberler ama birisi down sendromu (çocuğun vücudundaki hücrelerin 46 yerine fazladan bir kromozoma, yani 47 kromozoma sahip olmasıdır. Down Sendromu bir hastalık değil genetik bir farklılıktır.) yaşamış birisi. Yanındaki yakını olsa gerek ama samimi durmuyor aksine uzaktan (beni kimse onunla görmesin) tarzıyla onu yönlendiriyor ve boş yeri gösteriyor kaş göz yaparak. 2 durak sonra iniyor ama öyle bir mesaj veriyor ki düşündükçe şaşırıyorum... Bazılarıyla beraberken alamadığımız o güzel mesajı 2 durak sonra inen birisi veriyor bana veya diğerlerine... İnmeden önce orta kısımda kapının yanında oturduğu yerinden kalkıyor ve arka bölümdeki yolcuları (miting veren parti lideri edasıyla) selamlıyor, 'iyi akşamlar' der gibi hareketler yapıyor. Sonra ön kısma dönüyor, kimse onunla ilgilenmemesine rağmen aynı hareketi sergiliyor. Ondan önce inen yakını ise bu durumdan utanır gibi "hadi hadi" diye kızgınlığını ifade ediyor. İniyor ve yine otobüsün içine bakıp insanları selamlıyor... Önümde oturan bayan bu duruma dikkat kesiliyor ve inişe kadar takip ediyor. İndiğinde göz göze geliyor ve ona gülüyor. Ancak hanım efendi, bu gülümsemeden rahatsız oluyor... Ona hasta veya deli gözüyle bakıyoruz belki ama akıllı (46 kromozomlu bizler) olarak görülen bizler inerken kime gülüyoruz, kime "iyi akşamlar" diyoruz, bırakın iyi akşamları otururken "selam" bile veriyor muyuz?...
Ve sonrasında küçük bir mesaj daha alıyorum. Yanımda orta halli bir bayan var. Taksim'e yaklaşıyoruz ve ben her zamanki gibi kapıya yaklaşmak istiyorum. Kalkma girişiminde bulunurken yanımdaki bayan "Taksim'de mi ineceksiniz?" diyor. "Evet" diyorum ve "Ben de ineceğim" diyerek "otur otur beni rahatsız etme beraber ineriz" mesajı veriyor. "İyi tamam" diyorum ama çok rahat. Taksim'de normalde otobüs boşalır ama bir anda kapı açılıyor ve pek inen yok. Ben bayanın peşinden inebilmek için koşuşturuyorum, nafile rahat tavırlarıyla beni engelliyor ve bir anda kapı kapanıyor... Şaka gibi... Bu duruma biraz kızıyor ve kızgınlığımın geçmesi için "kamera burada el salla" denmesini bekliyorum ama yok :))).... O sırada şöföre arka kapıyı açması için bağırarak ricada bulunuyorum ama ses yok. Otobüs durak sonrasındaki kırmızı ışıkta duruyor ve şöförden arka kapıyı açmasını istiyorum. Sağolsun açıyor... İnsanın sabrını dener gibi bir olaya maruz kalıyorum :)))) Hayat 2 durak gibi kısa sürede çok pozitif mesaj veren normal insanlara göre sadece kromozomu değil insanlığı da fazla olan o arkadaşla ve o kadının tavrıyla daha bir güzel :))))) Seviyorum hayatı...

10 Eylül 2008 Çarşamba

LEMANCA


Mizah dergisi Leman, Aydın Doğan ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasındaki kavgayı çok güzel işlemiş... Tebrikler...

6 Eylül 2008 Cumartesi

KALP GRAFİĞİ :)








NOT: Bu son grafik Hayat Hastanesi'nde tanesi 250 YTL'den çekilmiştir :))). Geçtiğimiz günlerde hastaneye yolu düşen Aydın Abi (aydınca) da röntgenini çektirmiş ve çıkan sonucu bana göndermiş... Siz de çektirdiğiniz kısa veya uzun metrajlı filmleri gönderebilirsiniz :)))

5 Eylül 2008 Cuma

GÜNAYDIN ÇOCUKLAR



Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi.
Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı.
Bayan Mediha (öğretmen) bir yıl önce Mustafa'yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Bayan Mediha onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x ) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük F (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.
Bayan Mediha'nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa'nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.

Mustafa'nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli?

İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evdeki yaşamı mücadele içinde geçiyor.?

Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: Mustafa'nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evdeki yaşamı yakında onu etkileyecek.

Mustafa nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.

Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı. Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa'nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti. Mustafa'nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı.

Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı.
- Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.
Çocuklar gittikten sonra, Bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Bayan Mediha, Mustafa'ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.
Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa'dan bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.
Altı yıl sonra Mustafa'dan bir notdaha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.
Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Mediha nın tüm yaşamındaki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı. Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu. Mektup söyle imzalanmıştı, Prof. Dr. Mustafa Yılmaz ( Tıp Doktoru)
Öykü burada bitmiyor. Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var. Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Bayan Mediha'nın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.
Şüphesiz Bayan Mediha bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu? Taşları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa nın annesinin süründüğü parfümden sürdü.
Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha nın kulağına şöyle fısıldadı, "Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim"
Bayan Mediha, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi: Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum..."

NOT: Tüm öğrenciler ne Mustafa'dır ne de tüm öğretmenler bayan Mediha'dır. Ama aralarda Mustafa da vardır Mediha da vardır. Öğrencilere Mediha, öğretmenlere de hayatlarının dönüm noktası olması dileğiyle Mustafa'lar dilerim...

SERVET İKİ BARDAK SUDAN İBARETTİR

Zamanın birinde bir hükümdar varmış, zenginliği tüm dünyaca bilinirmiş. Hükümdar her gittiği yere hazinesinin bir bölümünü götürür ve bunları sergilemekten büyük onur duyarmış.
Etrafında bir sürü insan olmasına rağmen, hükümdarın en çok güvendiği ve yegane dostu bir bilge kişi varmış. Bir gün otururlarken, hükümdar bilge kişiye şöyle bir soru sormuş:
- “Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş bir adamsın. İnsanlar ister hükümdar kadar güçlü, ister savaşçılar kadar onurlu olsun sana danışır ve ağzından çıkacak bir sözü beklerler. Şimdi senin gibi bilge bir adamın fikrini merak etmekteyim, benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun?”
Bilge bu soru karşısında hükümdarın gözlerinin içine bakarak şu sözleri söylemiş:
- “ Diyelim ki hükümdarım uçsuz bucaksız kızgın bir çöldesiniz. Ölmemek için, size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?”
- “ Verirdim tabii.”
- “Zaman geçti diyelim ki susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?”
Hükümdar biraz düşünmüş ve ardından “Ölmemek için evet” demiş. Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söylemiş:
- “Madem öyle, o zaman düşünmeye gerek yok fazlaca. Çünkü haşmetlim, sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudan ibarettir.”
Hepimiz hayatın içerisinde birtakım unvanlara, kimliklere veya servetlere sahip olabiliriz. Doktor, avukat, iş adamı, ev hanımı, memur, işçi, işveren, öğretmen, öğrenci, anne veya baba v.s. birtakım rollerimiz olabilir. Belki bir hükümdar gibi unvanımız olmayabilir ancak hepimizin kendimizce birtakım varlıkları veya servetleri mevcut.
Hepimizin algıladığı servet kendi zihin haritalarımıza veya hayata bakış açımıza göre değişkenlik göstermektedir. Kimisi için pırlantalara, yakutlara, zümrütlere v.s. sahip olmak büyük servet iken, kimisi için dünya klasikleri, Türk klasikleri, sanat tarihi, felsefe, biyografiler v.b. ile bir kütüphane dolusu kitapları okumuş olmak ve o kütüphaneye sahip olmak büyük bir servettir. Kimisi için yalı dairesine sahip olmak ve orada yaşamak büyük bir servet iken, kimisi için doksan yıllık iki göz evinde çocukları, torunları ile oturmak çok büyük bir servet olabilir.
Profesyonel sporcular için kendi dallarında rekorlar kırmak ve muhtelif madalyalara sahip olmak bir servet iken, bir çocuk için kendi ilgi alanındaki oyuncak serisine (actionman, barbi bebekler, spider man, kart oyunları, puzzle gibi) sahip olabilmek büyük bir servet olabilir.
Ünlü işadamları veya cumhurbaşkanı, başbakan gibi unvanlara sahip olan insanlar için zaman fukarası olmamak bir servet sayılır iken, bazısı için çimlerde, kumlarda çıplak ayak dolaşabilmek, cırcır böceklerinin sesi eşliğinde uykuya dalabilmek, güneşin doğuşu ile bakir bir ortamda köy kahvaltısı yapabilmek büyük bir servet olabilir.
Peki gerçekte servet sahibi olmak ne demektir? Gerçek zenginlik nedir? Zenginlik aslında sadece iki bardak sudan ibaret olabilir mi?
Zenginlik, servet sahibi olmak bir doyum işidir. Zenginlik, ölçüsü ve miktarı kişiden kişiye değişen ve zihnimizde başlayıp yine zihnimizde sona eren bir doygunluktur. Çünkü doyum zihinde varolan bir şeydir. Zenginlik, servet sahibi olmak bolluk bilinci ile yaşayabilmektir. Önemli olan zihnimizde tatmin olabilmektir. Bir insan zihninde tatmin olduğu müddetçe, hem yüreğinde, hem bedeninde, hem ruhunda, her koşulda her alanda tatmin olabilir.
New NLP der ki; gerçek zenginlik çok şeye sahip olmak değil, az şeye ihtiyaç duymaktır.
Mesele ne kadar az şeye ihtiyaç duyarak yaşıyoruz. Hayatın içerisinde ne kadar az şey ile doyumu yakalayabiliyoruz. Gerçek zenginlik gözünün gönlünün tok olabilmesidir. Mesele tok hissedip aç yaşayabilirken huzur içerisinde olabilmektir.
Aslı akşam bir davette giymek için yeni bir elbise almayı çok istemişti. Birkaç gündür bunun planını ve bütçe hazırlığını yapmıştı. Ancak bir an her şey değişti. O gün sokakta gördüğü herhangi bir çocuktan etkilenmiş ve aniden elbise almaktan vazgeçmişti. Birkaç saat sonra, elbise almak için ayırdığı para ile ihtiyacı olan o çocuğa okul gereçleri, okul kıyafetleri almıştı. İşte Aslı o an müthiş bir doyum yaşamıştı zihninde. Beş saat kendince önemli saydığı bir davette şık olmak yerine, bir çocuğu mutlu etmek, bir aileyi bir sıkıntıdan bir dertten kurtarmış olmaktı onu huzura kavuşturan, ona doyum sağlayan şey.
Sahip olduğumuz unvanları, varlıkları veya servetleri görmeden ve hissetmeden yaşayabilmektir gerçek zenginlik. Hayatın her alanında yukarıdakileri değil, aşağıdakileri görerek yaşayabilmektir gerçek zenginlik. Hayata teşekkür edebilmek, hayata şükredebilmektir en büyük servet.
İnsanoğlunun yaşamını devam ettirebilmesi için, sudan başka hiçbir içeceğe ihtiyacı yoktur. Mesele yaşamı devam ettirebilmek ise, servet sadece iki bardak sudan ibarettir aslında.
Doyum içerisinde bir ömür geçirmeniz dileğiyle…..
Sevgiyle ve Sağlıcakla Kalın.


Şeyda Küçükel

KAYNAK: Dönüşüm Konağı (http://www.donusumkonagi.net/)

27 Ağustos 2008 Çarşamba

AYNA'daki O

Oldum olası sevmişimdir aynaya bakmayı…
Ama bilinçsizce… sadece yansıttığı görüntüye bakmak…
Acaba nasıl görünüyorum sorusuna cevap almak için…
Anlık, göz ucuyla bakışlardı sadece…


Ama yıllar sonra farklı bakar oldum…
Kendimi izler.. gözlerimin içine bakar oldum…
Artık nasıl görünüyorum diye değil…
Gözlerimin derinliklerine baktıkça…
Ruhumun derinliklerine ulaşır oldum…


Ruhumla bir olmanın mutluluğunu yaşadıkça

Kendimi daha çok sever oldum…
Bazı insanlar ise hiç aynaya bakamaz…
Kendileriyle yüzleşmekten korkarlar...


Belki de uçurumlar vardır...Ruhlarıyla aralarında…
Uyum içinde olamamanın yarattığı...Büyük uçurumlar…
Aynaya baktıkça,Yaşadıkları, üzüntüleri, korkuları…
Tekrar tekrar hatırlamaktan korkarlar..
Gerçek Benliklerine ulaşmaktan…
O uçurumları görmekten korkarlar..
Bilirler ki hepsinin yansımasıdır aynadaki BEN…
Ama barışmalı geçmişimizle, yaşadıklarımızla…
Kabullenmeli her ne var ise…
Bakabilmeli aynadaki Ben’e Olduğu gibi Sevebilmeli…Kabullenmeli…
Bazen özlerim içimdeki Ben’i..
Görmek, hissetmek, ulaşmak isterim…
O duygu yoğunluğunu tekrar tekrar yaşamak…
O anda geçerim aynanın karşısına..
Bakarım aynadaki yansımama,
Bir süre sonra yansımamdaki BEN; bana bakar…
Baktıkça aramızdaki bağ kuvvetlenir..
Ben; bana bakarken unuttuklarımı hatırlar…
Hatırladıkça daha çok bakmak isterim…
İşte o an bilirim Ben kimim…Severim aynaya bakmayı…
Aynadaki BEN’de bana bakmayı…
Kısacık bir an bile olsa…
Ruhumla yalnız kalmayı…
Severiz biz birbirimizi…
Sevgiyle kucaklarız her anımızı…
Korkmayız birbirimizden...
Ve işte o AN'da;
Aynadaki yansımamla…
İlk önce BEN olur…
Sonra BİZ olur…
Ve tamamlanır BİR oluruz…
Sevgiyle kalın....

NOT: Gönderen Burcu Gökçek...

Yüreğine sağlık Burcu... Aynasızlar napıcak... Ayna satışlarında patlama yaşatacak: ))))
Ancak ekleme yapım bazıları da fiziki görüntü bazında aynaya değil sadece ruhuna bakabiliyor... Sürekli onu görebiliyor... Aynaya bakmayı sözel anlamda değerlendirirsek sanırım şu soru özetler diye düşünüyorum: BEN KİMİM? İnsanın kendisiyle tanışması için bir yerlerden başlaması gerekiyor sanırım... Kolay gelsin...